Nereye gidiyoruz ?
Gerek NATO fiyaskosuna, gerek 15 Temmuz’un 10. yıl kutlamalarında(!), adeta cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarında Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’na nazire oluştururcasına söylemlere bulaşmadan, daha ciddi meselelerle uğraşmamız gerekiyor düşüncesiyle bu konulara eğilelim diye düşündüm. Zira, futbolda çöküş, Ahbap ilişkisinde çöküş, siyasette çöküş, adalette çöküş, eğitimde çöküş, orta sınıf çökerken dolar milyarderi oluşturan ekonomide çöküş yaşanırken, doğal olarak, bundan siyasiler de münezzeh olamaz! Bu durumda, münferit olaya değil, toplumsal dokuya bakmak gerekir diye düşündüm.
Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin altı oklu temel partisi tedricen çözülüyor, hem de bu çözülme siyasallaştırılmış hukuk marifeti ve bizzat partinin son seçimde seçimi kaybetmiş başkanının mezar taşı olabilecek davranışı sonucunda! Yazık! İktidardaki ikili yapı, belki de ya yenisiyle ikame edilmiş ikili yapı, ya da eklemlenen yeni parti ile üçlü yapıya evrilerek tek-adam rejimine can suyu verecek gibi gözüküyor. Mevcut koalisyon büyük patronun pek işine gelmiyor gibi gözüküyor, zira emperyalist doku dincilikle kol kola yürür, fakat bir gün uyanabilir endişesiyle milliyetçilikten ürker. Var olan ikili koalisyonda emperyalistin Türkiye üzerindeki emeli, bir yandan ana parti ve liderinin rahat denetlenebilir kılınması, diğer yandan da emperyalist emellere ürküntü oluşturabilecek milliyetçiliğin baskılanması oluşturdu. Ana partinin de küçültülerek koalisyona katılmasıyla, bir yandan halkın bir bölümünün Türkiye tarihinde görülmemiş nefretinin soğutulması, diğer yandan da okların tarihten silinmesi için farklı makyajlı bir ortaklık kazandırmak olabilir mi! İlerideki muhtemel ikili ya da üçlü iktidar yapılanmasında bu manzaraları göreceğiz.
Yanlış mı düşünüyorum, bilemiyorum; eğer çevreden toplama birkaç kalkınma iktisatçısını papa seçimi misali bir odaya kapatıp, uygun bir plan yapmalarının emredilmesiyle işler yoluna girebilseydi, her ülke birkaç yıl sıkıntıya girer, böyle bir programdan geçtikten sonra kalkınır ve, maalesef, Andre Gunder Frank ve Samir Amin gibi bu konuda kafa yormuş değerli insanların intiharına dahi yol açıyor olabilirdi. Ama işte nedense işler böyle olmuyor! İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Almanya ve Japonya kısa sürede düzlüğe çıktı, evet çıktılar da, onlar bize örnek olamaz, zira bu iki ülke zaten kalkınmış ekonomik altyapıya sahipti. Savaş ve bombalar binaları yıkar, fakat yıllar içinde yaratılmış beyin kapasitesini tahrip edemez. Türkiye’deki durum bunun tam tersidir (Almanya haddini bilmeden bizi kıskanıyor olsa da!). Zaten pek ileri düzeyde olmayan eğitim, AKP politikaları ile tümden skolastik ezberciliğe ve kul üretimine dönüştürülünce, ülkede adeta tahrip gücü yüksek ve hızla üreyen bir tür iç bomba üretilmektedir. Böyle bir sosyoekonomik yapının sömürülmesi ve tahribi için bunun üzerinde fazla bir dış gayrete de artık gerek olur mu! Atatürkn gençliğe hitabesinde “İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir” demedi mi!
Gelecek seçimleri bir dönemeç olarak algılıyorsak, toplumun tüm kesimleri kolektif olarak gerçek anlamda bir dönüşüm yaşamak istiyor mu, yoksa bu talep gerek ekonomi gerek sosyal alanda toplumun ancak belirli kesimlerinden mi geliyor? İç ve dış kimileri sırtını iktidara dayamış ulusal varlıkları talan etmekle yetinmeyip, insanlarımızın emeğini de yok pahasına sömürüyor ise, niçin bir değişikliğe talip olsun ki! Değişime talip olan diğer kesim ise, gerek ekonomik sistem bağnazlığından, gerek ırksal farlılık düşmanlığından kendisini bir türlü kurtaramıyor. Her iki durumda da toplumsal yarılma giderek derinleşiyor ve telafisi olanaksız çatlamalara yol açıyor. Toplumsal bölünmeler ve sürtüşmeler siyasi istikrarsızlık ve tek adam yönetimi birbirini besleyen süreçler olarak topluma ve ekonomiye zarar veren örtülü ittifaklardır. Zira toplumsal bölünmenin izalesi siyasi kadronun değiştirilmesini gerektirirken, buna karşın siyasi iktidar da, adeta kendi bekasını ulusun bekasına tercihli davranarak toplumsal bölünme dinamiğini ateşleyen ekonomi ve sosyal politikalarına hız vermektedir.
Böylesi toplumsal kilitlenmede strateji olarak, aklıselimle işe koyulup, ülke koşullarında geri tepmeyecek makul politika demetinin, gerek yönetim stratejisi, gerek ekonomi politikaları açılarından tek taraflı siyasi çıkar hedefli değil, toplumsal hedefli olarak kamu otoritesinin tek-adam mantığı -ya da padişahlık mantığı- üzerinde değil, fakat çağdaş hukuk ve siyaset bilimi mantığı üzerinde güçlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Kamu otoritesinin güçlendirilmesi, doğal olarak, aynı anda kontrol mekanizmasının da eksiksiz ve hatasız kurulmasını gerektirir. Bu amaçla, yargı, medya ve yüksek eğitim kurumları tam özerkliğe kavuşturulmalıdır. Böylece bir yandan etkin ve tüm halk kesimini temsile yetkili parlamenter sistem oluşturulurken, diğer yandan da kamu örgütleri denetim mekanizmasının etkin kurulması hiç değilse, sermayenin ve emperyalizmin önüne bir miktar bariyer oluşturulmuş, gelir dağılımının daha adil dağılımı ve güçlü eğitim sistemi ile halkın siyasete hakimiyeti ve tek adam diktatörlüğüne son verilmiş olabilir. Kısacası, bu şekilde, kamuoyunu oluşturacak ve yönetsel karar ve icra makamlarına geri dönüş sağlayabilecek kapasitede etkili kamusal alan oluşturulabilmesi hiç değilse burjuva demokrasisi için sağlanmış olabilir.
Crony kapitalizm ya da neoliberalizm ki, birbirlerinden çok da farklı değildir, kapitalizmle gelişen ve yaygınlaşan dokusal süreçler ya da sonuçlardır. Biraz Proudhon’vari düşünürsek, al sat soytarılığı ile kap kaç hırsızlığı arasında bir fark var mıdır? Ekonomide olduğu kadar, siyasette de zeka ya da uyanıklılık topluma değer kattığı zaman saygındır, fakat hırsızlık yaptığı, iktidarı çaldığı zaman suçtur. Peki, bu suçu aklayan nedir? Sistemin bu işleme meydan açması değil midir? Bu sistem, o zaman kaçak ticareti ya da kara para işlemlerini tümüyle dışlayabilir mi; hele de devletler bütçelerinde gösteremeyecek işlere soyunduğunda! Demem o ki, bir sistem içinde, sistem değişmedikçe, onun tamamlayıcı efradı da engellenemez. Böyle bir düzende kara para karşısında temiz para da, sinmiş vatandaş karşısında terörist de, crony kapitalizm karşısında iyi kapitalizm de kavramsal olarak da muhteva olarak da iç içe geçmekte, birbirine karışmaktadır.
Sermaye tabanına dayalı siyasi ve akademik görüşler farklı olabilir, fakat insan ruhu isyankardır, uyandığında hesabını sorar!
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et