18 Eylül 2026 00:14

Patronlarımız “yerli ve milli” mi?

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

1920’li yıllarda bir dönem yabancıların şirket kurmaları yasaklanmıştı. Bir anda ortalığı “Türk Anonim Şirketleri” doldurmuştu. Bunlar bir ortakları Türk olan ama sermayenin asıl sahibinin yabancı olduğu şirketlerdi. Ama Türklük sorunu böylece çözülmüştü! Bugün bunları en büyüklerinden birisi olan Koç, otomotiv sektörü söz konusu olduğunda Ford’un, Fiat’ın taşeronu durumunda. Ama biliyorsunuz son yıllarda yerlilik ve millilik Saray rejiminin ve küçük ortağının, halkı kendi davalarına inandırmak için sık sık baş vurdukları bir propaganda biçimi olageldi. Bu rejimin üzerinde yükseldiği büyük sermaye gruplarının temsilcileri muhtemelen bu demagojiyi duyduklarında için için gülüyor olsalar gerek. Çünkü bu “milliliğin ve yerliliğin” kaymağını ne de olsa onlar yiyorlar. Yılda neredeyse 2 trilyon lirayı sadece faiz olarak cebe indirmek, onların ve dış ortaklarının olağan faaliyetleri durumunda.

Ama konumuz şimdilik sözde “faiz karşıtı” bu iktidarın ülkeyi faiz köleliğine mahkum etmesi, patronlarımızın ne kadarının yabancı sermayenin işbirlikçi konumda oldukları değil. Konumuz “milli ve yerli” olarak göklere çıkarılan, Saray rejiminin baskı ve yasaklamalarıyla işçi ve emekçi halkın elinden ekmeğini ve aşını alan bu büyük sermaye gruplarının, bu soygundan elde ettikleri sermayenin küçümsenmeyecek bir bölümünü nasıl yurt dışına taşıdıklarıdır. Normal olarak bu “milli ve yerlilik” demagojisine kanmış olan vatandaş kesimlerinin bunlardan beklediği kendi ülkelerine yatırım yapmaları, bu vesileyle “bakın halka ekmek ve iş veriyoruz” demagojisini “yetkinleştirecek” işler yapmalarıdır. Ama işler öyle yürümüyor. Buraya kısaca aktaracağımız rakamlar TCMB verilerine göre hesaplanan resmi rakamlardır.

Türk özel şirketlerinin 2002-2025 yılları arasında yurt dışına toplam 83 milyar dolar doğrudan yatırım yaptıkları görülmektedir. Bu rakamlara Portföy yatırımları -hisse, tahvil vb-, diğer yatırımlar, efektif ve mevduatlar, krediler, ticari kredi ve alacaklar vb. eklendiğinde toplam yurt dışı varlıkları 242.5 milyar doları bulmaktadır. Devlete ait olan kesim de eklendiğinde bu rakam 400 milyar doları aşmaktadır. Bu rakamın yaklaşık 75 milyar doları yurt dışında şirket satın almalar, iştirakler, fabrika vb. gibi doğrudan yatırımlardır. Bu rakamların içinde gerçek haber yapma peşinde koşan basına zaman zaman yansıyan, örneğin Londra’da neredeyse bir mahalleyi satın almak gibi “faaliyetler” yoktur! Bu paraların ne kadarının aşırı sömürü ile elde edildiği, ne kadarının Saray rejiminin vergi indirimleri, teşvikleri ile elde edildiğine ilişkin bir araştırma da doğrusu ilginç olurdu.

Daha da ilginç olanı “millik ve yerlilikte” göklere çıkarılan harp sanayiinin gözde şirketlerinin ilk fırsatta yurt dışı ortaklar bulması -Bayraktar, Leonardo gibi-, onlarla iş birliğine yönelmesidir. Bu gibi konularda örneğin bu yabancı şirketin “Müslüman Filistinli kardeşlerimizi” katleden İsrail’in en önemli silah tedarikçilerinden birisi olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Ülkenin emperyalist devlet ve kurumlara 500 milyar doların üzerinde borcu olduğu, uluslararası tekellerin hiçbir kurala aldırış etmeden ülkeyi soyduğu, çalıştırdıkları işçileri bırakalım yoksulluk sınırını, açlık sınırında bir ücrete mahkum ettikleri de çok iyi bilinmektedir.

Ülke açısından bir genelleme yapılacak olursa: soyulmanın ağır bastığı, ama fırsat bulunduğu oranda da soyguna çıkıldığı bir ekonominin egemen olduğu bir yapıdan söz edilebilir. Ama burada tartışmasız olan bir gerçek varsa o da şudur: bu ülkenin işçi sınıfı ve emekçi halkı yerli, işbirlikçi ve yabancı büyük sermayenin ağır bir sömürü çarkı altındadır. Bu ağır sömürüden elde edilen kârlar yabancı tekeller tarafından yurt dışına çıkarılırken, bunların bir bölümü de “milli ve yerli patronlarımız” tarafından yurt dışındaki soygunlara sermaye yapılmaktadır.

Milliyetçiliği başka halkları, ulusları ezmek, sömürmek, onlar üzerinde egemenlik kurmak olarak anlayan kesimler, ülke halkının açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmesi gerçeğine gözünü kapatarak bu patronların yurt dışı yatırımlarından övgüyle bahsedebilir, onların başarıları ile göğüslerini kabartabilirler. Ama bu bir züğürt tesellisidir, bundan halkın bir çıkarı yoktur. Çok iyi hatırlanacaktır ki, Saray rejiminin baş sözcülerinden birisi yakında kişi başına ulusal gelirin 20 bin dolar olacağını açıklamıştı. Bunun bugünkü kurla TL karşılığı 973 bin 152 liradır ve aylık 81 bin TL’ye denk düşer. Asgari ücretin 28 bin TL olduğu, eğer yeni zam yapılırsa 30 binin biraz üzerinde olacağı ileri sürülürken, her ay, her bir asgari ücretli işçinin sırtından elde edilen fazlalık kimin cebine girmektedir? Sınıf bilinçli işçilerin buna “elbette patronların” yatını verdiğini duyar gibiyiz.

Övünülen bir diğer konu “ihracat başarısıdır.” Halk bu kadar açlık çekerken, yoksulluk bu kadar yaygınlaşmışken gerçekte övünülen nedir? Övünülen gerçekte halkın gırtlağına çökerek yağmalanan mal ve ürünlerin yerli ve yabancı tekellerin kasasını dolar ve avrolar doldursun diye ihraç edilmesidir. Peki bütün bu malzemeden çıkan sonuç nedir? Bunları neden yazıyoruz? Herhalde çıkarmamız gereken ilk sonuç, patronların milliyeti, dini, imanı, ülkesi olmadığı, onların tek amacının kârlarına kâr katmak olduğu, Saray rejiminin de bu işlerin yapılmasını güvence altına aldığıdır. “Milli ve yerli” patronların ülkeden çıkardıklarını yatırdıkları alanlarda, ülkelerinde yaptıkları yatırımlarda sadece kâr, daha fazla kâr amacına yöneliktir. Bu mekanizma son yıllarda daha vahşi bir sömürü çarkına bağlanmış, doğrudan doğruya sermaye birikiminin yoğunlaşmasına, küçük üreticinin mülksüzleşmesine, işçi ve emekçinin azgınca sömürülmesine sistematik bir özellik kazandırmıştır.

Bütün bunların ülkedeki politik gelişmelerle bağlantısı nedir diye sorulacak olursa, onun yanıtını da şöyle vermek gerekir: ekonomi ve politika iç içe geçmiş, bütünsel bir süreçtir. Grevlerin yasaklanması da muhalefetin bastırılması da aydınların, sanatçıların, gazetecilerin, gazetemizin üzerinde terör estirilmesi de bu bütünün parçalarıdır. Demokrasi ve özgürlükler için mücadele etmek, bu sömürü düzeninden kurtulmak için daha ileri mücadelelerin yolunu açmanın bir zorunluluğu olarak işçi ve emekçi halkın önünde durmaktadır.

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et