Katılımsız demokratikleşme

Katılımsız demokratikleşme

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 30 Eylül’de “demokratikleşme paketi”ni açıkladı. Uzun süredir “hazırlıyoruz, açıklayacağız” şeklinde tanıtımı yapılan paket sanırım kimseye sorulmadan, tartışılmadan “yaptım-açıkladım-oldu” demokratikleşme modeliyle literatüre geçmiş oldu.

Dikran M. Zenginkuzucu

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 30 Eylül’de “demokratikleşme paketi”ni açıkladı. Uzun süredir “hazırlıyoruz, açıklayacağız” şeklinde tanıtımı yapılan paket sanırım kimseye sorulmadan, tartışılmadan “yaptım-açıkladım-oldu” demokratikleşme modeliyle literatüre geçmiş oldu. Paketin içeriği çoğu çevrelerde sığ, hiçbir somut gelişme sağlamayan, yetersiz gibi değerlendirmelere tabi tutulurken bu kez “yetmez ama evet” havası dahi yaratmamış görünüyor. Paketi savunan ya da daha iyimser kesimler ise bunun bir yol haritası olduğunu, uygulama süreci içerisinde paketin tartışılabileceğini ve paketin devamının geleceğini belirtmektedirler. Ancak ülkenin bir “seçimler maratonu” eşiğinde olduğu, toplumun birçok kesiminde taleplerin somutlaştığı bir dönemde daha hazır ve taleplere cevap verebilecek bir paket beklentisi boşa çıkmış gözüküyor. Özellikle pakette Kürtlerin, Alevilerin, emekçilerin, LGBT bireylerin ve hatta sıradan “sokaktaki” demokratın taleplerini karşılayacak somut bir düzenleme ya da vurgunun bulunmaması bu durumun bir göstergesidir. Başbakan lansman(!) toplantısında paketin hazırlanış aşamasında bir “pazarlık” söz konusu olmadığı özellikle vurguladı. Keşke pazarlığın hatta pazarlıkların yapıldığı, görüş ve talepleriyle pakete katkı vermiş uzun bir liste sayabilseydi. Sınırlı demokratikleşme, hak ve özgürlük tanıma gibi tasarruflar toplum içerisinde sınıfsal mücadele ya da farklı kesimlerin mücadeleleri ile egemenlerin zorlanmaları sonucu kendi iktidarlarına bir nevi nefes aldırma ya da mücadelelerin gücünü bölerek sakinleştirme ve kendilerine eklemleme yollarından biridir. Bu bakımdan, iktidarın “lütfettiği” sınırlı hakların ardında bir mücadele pratiğinin kazanımlarının yatması beklenir.  Nitekim paketin içindeki sınırlı iyileşmelerin çoğunun da günlük yaşam ve mücadele içerisinde kazanılmış haklardan oluştuğu görülmektedir. Bizim paketin de bunun ötesinde demokratikleşme nosyonu taşıdığı oldukça tartışmalı bir haldedir.

BİR PAKETİN ÇELİŞKİLERİ

Bir “demokrasi paketi”nin demokrasiyi otuz yıldır prangalayan “seçim barajı” konusunu sadece tartışmaya açıyor olması bir taktiksel samimiyetsizlik değilse komik bir durumdur. 1983’ten beri yüzde onluk seçim barajını her muhalefet eleştirmiştir ancak her iktidar korumuştur çünkü baraj temsili sistemin egemen ideolojinin temsilcilerine tahsis edilmesinin ana aracı olmuştur. Yüzde 5 seçim barajı ile birlikte daraltılmış bölgeler ya da Fransa ve bazı diğer ülkelerin çift turlu olarak uyguladığı tek milletvekillik dar bölge sistemleri de iktidarın kendi çıkarına göre şekillendirebileceği yönünde eleştirilmektedir. Öyle ki MHP daraltılmış bölgenin BDP’ye yarayacağını, BDP ise kendisine zarar AKP’ye yarar getireceğini söylemektedir. Peki, neden paketin aklına oyların Meclis’e en doğru şekilde yansıyacağı ve siyasi görüşlerin en geniş şekilde temsil edilebileceği barajsız nispi temsil sistemi gelmemiştir? İki partinin barajı aşıp Meclis’e girebildiği 2002 Genel Seçimlerinde Meclis oyların yalnızca yüzde 54’ünü temsil edebilmekteydi. 2011 seçimlerinde ise bu oran yüzde 95 olarak hesaplanabilirse de barajı göz önünde tutan seçmenler küçük partilerden ayrılarak barajı geçecek partilere kaymış, BDP ile diğer demokrat ve sosyalistler baraj nedeniyle bağımsız aday göstermek zorunda kaldıklarından çıkarabileceklerinden daha az milletvekilini Ankara’ya gönderebilmişlerdir. 2011’de iktidar partisi yüzde 50 oyla milletvekilliklerinin yüzde 60’ını elde etmiştir, seçim tabelası ise Meclis’e giren 4 parti dışında yüzde 1,5’un altında bir sürü partiyi göstermektedir. Sonuç çoğulculuğun, değişik siyasi görüşlerin ve muhalefetin ezilmesi olmuştur. Türkiye’de seçim barajı seçmenin en doğal hakkı olan partisine oy verebilme olanağını elinden almaya yöneliktir. Nispi temsil ve milli bakiye sisteminin uygulandığı 1965 seçimlerinde ise iktidar partisinin (AP) yüzde 52,87 oyla milletvekilliklerinin yüzde 53,3’ünü kazandığı, buna karşın TİP’in yüzde 2,97 oyla Meclis’teki sandalyelerin yüzde 3’ünü kazandığı, CMKP’nin ise yüzde 2,24 oyla Meclis’te yüzde 2,44 oranında temsil edildiği görülüyor. Sonuçta toplumdaki düşünce ve eğilimleri mümkün olduğunca hakkaniyetli bir şekilde Meclis aritmetiğine yansımış oldu. Ancak bu durumun egemenleri nasıl rahatsız ettiği de 1965 – 1969 arasında ve sonrasında yaşananlarla görüldü. Nitekim 1969 seçimlerinde bölge barajı uygulanarak TİP ve MHP’nin oylarını arttırmalarına karşın sırasıyla 2 ve 1 milletvekili çıkarmaları sağlanmıştır. Demokratikleşme paketi açıklayan bir iktidarın samimiyetsiz taktiklere başvurmadan en başta Siyasi Partiler Kanunu’nu revize ederek ve barajı kaldırarak toplumdaki tüm görüş ve eğilimlerin Meclis’te temsil edilebilmelerinin ve seçmenin oylarının orantılı Meclis aritmetiğine yansımasının sağlayacak düzenlemeleri yapması gerekirdi.

PAKET Mİ KATILIM MI?

Bir de pakette bahsedilmeyenler var. Bugün Türkiye’de TMK’dan, hapiste ve tutuklu öğrenci, gazeteci ve siyasilerden, siyasi aftan bahsetmeden demokratikleşmeden söz etmek mümkün değildir. Yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması, kamu hizmetlerinin halkın seçtiği temsilcileri tarafından ve halkın doğrudan katılımı ile yönetilen yerel yönetimler tarafından örgütlenmesi ve düzenlenmesi gündemde dahi yoktur. Sendikal hakların önündeki kısıtlamaların ve engellemelerin kaldırılmasının ya da emekçi kesimlerin esemesi dahi okunmamaktadır. Eğer demokratikleşmeden bahsedilecekse örgütlenme hakkının ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasıyla başlanabilir. Bir iktidarın getirebileceği demokratikleşme paketinin özünü ötekileştirmeyi dışlayan bir anlayışla katılımın önündeki engellerin kaldırılması, iletişim ve katılım kanallarının açık tutulması oluşturmalıdır. Ancak iktidar ne Meclis içinde ne dışında katılımı öngörmüyor hatta tahammül dahi edemiyor. Demokratikleşme tepeden belirlenen, oluşturulan ya da dikte edilen bir süreç değildir.  Oysa Perikles’in dediği gibi “Biz … devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz.” * Yrd. Doç. Dr., Nişantaşı Üniversitesi, İİSBF

www.evrensel.net