30 Kasım 2019 00:44

Dipsiz gölün dibinden medet ummak

Çevre sorunlarının kaynağının tek tek insanlarmış gibi gösterilmesi de bu sorunun asıl kaynağı olan sistemin, kendi devamlılığını sağlamak üzere ürettiği mevcut politikaları görünmez kılmak oluyor.

Dipsiz Göl'ün kazı yapılmadan önceki hali (solda) ve sonraki hali (sağda) | Fotoğraf: DHA | Kolaj: Evrensel

Paylaş

Berfin Ezgi TATLI

Yıldız Teknik Üniversitesi

Geçtiğimiz günlerde “Dipsiz Göl boşaltıldı” başlığıyla gündemimize giren Gümüşhane Taşköprü yaylasında bulunan göl altında define bulunduğu iddialarıyla boşaltılıp, kazılmıştı. Yaklaşık 12 bin yıllık geçmişi olan Dipsiz Göl’de “yasal izinlerle” kazı çalışmalarına başlayanlar, M.Ö 5. yüzyıldan kalan, Roma İmparatorluğu’nun 15. Appolinaris Lejyonu’na ait olduğu söylenen ganimetleri aramak üzerine Gümüşhane Valiliği ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurarak kazı izni almışlardı. Kazı çalışmaları sonrası gölden herhangi bir hazine çıkmayışının ardından Valilik gölü eski haline getirdiğini söylemişti fakat son yayınlanan fotoğraflarda gölün üzerinin toprakla kapatıldığını gördük. 12 bin yıllık bir gölün olmayan bir hazine uğruna katledilmesi insanlarda büyük bir tepki yaratırken çeşitli akademisyenler de açıklamalarında kazı çalışmalarına izin verilmemesi gerektiğini, bu bölgede bahsedilen türden bir ganimetin bulunamayacağının apaçık ortada olduğunu dile getirdi. TMMOB Çevre Mühendisleri Odası başkanı Baran Bozoğlu bu alanın yalnızca maddi bir kaynak olarak görülüp kazıya izin verilmemesi gerektiğini belirtirken, Bozoğlu’nun “Devletin eliyle doğa yok edilmiş durumda.” şeklindeki açıklaması doğanın devlet tarafından nasıl görüldüğünü özetler nitelikte. Bunun yanı sıra 33 yıldır milli park statüsünde korunan Kapadokya’da bulunan Göreme Vadisi ve çevresi Kapadokya’da alan başkanlığı kurulmasıyla birlikte milli park statüsünden çıkartıldı. Daha iyi korunması için yetkilerin tek ele toplandığı söylenen bölgenin milli park statüsünden çıkartılmasıyla birlikte imar çalışmaları ve betonlaşmanın önünde bir engel artık bulunmuyor.

DOĞAYI KİM, NEDEN KATLEDİLİYOR

Tüm bu yaşanan gelişmelere baktığımızda gölün bir define uğruna geri dönülemez bir biçimde katledilmesi, 33 yıldır korunmakta olan bölgenin betonlaşmanın, imar çalışmalarının alabildiğine önünü açması adına milli park statüsünden çıkartılması aslında mevcut düzende insanların doğaya bakışını özetler nitelikte. "Peki nereden kaynaklanıyor bu bakış açısı?" diye soracak olursak eğer karşımızda devlet ve devletin politikaları duruyor. Dipsiz Göl örneğinde gördüğümüz gibi bakanlıkların izin almak için başvuran köylülere bu izni vermeleri, herhangi bir yerden kazanç sağlama fikrinin bile doğanın önemsenmemesi için yeterli olduğunu bizlere gösteriyor. Devletin doğaya karşı olan bu tutumuna baktığımızda ise bu tutum kapitalist üretim ilişkileri içerisinde kendini var ediyor. Kapitalizmin yasaları gereği daha fazla kar uğruna doğayı özel mülkiyeti ve üretimi arttıran bir sömürü aracı olarak görmesi, doğanın kendini dönüştürmesini mümkün kılmayacak şekilde doğanın kirletilmesinin ve bozulmasının asıl başlangıcı olarak duruyor. Marx’ın Kapital’de bahsettiği gibi “Kapitalist üretim bu yüzden tekniği ve toplumsal üretim sürecinin kombinasyonunu yalnızca bütün zenginliğin fışkırdığı kaynakları kurutarak geliştirir.” Böylesi bir üretim ilişkisi yani kapitalizmin aşırı kar hırsı ve her zaman daha fazla şeye sahip olma düşüncesi, kapitalistlerin felsefelerinin temelini oluşturuyor.

DOĞANIN FEDA EDİLEBİLİRLİĞİNE ALIŞMAK

Günlük olarak televizyon, sosyal medya ve kullanılabilecek her türlü basın ve yayın organlarıyla topluma aktarılan bu düşünce, doğanın katledilmesi pahasına insanlara aşılanmaya devam ediyor. Kapitalizmin insanlar üzerine aşıladığı bu düşünce biçimi de günümüz açısından Dipsiz gölü kazmaya giden insanların gölü boşaltıp içinde define araması olarak önümüze geliyor. Burada insanların doğayla olan ilişkileri ve doğaya olan bakış açılarını ele aldığımızda doğayı kendi çıkarları doğrultusunda değişip dönüştürebilecek şekilde hareket edilmesi, burada doğaya verilen zararın da bir anlamının olmaması normal bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü orada bulunan gölün, orada yaşayan insanlar açısından maddi bir faydası bulunmuyor. Kapitalizm, doğayı ele alış biçimi açısından kendi devamlılığı ve karının maksimize edilmesi öncülüğünde kullanabileceği ölçüde kullanır. Doğayı, gelişen teknolojiyle birlikte geri dönüştürülemez biçimde kullanması fakat gelişen bu teknolojinin biçimlendirdiği üretim aşamalarında meydana gelen atıkların yarattığı kirliliğe engel olacak şekilde kullanılamaması da kapitalizmin genel görüşü olan kendisine fayda sağlamadığı sürece doğanın katledilmesinin önemsizliğini doğrular nitelikte. Her gün sistemin kendini var etmeye devam etmesi açısından zorunluluk olarak doğanın kapitalizm tarafından kendi çıkarlarına uygun şekilde bir rant kaynağı olarak görülmesi, doğayı toplumun da bu şekilde ele almasına sebep olan durumu yaratıyor çünkü kapitalizmin yarattığı üretim ilişkileri toplumu bugün için biçimlendiren en önemli etmen.

GÖSTERMELİK ÇÖZÜMLER, KALICI SORUNLAR

Kapitalist sistem içerisinde doğal dengelerin bozulduğu ve durumun artık ciddi bir seviyeye ulaştığı noktasında genel bir kanı elbette vardır. Fakat bu durumun sorumlularının kim olduğu ve nasıl aşılabileceği konusunda ise kapitalistlerle uzlaşmak mümkün değildir. 1992 yılında Rio Çevre Zirvesinde alınan kararlara baktığımızda ise bunu net bir biçimde görmüş oluruz. Çevre Zirvesi’nde alınan kararların ilk maddesinde bahsedilen “İnsanların tüm uğraşlarında, çevreyi yıkmayan, etkili bir gelişmeyi sağlamak merkezinde durmalıdır.” şeklindeki maddenin emperyalizmin çevreye karşı tutumu açısından bir karşılığı yoktur çünkü hedefine insanları, doğayla olan ilişkilerinin korunmasını koymaz. Bu da tüm dünyada bu zirve ne kadar ses getirse de alınan kararlar “göstermelik”tir. Örneğin günümüzde başlatılan Sıfır Atık projelerine, fidan dikim etkinliklerine baktığımızda çevrenin, geri dönüşümün eskiye oranla daha fazla ön plana çıktığını, tartışıldığını görürüz. Bununla beraber devletin çevrenin korunmasına yönelik hamleler yapması da insanların bu tepkilerini sönümlemek üzere zaruri bir ihtiyaç oluyor. Sıfır atık projesine baktığımızda insanların geri dönüşüme teşvik edilmesi, “bilinçlenmesi” üzerine ortaya çıkan bir proje. Fakat arka planda Türkiye’nin mevcut atıklarının sadece %1’ini dönüştürmesine rağmen plastik çöp ithalinde dünyada ilk üç de yer aldığını görüyoruz. Bunun yanı sıra tehlikeli atık depolama alanlarının yetersizliğiyle birlikte bir fabrikanın tehlikeli atıklarını depoya gönderebilmesi için yıllarca atıklarını bekletmesi gerekiyor. Bu da tehlikeli atıkların daha da tehlikeli bir hale gelmesine ve çevreye olduğundan daha fazla zarar vermesine yol açıyor. Bir yandan Sıfır Atık projesi yürütülürken diğer yandan atık depolama alanlarının yapımı maliyetli olduğu için ne kadar tehlikeli olursa olsun tercih edilmemesi Sıfır Atık olarak önümüze sunulan projenin yukarıda bahsettiğimiz devletin “zaruri” ihtiyacını karşılamak üzere göstermelik bir biçimde ortaya çıktığını bizlere göstermiş oluyor. Diğer yandan fidan dikim etkinliği olarak karşımıza çıkan 11 milyon fidanın dikim etkinliğine baktığımızda, Orman mühendisleri yaptıkları açıklamada fidan dikimi için tarihin yanlış seçildiği ve dikilen fidanların 8-9 milyonunun ziyan olacağını dile getiriyor. Bu da yine doğa veya çevre için bir şey yapmaktan ziyade çevrenin reklam amaçlı kullanıldığını gözler önüne sermiş oluyor.

DERELER, GÖLLER KURUMADAN ÖNCE

Günümüzdeki teknolojik ve sanayideki gelişmelerle birlikte insanların bu teknolojileri kullanış biçimleriyle çevre krizlerinin arttığını söylerken diğer yandan da gelişen bu teknolojileri çevre sorunlarını azaltabilecek biçimde kullanmamak da aslında bu sorunu yaratan kapitalistlerin sorunun kaynağını kendilerinden bağımsız gösterme çabaları. Yaşanan bu çevre sorunları karşısında devletin, medyanın sürekli olarak insanların tek tek bilinçlenmesiyle bu sorunların çözüleceği lanse edilmesi de gördüğümüz üzere salt insan kaynaklı olarak ortaya çıkmayan bu sorunların çözümü de doğalında sadece insanların bilinçlenmesi ve eğitilmesi olmayacağıdır. Çevre sorunlarının kaynağının tek tek insanlarmış gibi gösterilmesi ve çözümün insanların eğitilmesi olduğu fikrinin aşılanmaya çalışılması da bu sorunun asıl kaynağı olan sistemin, kendi devamlılığı sağlamak üzere ürettiği mevcut politikaları görünmez kılmak oluyor. Bunun sonucunda da çözüm insanların, sorunların asıl kaynağına yani kapitalist sisteme karşı birleşmelerinde kendine vücut buluyor. Yaratılan bu krizlerin aslında kapitalizmin kendi mevcut çelişkisini ortaya çıkardığı ve daha fazla kar elde etme uğruna doğayı katletmesinin aslında kendi sonunu hazırladığını görüyoruz. Bizler tüm bu katliamlar karşısında bir arada durmalı ve buna karşı mücadele etmeliyiz çünkü son ağaç kesildiğinde, son balık avlandığında, son nehir zehirlendiğinde işte o zaman paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız. *

*Amerika’da bulunan Hopi yerlilerine ait atasözü

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Karartılan geleceğimizin göstergesi

SONRAKİ HABER

Antalya'da sağanak nedeniyle taşa dere su baskınlarına neden oldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa