19 Mayıs 2019 04:05

Avrupa’da seçim rüzgarları

Avrupa'nın gündeminde yaklaşan AB Parlamentosu seçimleri var.

Fotoğraf: Unsplash

Paylaş

AB Parlamentosu seçimleri yaklaştıkça Avrupa’da, ekonomik ve siyasi sorunları ve bunlara yönelik farklı kesimlerin tahlilleri tartışma konusu olmaya başladı. Kısa bir süre öncesine kadar ekonomide “Almanya modeli” iktidara yakın kesimler tarafından sürekli öne çıkartılan modeldi. İşsizlik, emeklilik ve sosyal sigorta gibi konularda Almanya’daki modelin Fransa’da da uygulanması gerektiği savunuluyordu. Böylelikle Almanya son yıllarda Fransa’daki tüm seçimlerde tartışma konusu oluyordu. Bu sefer de giderek tartışılan konulardan birisi olmaya başladı. Humanite’den çevirdiğimiz yazıda AB ekonomisinin Alman sanayisine bağımlılığı işleniyor.

Almanya’da ise 26 Mayıs’ta yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi, ana akım medya AB’yi her derde deva gibi gösteriyor. Irkçılığa, ayrımcılığa, Rusya, Çin ve ABD’den gelen savaş tehlikesine karşı güçlü bir Avrupa için güçlü bir Avrupa Parlamentosu çağrısı yapılıyor. AB’ye eleştiri getiren, banka ve tekellerin değil ‘halkın Avrupa’sını talep edenler kolayca AB düşmanı ilan edilebiliyor. UZ gazetesinden aldığımız yorumda Avrupa kıtası ile AB’nin özdeşleştirilmesi eleştiriliyor.

BREXIT BELİRSİZLİĞİ IRKÇI PARTİYE YARADI

29 Mart’ta Avrupa’dan ayrılmış olması gereken Birleşik Krallık’ta yeniden AB seçimlerinde yer almaya hazırlanıyor. Brexit’i yüzüne gözüne bulaştıran hükümetteki Muhafazakar Parti ve yine Brexit konusunda muallakta kalmakta ısrar eden ana muhalefetteki İşçi Partisinin sandıkta cezalandırılacakları öngörülüyor. Seçimlerin asıl kazananı ise birkaç hafta öncesine kadar politik hayatı bitmiş görünen, sağcı ve Avrupa karşıtı Nigel Farage ve yeni partisi Brexit Partisi olacak. Bu durumda İngiltere’de milliyetçi ve ırkçı yaklaşımın tırmanması devam edecek gibi görünüyor.

AVRUPA PARLAMENTOSU SEÇİMLERİ: BİRLEŞİK KRALLIK’DA BREXIT PARADOKSU

Peter WALKER
Guardian

Üç yıl önce alınan Avrupa’dan ayrılma kararına rağmen, Britanyalıların 2019 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde oy kullanmaları kaçınılmaz olunca seçim kampanyası 2016 referandumunun bir aynası haline geldi; yıpratıcı Brexit savaşının bir küçük versiyonu.

Bu üç yıllık süreçte herkesin hemfikir olduğu şu; bir Birleşik Krallık ayrılma planını formüle edemeyen, beceriksiz Theresa May’in Muhafazakar Partisinin büyük bir darbe alması bekleniyor; birçok parti aktivisti bile başka partilere oy vereceğini açıkça belirtiyor.

2014’te yapılan son seçimlerde -Avrupa karşıtı hava güçlüyken bile- Muhafazakarlar toplam oyun sadece yüzde 24’ünü alabilmişlerdi. Anketler bu sefer oy oranlarının yüzde 13’e kadar gerilemiş olduğunu gösteriyor. Bu seçimden dördüncü parti olarak çıkabilir; hatta daha başarısız olabilirler. Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi, Muhafazakarlardan daha iyi durumda değil. Anketlere göre yaklaşık yüzde 20 oranında oy alacaklar gibi görünüyor; bu hükümet olmayı hedefleyen bir partinin alması beklenen bir oran değil.

İşçi Partisi seçimlerde hâlâ hem ayrılmak hem de Avrupa Birliği içinde kalmak isteyenleri memnun etmeye çalışıyor; ancak hükümetle yapılan görüşmelerden herhangi bir olumlu anlaşma çıkmadığı koşullarda ikinci bir Brexit referandumuna destek olma vaadi veriyor. Parti uçurumun iki tarafından seçmenleri de kızdırmaktan çekiniyor.

Şu ana kadar kampanyalarında en belirgin tartışma ikinci referandum vaadinin metni üzerine amansız bir mücadele oldu. Bu mücadeleden Jeremy Corbyn galip çıkmış görünüyor; Halkın-Oyu (People’s-Vote) taraftarı parti başkan yardımcısı Tom Watson’ın mağlubiyeti AB’den ayrılma karşıtı parti üyeleri arasında derin bir ızdırap kaynağı oldu.

Seçmenin bu iki ana partiden hoşnutsuzluğundan kim yararlanacak? Kısa cevap: Brexit Partisi. Nigel Farage’ın UKIP-varisi yeni partisi sadece birkaç hafta önce kuruldu fakat anketlerde yüzde 30’la en önde gidiyor ve eski Muhafazakarlardan iş insanlarına ve eski-Marksistlere birçok alandan aday gösteriyor.

Her zamanki gibi Farage’ın halka verdiği - Brexit’e ihanet ediliyor - mesajı hem fırsatçı hem hararetli hem de belirgin bir biçimde detaydan yoksun.

Farage geçen yıl UKIP’ten ayrılırken partinin Gerard Batten liderliğinde aldığı aşırı-sağcı, İslam-karşıtı duruşu göstermişti. Yeni girişimi ise UKIP’i gölgede bırakmış görünüyor; başlangıçta iyi anket sonuçları alan UKIP yüzde 5’lere gerilemiş durumda ve bu partinin Britanya’da ana akım bir politik güç olarak sona erdiği anlamına geliyor. UKIP 2014’te, Farage’ın liderliğinde, AB parlamento seçimlerinde ilk parti olmuştu.

Bazılarının da söylediği gibi AB seçimleri bir tür ikinci Brexit referandumu vekili olarak görülecek olursa, Farage çevresinde toplanan Brexit taraftarı grup, bölünmüş görünen AB taraftarı grupla karşılaştırıldığında daha avantajlı durumda görünüyor.  

Bu tarafın oyları için rekabete katılanlar partiler ise Liberal Demokratlar, Yeşiller ve Change UK (Değişim UK) -11 eski Muhafazakar ve İşçi parti milletvekilinin kurduğu yeni parti- olacak. Her birinin oy oranı yaklaşık yüzde 10 civarında görünüyor.

Bütün bunların sonuç günü ne anlama geleceğini ise kimse bilmiyor; ama ülke çapındaki bölünmüşlüğe çare olmayacağı neredeyse kesin.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ALMANYA’YA BAĞIMLI AVRUPA

Pierre IVORRA
Humanite

Avrupa istatistik kurumu Eurostat’ın yayımladığı bir araştırma, Almanya’nın AB ekonomileri içerisindeki merkezi rolünü gösteriyor. Komşu ülke, 2018’de AB’nin 28 ülkesinin 17’sinde meta ihracatlarının en fazla yapıldığı ülkeydi. Keza yine AB içinde imalatlarını en fazla Almanya’dan yapan tam 17 ülke var. Hatta kimileri tamamen Almanya’ya bağımlı hale gelmiş. Örneğin imalatının yüzde 41’ini Cermen komşusundan yapan Avusturya gibi, ya da yüzde 23’ünü bu ülkeden alan Danimarka gibi. AB’ye yeni girmiş Doğu Avrupa ülkeleri el ve ayaklarından sağlam bir şekilde güçlü Alman sanayisine bağlanmış durumdalar. Bu durum bizlere 2013 yılında liberal çevreye yakın Fransız ekonomik araştırmalar enstitüsü Xeri’nin yayımladığı bir araştırmadan çıkardığı temel dersleri hatırlatıyor. Bu notta kurum “Aralarında Fransa’da olmak üzere en büyük partnerlerinin aleyhine olacak şekilde, Almanya, ekonomik ve parasal birlikten en fazla kazanan ülke olacaktır. Birlik ortak büyük bir pazar olmadan giderek çıkarak ‘made in Germany’nin hizmetinde olan bir üretim platformuna dönüşüyor. Almanya tüm ekonomik fazlalıkları kendine çekiyor ve üretilen zenginliklerin artı değerinin esasını kendi ülkesinde barındırıyor” deniyor.

Notun yazarları Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üye olmalarından sonra “Alman sanayisi giderek (Fransa, İtalya gibi) AB’nin tarihsel çekirdek ülkelerindeki üretimin önderliğini ele geçirdiğini” belirtiyorlar. Bu egemenliğe yaslanarak Almanya, meta ticaretini giderek Avrupa’nın dışına kaydırmaya başladı. ABD toplam ihracatların yüzde 8.7’ile şirketler iş birliği olan Konzern’ler’in birinci müşterisi oldu, ardından Fransa (yüzde 8.2) ve Çin (yüzde 6.7) geliyor. Fakat bu sonuncusu imalatların yüzde 9.8 ile bu Alman şirketlerin birinci ikmalcisi durumunda, ardından Hollanda (yüzde 8.1), Fransa (yüzde 6.2) ve ABD (yüzde 6.1) geliyor.

Bu yüzünü dışa dönmüşlük ve Avrupa ekonomisinde Almanya’nın egemenliği sadece mevcut dünya kalkınmasının yavaşlamasının Almanya’ya ve onun üzerinden de Avrupa’nın geri kalan ülkelerine yansıması ile açıklanabilir. Avrupa için ilişkilerinde gerekli olan yeni bir dengeleme, tüm kıtalar için, Almanya’da dahil olmak üzere, gelişmenin kaynağıdır, fakat bu kararname ile gerçekleşemez, makası daraltmaya yönelik büyük bir politika izlenmelidir, yani işçilerin eğitimi, istihdam yaratan alanlara, araştırma ve kültüre yatırımlar politikası izlenmelidir. Böylelikle bir kez daha Avrupa Merkez Bankasının parayı kontrol etme sorunu ve parayı basma yetkisi meselenin merkezindedir.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

AVRUPA’YA EVET

Günter POHL
Unsere Zeitung

Avrupa, Avrasya kıtasına ait bir ek kıtadır. Bir siyasi varlık olarak ne tanrı ne de insan tarafından yapılmış bir varlıktır. Milyonlarca yıldır bitkilerin, insanların ve hayvanların yaşadığı, denizlerle ilişkili bir kara kütlesi olmuştur. Yüz ölçümü 10.52 milyon kilometrekare olan Avrupa’daki 49 ulus devlette 746 milyon insan yaşıyor. Bir kıta olarak, din, toprak mülkiyeti ve sınırlar gibi değerleri tanımayan uygulamalı materyalisttir. Bir kıta savaş yapmaz ve zaten Avrupa böyle bir şeye kesinlikle anlayış göstermez.

Bununla birlikte, son yetmiş yılda, ayrılıkçılık ya da din konusundaki düzinelerce ihtilaf onun sırtında taşındı. Bu kıta ayrılıkçılığı tanımaktadır.  

Gelelim AB’ye, Avrupa Birliği ise siyasi bir varlıktır. Yer altı kaynaklarının azami sömürülmesi ile ilgilenmektedir. Varlık nedeni diğer kıtaların siyasi birimlerine karşı insanlığı tehdit eden rekabeti sürdürmektir.

Avrupa Birliği 4.38 milyon kilometrekareyi kapsar ve 28 ulusta 512 milyon insan yaşamaktadır.

Avrupa’nın aksine, AB değerleri tanıyor, özellikle de 15 tanesini. Onun değerlerinin yedisi kağıt, sekizi de metal paradır. AB, hepsine kapitalizmin neden olduğu birçok krizi tanımaktadır: Irkçılık, çevre kirliliği, iklim değişikliği, uyuşturucu kullanımı, özelleşmiş medya, perspektifsiz gençlik, ezoteriklik ve diğer şiddet olaylarını... Tüm bunlar, hedefi metanın serbest dolaşımı, rekabet ve ekonomik büyüme olan Birlik açısından hiç de şaşırtıcı değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bile AB’yi temizleyemez; çünkü o da Avrupa Konseyine aittir. Avrupa Konseyi 47 ülkeden oluşmaktadır (Belarus aday, Vatikan ise dahil değil). AB, kurumlar üzerinde yükselmektedir, onlar olmasa çoktan yıkılır giderdi.

Avrupa Birliği olmadan yaşamak isteyen, onun sevgisinden yoksun bırakılmakla cezalandırılır ve kör öfkeyle Avrupa düşmanı olmakla suçlanır. Çünkü egemenler, AB’yi Avrupa kıtasıyla özdeşleşmiş gibi göstermek istemektedirler.  İngiltere’nin AB’den çıkması sonrası kıtanın dört büyük şehri AB dışında kalacak olmasına rağmen hâlâ AB ile Avrupa’nın aynılaştırılması saçmalıktan başka bir şey değil. AB’nin nüfusu Avrupa’nın yüzde 68.7’si (yakında yüzde 59.7), 28 ülkenin toplam yüz ölçümü kıtanın yalnızca yüzde 46.1 (gelecekte yüzde 39.3) olmasına rağmen AB, Avrupa’ymış gibi davranmak aldatmaca değil mi? Kendine Avrupa diyen AB seçimlerde, siyasi partilerin “Avrupa” parlamentosu için aday olmasına izin vererek, çıkardığı gazete, afiş, bildiri ve programlarda AB ile Avrupa kıtası arasındaki farkı gizlemeye çalışıyor. Bol bol yalan söyleniyor.  Avrupa’nın yetmiş yıldır savaş yapmadığı yalanı bunlardan sadece biri. Alman parlamentosunda en saldırgan dış politikayı temsil eden bir parti, Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesi aptalca bir sloganla oy kazanmaya çalışıyor: “Avrupa (siz AB anlayın), Avrupa’nın şimdiye kadar sahip olduğu en iyi fikirdir!”

Yeşiller’e Avrupa’nın sahip olduğu en iyi fikrin aydınlanma olduğunu açıklamaya çalışmak boşa zaman geçirmek olacaktır. Evet, Avrupa’nın en iyi fikri aydınlanmaydı, uzun süre hiçbir şey olmadı, sonra futbol geldi ve şimdi Brexit... Tesadüf, ikisi de İngiltere’den!

(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

Hindistan’daki parlamento seçimlerinin altıncı aşaması tamamlandı

SONRAKİ HABER

Antalya Kadın Platformu Onur Yürüyüşü yasağına tepki gösterdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa