Ortadoğu, Türkiye denkleminde savaş ve barış

Fotoğraf: Evrensel

Ortadoğu, Türkiye denkleminde savaş ve barış

Dünya Barış Günü’nü kutladığımız bir dönemde Ortadoğu'da neden barış mücadelesinin bu kadar acil ve öncelikli olduğunu anlamamız gerekir?

Yusuf KARATAŞ

Dünyanın en önemli enerji kaynaklarının ve geçiş yollarının yer aldığı Ortadoğu, yüz yılı aşkın bir süredir emperyalistler arası paylaşım mücadelelerine ve savaşlara sahne oluyor. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan bu yana bu coğrafyada savaşlar ve darbeler hiç eksik olmadı. Arap-İsrail savaşları, İran-Irak savaşı, 1. ve 2. Körfez şavaşları, Libya müdahalesi ve Suriye savaşı ilk akla gelenler. Bu bitmeyen paylaşım ve savaşlar nedeniyle 2011’den sonra bölgesel kamplaşma ve mücadelenin merkezi haline gelen ve geçen 7 yıl içinde büyük bir yıkım yaşayan Suriye’de ‘siyasi çözüm’ arayışları devam ederken; daha büyük çaplı bir bölgesel gerilim ve savaşın koşulları da hazırlanıyor. Türkiye ise, gerek Kürt sorununda uygulanan baskı ve şiddet politikalarının bir devamı olarak sınır ötesine yayılan müdahaleler ve gerekse iktidarın bölgesel güç olma hevesiyle birleşen yayılmacı emelleri nedeniyle giderek bölgedeki bu savaş ve gerilime daha fazla dâhil oluyor.

Dünya Barış Günü’nü kutladığımız bir dönemde Ortadoğu coğrafyasına sadece bir göz gezdirmek bile bu coğrafyada barış mücadelesinin neden bu kadar acil ve öncelikli olduğunu anlamak için yeterlidir.

GERİLİM VE KAMPLAŞMANIN MERKEZİ: ORTADOĞU

Suriye’de rejim ve Kürtler arasında başlayan görüşmeler barış umutlarını arttırırken Suriye rejimi ve Rusya’nın uzunca bir süredir hazırlandıkları İdlib operasyonu yeni bir gerilim ve kriz konusu haline geliyor. Bir yandan İdlib’deki cihatçı grupların destekçisi olan ve bu grupları masada olmak için bir koz olarak kullanan Türkiye ve Rusya arasında operasyona dair pazarlıklar devam ediyor. Öte yandan ABD, Fransa ve İngiltere Suriye rejiminin İdlib’de kimyasal silah kullanacağı iddiası üzerinden Suriye’yi yeni bir saldırı ile tehdit ediyor. Çünkü batılı emperyalistler bugün Esad’ı devirme hedefinden vazgeçmiş/vazgeçmek zorunda kalmış olsalar da; İdlib üzerinden gerilimi sürdürerek rejimin arkasında duran bölgesel rakipleri Rusya ve İran’ın işini zorlaştırmak istiyor.

ABD Başkanı Trump’ın bölgesel gerilim ve kamplaşmayı yeniden dizayn etmek ve derinleştirmek stratejisinin önemli hedeflerinden biri de Filistin’di.Trump’ın 2017 Aralık ayında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı açıklamasından bu yana Filistin’de gerilim ve çatışmalar giderek tırmanıyor. İsrail parlamentosunun Filistin’deki işgali meşrulaştırıp kalıcılaştırmak için çıkardığı ve İsrail ile işgal ettiği toprakları sadece Yahudi toprağı olarak kabul eden ırkçı ‘Ulus Devlet Yasası’ bu gerilim ve çatışmaların önümüzdeki dönem boyutlanarak devam edeceğini gösteriyor.

ABD ve bölgedeki işbirlikçilerinin bölgesel gerilim ve savaş tehdidini arttıran en önemli hamlelerinden biri de Arap-Sünni NATO’su olarak da adlandırılan ‘Ortadoğu Stratejik İttifakı’ (Middle East Strategic Alliance-MESA) planıydı. Bu plana göre Suriye, Irak, Lübnan, Yemen başta olmak üzere bölgede güç ve etkisini artıran Şii İran’a (ve elbette onun arkasında duran Rusya ve Çin’e de) karşı S. Arabistan’ın başını çektiği Sünni Arap ülkelerinden ortak bir askeri güç oluşturulması amaçlanıyor. Bilindiği gibi Trump, 2015’te Obama döneminde BM’nin İran ile imzaladığı nükleer işbirliği anlaşmasından çekilmiş ve İran’ı en büyük bölgesel tehdit ilan etmişti. İşte bu plan üzerinden ABD ile 350 milyar dolarlık silah anlaşması yapan S. Arabistan ve körfez ülkelerinin yanı sıra Ürdün ve Mısır da ABD’nin İran’a ve arkasındaki emperyalist güçlere karşı bölgeyi yeniden dizayn etme planına ve dolayısıyla bölgesel gerilim ve kamplaşmaya dâhil edilmiş oluyor.

Yemen’de S. Arabistan destekli Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in 2011’de Şii Husiler tarafından devrilmesinin ardından başlayan S. Arabistan müdahalesi, ülkeyi ciddi bir felakete sürüklemiş durumda. BM bile yaptığı hava operasyonlarında çocuk, kadın demeden sivilleri katleden S. Arabistan’ın Yemen’de savaş suçu işlediğini kabul ediyor. Ancak bugün savaşın bitmesi konusunda bir umut ışığı görünmeyen Yemen, S. Arabistan ve İran arasındaki egemenlik mücadelesinin öncelikli savaş alanlarından biri olarak duruyor.

Yemen’de karşı karşıya gelen güçler Lübnan’da da karşımıza çıkıyor. Lübnan’da İran destekli Şii Hizbullah’ın başını çektiği 8 Mart Bloku ile S. Arabistan destekli Harriri’nin başını çektiği 14 Mart Bloku arasında siyasi gerilim ve mücadele uzunca bir süredir devam ediyor.

Suriye savaşının etkilerini en dolaysız yaşayan ülke olan Irak’ta bir yandan 2003’te Saddam’ı devirdikten sonra kurduğu düzeni devam ettirmek isteyen ABD ve ülkedeki Şii gruplar üzerinde önemli etkisi olan İran arasında egemenlik mücadelesi sürüyor. Öte yandan da merkezi hükümet ile yaptıkları bağımsızlık referandumu sonrasında hükümet destekli güçlerin müdahalesine uğrayan Kürtler ve yine hükümet ile Saddam dönemindeki siyasi etkilerini kaybeden Sünniler arasındaki anlaşmazlıklar ülkenin geleceğini belirsizliğe sürüklüyor.

PEKİ, TÜRKİYE BU TABLONUN NERESİNDE?

Suriye savaşı üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşmanın en önemli sonuçlarından biri de Suriye ve Irak’ta Kürtlerin göz ardı edilemeyecek bir güç haline gelmeleri ve Kürt sorununun giderek bölgesel bir karakter kazanması idi. Kürt sorununun çözümünü baskı ve şiddet politikalarında gören Türkiye’deki iktidar, bu gelişmeleri kendisi için bir tehdit olarak gördüğü için müdahale politikasını sınırların ötesine taşıdı. Ancak Türkiye’ye müdahale kapısı kendiliğinden açılmadı. Bu kapıyı açan, NATO üyesi Türkiye’yi bölgede ABD’ye karşı kullanmak isteyen Rusya oldu. Yani Türkiye’nin Fırat Kalkanı’ndan Afrin’e Kürtlere müdahale politikası, aslında emperyalistlerin Türkiye’yi kullanma politikasının bir parçası olarak işledi.

Öte yandan Suriye’ye yönelik yayılmacı emellerin bir devamı olarak Suriye’de masada kalmak için cihatçı gruplarla sürdürülen işbirliği İdlib operasyonunun elinin kulağında olduğu bugünlerde Türkiye için yeni tehditler yaratıyor. Sonuç olarak içeride baskı ve şiddete ve dışarıda müdahale ve yayılmacılığa dayalı politika, çözümsüzlüğü derinleştiriyor ve ülkeyi bölgesel savaş tehdidinin bir parçası haline getiriyor.

BARIŞI KAZANMAK İÇİN...

Yukarıda ana başlıklar halinde özetlediğimiz gerilim, çatışma ve anlaşmazlıkların her birinin elbette kendine özgü bir tarihsel arka planı bulunuyor. Ama toplamı üzerinden bir değerlendirme yapmak gerektiğinde ortaya çıkan sonuç açıktır: Dünyanın en önemli enerji kaynakları ve geçiş yollarının bulunduğu Ortadoğu’daki savaş ve çatışmaların arka planında emperyalistler ve işbirlikçi bölgesel gericilikler arasındaki egemenlik/paylaşım mücadelesi yer alıyor. Dolayısıyla emperyalistlerin ve bölgesel rejimlerin müdahale politikalarının son bulması sağlanmadan ve her ülke halkının kendi geleceğini kendisinin belirlemesi koşulları sağlanmadan Ortadoğu’da kalıcı bir barıştan söz etmek maalesef söz konusu değildir. Öyleyse Ortadoğu’da barışa giden yol ancak ve ancak emperyalizme karşı açık tutum alınmasından ve halklar arasında dayanışma ile halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygıya dayalı devrimci bir mücadele hattından geçmektedir. Ve bugün etnik, dinsel, mezhepsel görünümlü savaş ve paylaşım mücadeleleri üzerinden karşı karşıya getirilip düşmanlaştırılan bölgenin mazlum halklarının barışı kazanmak için önlerinde zorlu bir mücadele ve uzun bir yol bulunuyor.

www.evrensel.net
ETİKETLER BarışOrtadaoğu