Yedi Yıl: Planı çizilemeyen bir yaşam ve üçgen arzu

Fotoğraf: Ludovic Péron/Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0) | Nebula Kitap'ın yayınladığı kitabın kapağı

Yedi Yıl: Planı çizilemeyen bir yaşam ve üçgen arzu

Ayşegül Tözeren, Peter Stamm'ın Nebula Kitap tarafından yayınlanan Yedi Yıl romanını değerlendirdi.

Ayşegül TÖZEREN

İsviçreli yazar Peter Stamm’ın Yedi Yıl romanı, Regaip Minareci’nin özenli çevirisiyle Nebula Kitap tarafından okurla buluşturuldu. Nebula Kitap, çok genç bir yayınevi olmasına rağmen, çağın getirdiklerine yanıt geliştirebilen kurmaca eserleri seçerek, iyi çeviriyle edebiyat kamusuna sunması açısından dikkat çekiyor, takdir topluyor.

Yedi Yıl’ın yazarı Stamm bir muhasebeci olarak başladığı iş yaşamını, psikoloji ve psikopatoloji alanında aldığı derslerle farklı alanlara genişletmiş ve gazetecilik, dergicilik yapmış. Eleştirmenler, romanın arzunun diyalektiğini özgün bir biçimde kurabilmesinden yazarın geçmişte, Zürih Üniversitesi’nde aldığı psikoloji derslerine vurgu yapabilirler.  Ancak, yazarın bir “muhasebeci” olduğunu da akılda tutmak gerektiğini düşünüyorum. Yedi Yıl, aslında çağcıl bir muhasebe romanı...

‘YAZAR ROMANINI SES VE SESSİZLİKLE KURUYOR’

Roman, üç ana karakterle kuruluyor: Alex, Sonja ve Iwona. Alex ve Sonja, kurmacanın seriminde karşımıza birer mimarlık öğrencisi olarak çıkarlarken, Iwona, yasal olarak çalışma izni olmayan bir mülteci ve dini kitaplar satan bir dükkanda çalışıyor. Kitabın girişinde mimar Le Corbusier’in “Gölgeler ve ışık, biçimleri ortaya çıkarır,” yazılı. Le Corbusier, yaşayan hücre isimli ev modeli ile tanınıyor. Yaşayan hücre aslında sitelerde karşılaştığımız bloklar, mimar böylelikle, modern kent planlanmasında önemli pay sahibi olmuş. Stamm da anlattığı hikâyede kent yaşamına dair ilişki biçimlerini anlatırken, mimar nasıl biçimin bileşeni olarak gölge ve ışığı ortaya koyuyorsa, yazar da romanını ses ve sessizlikle kuruyor.

Alex’in iki kadınla, Sonja ve Iwona ile ilişkisi için çetrefilli, zor gibi sıfatlar bulabiliriz. Ancak en uygunu, Vedat Türkali’nin de kullanmayı pek sevdiği, “ikircik”tir. Alex’in Sonja ve Iwona arasında yaşadığı ikirciğin romanıdır Yedi Yıl… Alex, Iwona ile karşılaştığında şu cümleleri kurar: “Bizim yaşlarımızda olmalıydı ama çekici bir yanı yoktu. Yüzü şişti, ne uzun ne kısa sayılacak saçlarını açık bırakmıştı. Muhtemelen uzun bir süre önce perma yaptırmıştı ama uzayıp şeklini kaybettiğinden olacak saçları tutam tutam yüzüne düşmüştü. Üstündekiler eski ve ucuz duruyordu.” Stamm, Iwona karakterini kurarken, ona cezbedici özellik yüklemezken ve Alex ilk tanıştığı andan itibaren, ondan hoşlanmadığını vurgularken, Alex’in Iwona’ya duyduğu çekimi okurun nedenlendirmekte zorluk çekeceğinin farkındadır. Ancak, Alex’in Iwona ile ilişkisi eser boyunca gidiş gelişli olarak ve yeni boyutlar kazanarak sürecektir. Alex’in ikirciğini de yaratacak olan bir başka ilişkisi, Sonja ile olandır. Sonja da, onun gibi mimardır, güzeldir ve varlıklı bir ailenin çocuğudur. Sonja ile ilişkilerinin başında, birbirlerine yakınlaştıkları sırada, Alex mükemmel bir çift olarak “göründüklerini” zihninde kurar ve evlenmeye karar verir. Alex için görüntüler önemlidir.

‘HİKÂYE, EZBERLERİN TERSİNE İŞLİYOR’

Edebiyat ve yaşam, ezbere ilerlese, Alex ve Sonja evlendikten sonra, Iwona’dan hiç söz edilmemesi gerekliydi. Oysa has edebiyatın nehirlerin yatağını ters çevirdiğini biliriz. Yedi Yıl’da da hikâye, ezberlerin tersine işliyor ve romanda bir üçgen arzu anlatılıyor. Alex ne kadar Iwona’dan, onun evinden uzak durmaya çalışsa da, yaşamında zorluk yaşadığı, boşluğa düştüğünü hissettiği her anda yine “ana kucağına” koşar gibi, Iwona’ya yöneliyor. Alex’in Iwona ve Sonja arasındaki ilişki biçimi, okura Lacan’ın ayna evresi teorisini anımsatıyor. Yani öznenin oluşum sürecini… Aynanın karşısına oturtulan bebek, aynadaki imgesini gördüğünde kendisinin ilk kez annesinden ayrı bir bütün olduğunu görür ve anneden bu ayrılık, bebekte bir gerçeklik şoku yaratır. Bölünmüşlük, tamamlanmamışlık hissi onun peşini bırakmayacaktır. Tamamlanmak üzere Alex’in arzuladığı belli bir kadın değildir, tam da Slavoj Zizek tarafından tanımlanan Anne-Şey’dir. Erkek, arzuladığı kadında, annesini anımsatan bir özellik aramaktadır. Ancak böyle olduğunda da arzu “ensest korkusunun yarattığı bir klostrofobi içinde” boğulmaktadır. Bir başka deyişle, Anne-Şey, “kayıp orijinal aşk” nesnesidir ve asla bulunamayacaktır. Alex, Iwona’dan ilk tahrik olduğu anı, “uyarılan bedenimden ziyade ruhumdu; sıcak, belirsiz bir duygu, harikulade bir güvendi bu,” sözcükleriyle anlatacaktır. Lacan’ın ayna evresinde belirttiği gibi bebeğin imgesini aynada gördüğü anda kendisini eskisinden daha büyük bir güce sahipmiş gibi hissetmesi duygusu, Alex’in kendisini Iwona’nın gözlerinde ve sözcüklerinde gördüğü sırada gerçekleşmektedir. Alex’in Iwona’ya karşı duygularındaki ikircik, onu kendisine bağımlı olarak hissederken, aslında kendisinin ona açıklanamayan bir bağlılık duyduğunu fark ettiğinde zirveye ulaşmaktadır. Belki de romanın asıl hikâyesitam da budur. Alex’inarzularını yoksulluk, düzensizlik ve bir mimar olmasına rağmen her türlü estetikten yoksunluk kamçılamaktadır. Kitap boyunca süren “neden” sorusu okurun zihninde ur gibi büyürken, kitabın büyüleyici esrarı da burada saklıdır. Usul usul süren neden sorusunun yarattığı tuhaf gerilimde… Romanın bir sayfasında bu soruya kısa bir yanıt verilmektedir aslında: “Bir evin planını çizebilirsin ama yaşamın asla”

Asla...

Son Düzenlenme Tarihi: 28 Ağustos 2018 17:52
www.evrensel.net
ETİKETLER Ayşegül Tözeren