OHAL’de sınıfın hali...

OHAL’de sınıfın hali...

"Grev, iş yerlerinden örgütlenerek yaşama geçirilebilirse OHAL’e, savaş politikalarına ve diktatörlük heveslerine verilecek en güçlü yanıt olacaktır"

Özgür MÜFTÜOĞLU

2017 yılı 2016’dan devraldığı olağanüstülüğü yılın başından sonuna kadar sürdürdü ve 2018’e bıraktı. OHAL, KHK, savaş, faşizm, diktatörlük, tek adam rejimi 2017 yılında en çok tekrarladığımız kavramlar oldu. Buna karşılık demokrasi, barış, hukukun üstünlüğü, insan hakları ise (Bedeli ağır da olsa) uğruna mücadele edilen değerlerdi. Bu mücadelenin bedelini kimi işini, kimi özgürlüğünü, kimi ise yaşamını ya da sevdiklerini kaybederek ödedi. 

OHAL’in, savaşın, faşizmin konuşulduğu yani hukukun, demokrasinin, insan haklarının olmadığı koşullarda işçilerin, emekçilerin haklarından söz etmek de mümkün olmazdı elbette. 2017 yılının olağanüstülüğünde emekçilerin hakları da kamuoyunun gündemine pek gelmedi zaten. Oysa demokrasi, insan hakları, yaşam hakkı, emekçilerin ekmek kavgasıyla öyle iç içeydi ki, yaşam hakkının olmadığı, eşit yurttaşlık hakkının olmadığı yerde emekçiler haklarını nasıl savunabilirdi? 

Sokakta, parlamentoda, üniversitede olmayan demokrasi, iş yerlerinde de olamazdı. Ülkede, bölgede ve dünyada barış yoksa iş yerlerinde de barış yoktu. Basın özgürlüğü yani toplumun haber alma, gerçekleri öğrenme özgürlüğü yoksa emekçinin de yaşadığı sömürünün farkına varması mümkün değildi. KHK’lerle anayasanın, yasaların, evrensel hakların kısacası hukuku alenen çiğnediği bir ülkenin fabrikalarında, atölyelerinde, bankalarında, okullarında yani tüm iş yerlerinde patronlar da işçilerin, emekçilerin hakkını hukukunu tanımıyordu haliyle. İşçiler buna karşı tepkilerini gösterdiğinde ise karşılarında kolluk güçlerini, mahkemeleri buluyor; grevleri yasaklanıyor, yasal hak arama yolları giderek kapatılıyordu.  Yani Türkiye’nin OHAL’iyle birlikte iş yerlerindeki hali de olağanüstüleşiyordu. 

Ülkedeki OHAL ile iş yerlerindeki olağanüstü hal arasındaki ilişkiyi, bunun kazananın kaybedeninin kim olduğunu en açık biçimde ortaya koyan, 18 Mayıs’ta TÜSİAD Yüksek İstişare Komitesinde ve 3 Haziran’da MÜSİAD Genel Kurulunda yaptığı konuşmalarla AKP başkanı Erdoğan oldu. Erdoğan, TÜSİAD toplantısında, OHAL’in kaldırılmasını isteyen TÜSİAD başkanına “Acaba OHAL şu ana kadar bizim sanayicilerimizin, iş adamlarımızın neyini engelledi? Eğer olağanüstü hal bizim iş adamlarımızın, sanayicilerimizin şu andaki işlevini engelliyorsa oturur onu konuşuruz, ama böyle bir şey söz konusu değil.” sözleriyle yanıt verirken; MÜSİAD toplantısında grev yasaklarını da savunarak, “… birileri hâlâ, ‘Efendim, olağanüstü hal var’ diye sızlanıyor. Onların kimler olduğunu biliyorsunuz. Ben de diyorum ki, olağanüstü hal girişimcilerimizin, yatırımcılarımızın önünü mü kesiyor, yoksa önünü mü açıyor? Eski olağanüstü halleri hatırlayın, fabrikaya girmezdin patron olarak, o günleri biz unutmadık. O olağanüstü hallerin olduğu dönemlerde patron fabrikasına giremiyordu. Biz geldik, fabrikalarınızın kapısını açtık” diyordu.  

Erdoğan’ın Türkiye’nin iki büyük patron örgütünde yaptığı konuşma, OHAL’in tüm toplum kesimlerine yönelik baskı aracı olmasının yanı sıra özellikle işçi sınıfına karşı sermayenin çıkarlarını korumanın bir aracı olarak kullanıldığını açıkça ortaya koyuyordu. AKP, kuruluşu ve iktidara gelmesinden bu yana neoliberal politikaların teminatı olmayı üstlendiği rolü, bugün ancak OHAL rejimiyle sürdürebiliyordu. 

Burada mesele, AKP’nin sermayenin çıkarlarını AB uyum sürecinde olduğu gibi “demokratikleşme” maskesi altında mı yoksa maskesini çıkartıp OHAL’i kullanan bir dikta rejiminde mi gerçekleştireceği değildir elbette. Yanıtı aranması gereken asıl mesele, siyasi iktidarın demokrasi, insan haklarıyla birlikte işçi haklarını da açıkça ihlal ederken emekçilerin buna karşı neden bütünlüklü bir mücadele geliştirememiş olduğudur!

Emek Çalışmaları Topluluğunun 2017 yılının ilk altı ayına ilişkin verilerine göre işçi eylemleri 2016’nın ikinci yarısına göre bir miktar artmıştır. Ancak bu eylemler daha çok KHK’yle ihraçlar ile diğer yollarla işten çıkartmalara karşı tepki eylemlerdir. KHK ihraçlarına karşı eylemlerin hemen hepsi KESK’e bağlı sendikaların eylemleridir. Onun dışındaki eylemlerin önemli bir kısmı örgütsüz işçiler tarafından gerçekleştirilmiştir. İşçi sendikaların gerçekleştirdiği eylemler (1 Mayıs dışında) ise daha çok toplu pazarlık sürecinde, ücret ve çalışma koşullarına ilişkindir. 

Demokrasi İçin Birlik (DİB), Barış Bloku ve “OHAL Değil Demokrasi İstiyoruz” kampanyası içerisinde TTB ve TMMOB ile birlikte yer alan KESK ve DİSK dışındaki sendikalar, 2017 yılında yaşamımızı kuşatan OHAL, KHK, savaş, faşizm, diktatörlük ve tek adam rejimini gündemine dahi almadığı gibi kimi zaman bunlara destek bile olmuşlardır. Dolayısıyla Türkiye’de zaten emekçilerin çok küçük bir bölümünü temsil eden sendikaların önemli bir kısmı demokrasi, barış, hukukun üstünlüğü, insan hakları mücadelesinin dışında kalmıştır. Oysa tüm bunlar, yukarıda da değinildiği gibi Erdoğan’ın çeşitli patron toplantılarında da söylediği, emek mücadelesiyle doğrudan ilişkilidir. Dahası 2016’dan alınıp, 2017 yılını kapsayan ve 2018’e devredilen OHAL’in karanlığını sona erdirecek en önemli güç, emekçilerin üretimden gelen gücüdür. Üretimden gelen güç yani grev, (Tepeden alınan kararlarla değil) iş yerlerinden örgütlenerek yaşama geçirilebilirse, OHAL’e de savaş politikalarına da diktatörlük heveslerine de verilecek en güçlü yanıt olacaktır!  Ama bunun için işçilerin, emekçilerin demokrasinin işleri, aşları kadar önemli olduğunu, demokrasiyi, özgürlüğü kazanmadan güvenli ve güvenceli bir yaşam süremeyeceklerinin bilincine varması gerekir. Bu da öncelikle sınıf perspektifinden kopmamış sendikaların, partilerin görevidir!

www.evrensel.net