Ütopyadan sosyalizme: Ekim Devrimi 100 yaşında

Ütopyadan sosyalizme: Ekim Devrimi 100 yaşında

"Kapitalizm sürdüğü sürece ve örgütlü emekçiler ona yöneldiği ölçüde sosyalizm en kuvvetli ihtimaldir."

Nuray SANCAR

“Yârin yanağından gayrı her yerde hep beraber olabilmek / ballı incirleri hep beraber yiyebilmek” ezilenlerin eski hayaliydi. Komünal hayat özleminin, tarihin çeşitli dönemlerinde harekete geçirdiği kitlelerin ütopyası, ancak 19. yüzyılda stratejik bir içerik kazanabilecekti. İşçi sınıfı hareketinin ilk programatik ifadesi olan Komünist Manifesto’da hareketin stratejisini a) devlet cihazının yıkılması b) üretim araçlarına el koyulması olarak somutlaştıran Marx ve Engels, geçmiş ütopik hareketler ile yüzyılın ütopik kuramlarından ayrıştırdıkları çalışmalarını “bilimsel” ön ekiyle anarken bu kopuşun altını çiziyorlardı. Engels “Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm” adını verdiği kitabında, Marx da Paris Komünü’nden kısa bir süre önce yazdığı Felsefenin Sefaleti’nde sınıf hareketinin ütopya ile bağını kesti. Böylece her renkteki kurtuluşçu hareketlerden materyalist komünalizme kadar uzanan ütopik kitle hareketlerinin yerini, modern işçi sınıfının, stratejik hedefi sosyalizm olan, örgütlü ve bağımsız sınıf mücadelesi alıyordu. 

Ekim Devrimi 1789 Fransız Devrimi ile 1871 Paris Komünü arasındaki işçi hareketleri ile Marksist kuramın kolaylaştırdığı bir birikimle mümkün olabilmiştir. Fransız Devrimi’nde, kendi sınıf çıkarlarını bütün sınıflar için genelleştirebilen ve “eşitlik özgürlük ve kardeşlik” şiarıyla bunları harekete geçirebilen burjuvazinin, bu üç çağrıya özel anlamlar yüklediği temel paradigmasının da şiddetli bir eleştirisidir Ekim Devrimi.

Yasaların kimseye ayrıcalık tanımadığı ama aslında toplumun sınıflı yapısının hayatın her alanında eşitsizlik ürettiği Kapitalizmin tersine, sömürücü sınıfların alaşağı edildiği sosyalizmin “Çalışmayan yemez” biçiminde özetlenebilecek iş düzeni, eşitliği emekçiler arasındaki bir ilişkiye dönüştürerek çözmüştür bu eski talebi. Tamamlayıcı cümlesi “Herkese emeğine göre herkesten yeteneğine göre”dir. Hem iş sürecindeki farklılaşmaların hem de bireysel özelliklerin gözetildiği iş sisteminin etiği, “Herkese ihtiyacına göre” bir bölüşüm sisteminin yerleştiği komünizmle gerçek bir eşitliği hazırlayacaktır.

Kapitalizmde özgürlük ise, üst sınıfların kullanabildiği bir ayrıcalık olmuştur daima. İşçi ve emekçilerin kağıt üzerindeki haklarını kullanabilmesi bile sadece bir hayaldir. Ekim Devrimi’nin özgürlük kavramına kazandırdığı yeni istikamet, ezilen sınıfların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için gerekli mekanizmaları oluşturması ve harekete geçirebilmesidir. Boşanma hakkına sahip olduğu halde kendisinin ve çocuklarının nasıl geçineceğini düşündüğü için boşanamayan kadınların yazılı hakkını pratik olanaklarla fiili bir imkana dönüştüren sosyalizm, özgürlük kavramını hukuki olmaktan çıkararak özel bir biçimde siyasallaştırmıştır. 

1905 Devrimi’nde işçilerin, grevleri ve hareketi yönetebilmek için kurdukları mücadele organları Sovyetler 1917 Ekim Devrimi’yle birlikte birer iktidar organı olarak tanınmıştı. Fabrikalarda ve işyerlerinde kurulu Sovyetler aracılığıyla üretimi denetleyen Sovyet emekçileri karar alma sürecinde merkezi hükümet ile örgütlü emekçiler arasında hareket eden volan kayışının etkili bir öznesiydiler. Sosyalizm bu işçilere beğenmedikleri yöneticileri “geri çağırma” hakkını tanıyarak nüfusun siyasete dahlini süreklileştirdi. Bu, emekçileri dört yılda bir kendilerine oy vermeye çağıran burjuva partilerinin apolitikleştirici düzeninden farklı bir düzendi.

Kardeşliğe gelince; Burjuvazi emekçi sınıflarla hiçbir zaman kardeşlik ilişkisi kurmamıştı. Sovyet proletaryası ise iktidara geldiği ilk andan itibaren toplumdaki hiyerarşik ilişkileri yıktı. Uluslara kendi kaderini tayin hakkını tanıyarak onlara dil, din ve kültürlerini özgürce geliştirme olanağı; siyasal özerklikler tanıdı ve kardeşçe yaşamın tesisi için özel bir çaba harcadı.

1917 Devrimi gerçekleşir gerçekleşmez 1. Dünya Savaşı’nı bitirmek için “İlhaksız ve tazminatsız barış” talebiyle emperyalist güçleri masaya oturmaya zorlayan Sovyetler Birliği, halkların aleyhine yapılmış bütün gizli anlaşmaları ifşa ederek dünya emekçilerinin gönlünü kazanmıştı. İşte bu özendirici pratik sayesinde dünya işçi ve emekçileri kendi ülkelerinde de sosyalist bir rejim kurmak için örgütlendiler, mücadele ettiler. Dünya burjuvazisi bu korkuyla birçok ödün vermek zorunda kaldı. Eğer vaktiyle kapitalist ülkelerde az çok demokratik bir işleyiş tercih edilmişse, halklar sömürgecilik zincirinden kurtulmak için verdikleri ulusal kurtuluş mücadelelerini, faşizme karşı savaşlarını zaferle sonuçlandırmışlarsa ve nihayet Ekim Devrimi dışında birçok devrim yaşanmışsa bunun sebebi sosyalizmin varlığıydı. 

1950’li yılların ortasında yapılan SBKP 20. Kongresinden itibaren, zaten emperyalist kuşatma altındaki Sovyetler Birliği’nde yenilmiş ama yok edilememiş sınıflar kapitalizmin restorasyonu için elverişli bir zemin buldular. 1990’dan itibaren de Sovyetler Birliği çöktü. Bugün Ortadoğu’daki paylaşım savaşları, işçi ve emekçilerin kazanımlarının gasbedilmesi, demokratik işleyişteki erozyon, dünyada faşist hareketlerin yükselişi, hukukun ve hakların hiçe sayılması bu yokluğun sonucudur.

Rosa Luksemburg “ya sosyalizm ya barbarlık” diyordu. Devrimlerini yapamamış halkların başına gelecek şeyin, ancak bir barbarlık olduğuna not düşmüştü. Şimdi sosyalizmin yokluğunda yaşananlar tam da Rosa Lüksemburg’un sözünü ettiği gibi bir barbarlıktır.

Fakat dünya işçi sınıfının önceki kuşağı sosyalizmi bir kez başardı, bu kez yıkılmamak üzere yine başarabilir. Kapitalizm sürdüğü sürece ve örgütlü emekçiler ona yöneldiği ölçüde sosyalizm en kuvvetli ihtimaldir. Yüz yıl öncesine bakıldığında görünen gelecek de odur.

www.evrensel.net
ETİKETLER Ekim Devrimi