Kendi ayak izinin peşindeki adımlar

Kendi ayak izinin peşindeki adımlar

'Sana tavsiyem, yirmilerimize bir git, benim de çok selamımı söyle, onun zihni daha berraktır, daha mantıklı kızdır...' (Fotoğraf: Mihriban Demircan)

Fulya ÖZLEM

Zaman döngüsel diyorlar. Öyleyse aslında insanın kendisinin bir dönemiyle bir yerde karşılaşması o kadar garip bir şey değil. Borges’in Öteki’sinde vardı, adam kendi gençliğiyle karşılaşıyordu bankta.  Ama şimdi insanın kendi gençliğiyle karşılaşmasının haber değeri yok esasında, en fazla gençliğini hatırlamıştır, nedir yani? Asıl, bu karşılaşmada genç olan biz, karşımıza çıkan ise kendi yaşlılığımızsa o zaman haber değeri var çünkü geleceğin nasıl olacağını bilemeyiz, en fazla bugünden yansıtma-projeksiyon-yöntemiyle bir takım tahminlerde bulunabiliriz. Oysa geçmişi biliyoruz, onu deneyimledik, gençliğimiz gibi..

Teyze ben sana ne anlatayım şimdi? “Hoşt! Teyze anandır, koca kadın olmuşsun, ayıp!” diyorsun. Haklısın, annemiz de teyze oldu, evet. Sen şu an annemizle aynı yaştasın. Velhasıl, zaman solucanının sona yakın kesiti olan Kendim Ablacığım, belki ben senin yolda bıraktığın kuyruğunum, ancak madem alzheimer kasıp kavuruyor, sen benken ne yaptığını hiç hatırlamıyorsun ve benden neyi hatırlayıp hayıflanacağın üzerine icazet almaya geldin, o halde anlatayım.

Hayıflanacak pek bir şeyin yok aslında. Yani, “Artık neden genç değilim?” diye hayıflanman için bir sebep yok çünkü gençliğini hatırlamıyorsun, ben yokum senin için, başsız, sonsuz bitimsiz bir “şimdi”nin içindesin. Söyle bana, millet halasenin olduğun yerde yani anın içinde olmak için avuçla para döküyor mu esoterik gurulara, yaşam koçlarına filan? Anlıyorum, senin etrafın içinde bulunduğu anın hazinelerinden zehirlenmişlerle dolu, demek bakımevinin bahçesindeki envai çeşit kuşun tüm repertuvarını öğrenip sabahları onlardan önce şakıyan oda komşularından gına geldi, ha? Hazzı bu kadar bileşenlerine ayırmasalar daha çok haz alabilirmişler sanki, gelecekgiller de mutluluğu yanlış anlamış, desene.
Bakımevi ha? Yok mu eşimiz, dostumuz; çocuk yapmadık mı? Hatırlamıyorsun... Seni düzenli olarak ziyarete gelen eli yüzü sana benzeyen birileri var mı , kısa dönem hafızanı bir kurcala bakalım. Yok, kediyi kastetmiyorum, tamam onun da ağzı burnu var ama  daha yoğun bir benzerlik, kastettiğim. Ne acıklı, gelecekten geldin ama en merak ettiğim soruların hiçbirinin cevabını hatırlamıyorsun. Filmin en ilginç yerinde uyuyakalmışsın gibi.

Aa, sahi mi? Filmin, yani sana yakın bir günde gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek hayatımızın, en ilginç yeri benim yaşadığım kısımları mı diyorsun? Bundan emin değilsin çünkü hatırlamıyorsun ama şimdi bana bakınca bunu mu hissediyorsun? O zaman böyle deli gibi geleceği düşünmekten, en güzel günün henüz yaşanmamış gün, en güzel şehrin henüz görmediğim şehir, en güzel şarkının henüz bilmediğim şarkı olduğunu; en büyük aşkın henüz tanışmadığım biriyle olacağını düşünmekten vazgeçeyim, ben de odaklanayım kuş seslerine. Zaten ne halt edersem edeyim, hepsini unutacağım, iyisi mi hatırlamaya değer anılar oluşturmaya çalışacağıma, salayım gitsin; hava dün çok kötüyken, hani Boğaz’daki dalgaların içi yandan kahverengi gibi görünüyordu ama üstten bakınca yine maviydi, ne değişikti, onu düşüneyim. O bile geçmiş sayılır aslında. Ama “şimdi” de batıyor insana, biliyor musun? Sırtımı yasladığım yer ağrımaya başlıyor, boş çay bardağı: “Kalk, üşenme, çay koy kendine, bu ne böyle anın keyfini daha iyi çıkarma ihtimalinden kendini mahrum bırakarak oturuyorsun?!” diyor, bir şey yazdığımı ve böylece onlar aracılığıyla başka bir dünyaya gittiğimi fark eden parmaklarım birer birer kaytarmaya yelteniyor: “Şimdi” denilen meret ağzımda büyüyen ve yutamadığım bir lokma gibi, onu fark ettiğim anda geviş getirmeye başlıyorum. 

Sana tavsiyem, yirmilerimize bir git, benim de çok selamımı söyle, onun zihni daha berraktır, daha mantıklı kızdır, sana yaşadığımız olayları ve bunların bizim için önemini, neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde daha iyi anlatabilir, ben biraz dağınığım, zamanın kendisi gibi onu anlatışım da döngüsel. Yirmilerin sürekli ev değiştiriyor yalnız, sonbaharda gidersen şehre dönmüş olduğu zamanları yakalayabilirsin. Seni görünce kimbilir ne sevinir!

Ben pek sevinemedim ama... Hevesim kursağımda kaldı. İnsan gelecekten eli boş gelir mi? Zihni boş gelir mi? Beni tanıyorsun ama hiç hatırlamıyorsun. Ne oldu bana? Ne oldu da o bir tek şeyi unutmak için bütün ömrümü unutmayı göze aldın? Hep böylesin sen, pire için yorgan yakarsın. Neden böylesin sen? Neden böyleyim ben? Ellilerimize sor, bunu da açıklasın...

www.evrensel.net