Beko: Hakkını isteyen işçi değilse, sizin milletiniz kim?

Beko: Hakkını isteyen işçi değilse, sizin milletiniz kim?

“OHAL millete karşı ilan edilmedi” deniyor. Son bir yılda beş grev engellendi. Millet, işçiler değil de, uluslararası sermaye temsilcileri midir?

Ocak ayında 6. kez uzatılması beklenen OHAL’in kaldırılması talebiyle DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin Kasım ayı başında başlattığı kampanya sürüyor. Kampanya kapsamında İzmir emek ve demokrasi güçlerinin 23 Aralık’ta düzenlemek istediği mitinge OHAL gerekçesiyle izin verilmedi.

İzmir’dekine benzer şekilde, bir yıllık OHAL uygulaması süresince, beş büyük grev, aralarında salon toplantılarının da olduğu onlarca sendikal eylem ve etkinlik OHAL gerekçesiyle yasaklandı.

Pazartesi röportajında bu hafta, DİSK Genel Başkanı Kani Beko ile işçi ve emekçi yığınlarının OHAL’e karşı mücadeleye çekilmesini hedefleyen kampanyalarını konuştuk. Beko, 850 bin taşeron işçisinin kadroya alınmasıyla ilgili devam eden belirsizlikler, asgari ücret, istihdam seferberliği gibi çalışma yaşamının diğer sıcak başlıklarına ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. OHAL çalışma yaşamını nasıl etkiledi? OHAL kampanyası, işçi ve emekçilere nasıl taşınıyor? İstihdam seferberliği işsizliğe derman olur mu? Yolsuzluk, rüşvet, vergi kaçırma iddiaları sıcaklığını korurken, asgari ücretliden fedakarlık istemek ne anlama geliyor? Taşerona kadro tasarısı neden hâlâ açıklanmıyor?

DİSK Genel Başkanı Kani Beko yanıtladı.

20 Temmuz 2016’da ilan edildiğinde OHAL’in millete değil devlete karşı ilan edildiği ileri sürülmüştü. Bir yıl sonra Erdoğan artan eleştiriler karşısında ‘Hiçbir vatandaşımızın günlük hayatı OHAL’den dolayı etkilenmemiştir’ dedi. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününe ilişkin mesajında ise ‘Bugün Türkiye, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılması noktasında tarihinde hiç olmadığı kadar rahat bir ülkedir’ dedi. ‘Erdoğan doğru söylüyor, OHAL günlük hayatımızı etkilemedi, ben hissetmiyorum OHAL’i’ diye düşünen bir işçiye ne söylersiniz?

15 Temmuz 2016’da hepimizin karşısında durduğu bir darbe girişimi oldu. Darbe püskürtüldü ancak maalesef kazanan demokrasi olmadı. Tersine hükümet anayasayı askıya alarak adeta bir sivil darbeye yöneldi. 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ile birlikte laik, demokratik, sosyal hukuk devletini tamamen ortadan kaldıran bir sürece girdik. OHAL uygulamasının hukuksal sınırları aşıldı. KHK’lar, anayasa hükmünde kararnamelere dönüştü. Meclisin yasama işlevi büyük ölçüde sınırlandırıldı. Kısacası, OHAL ile birlikte ülkemiz yeni rejimin inşa sürecine sokuldu.

“OHAL millete karşı ilan edilmedi” deniyor. Peki, soruyoruz işçiler milletten değil midir? Cumhurbaşkanı, uluslararası sermaye temsilcilerine yaptığı konuşmada grevleri engellemek için OHAL’i kullandıklarını açıkça söyledi. Bu sözlere uygun olarak 2017 yılı boyunca beş grev engellendi, yaklaşık 25 bin işçinin hakkı gasbedildi. İşçiler millet değil de, uluslararası sermaye temsilcileri midir millet? İşten atılan, kıdem tazminatını savunan, iş cinayetlerine karşı etkinlik yapmak isteyen, taşerona kadro isteyen işçilerin demokratik etkinlikleri OHAL gerekçesiyle yasaklanıyor. Sadece işini istediği için açlık grevi yapanlar tutuklanıyor. Hakkını isteyen işçi, emekçi milletten değilse, sizin milletiniz kimdir? Bugün demokratik taleplerinizi alanlara çıkıp, mitinglerle, yürüyüşlerle dile getirme olanağınız var mı? Yok! Her talebiniz valiliklerden “Kusura bakmayın OHAL var, izin veremeyiz” yanıtını alıyor...

Nitekim ‘OHAL değil demokrasi’ kampanyası çerçevesinde demokratik kitle örgütleriyle İzmir’de yapmayı planladığınız mitinge de izin verilmedi...

Evet, İzmir’deki arkadaşlarımızın miting başvurusuna izin çıkmadı. OHAL’e karşı yapılacak bir mitingi OHAL’le engellemiş oldular. Bunun neresinde özgürlük var, neresinde adalet var, neresinde demokrasi var? OHAL bahane edilerek birçok sendikal faaliyet ve işçi eylemi yasaklandı veya engellendi. Türkiye’de çalışanların haklarını, hukuklarını bir kalemde, bir saat içinde bir genelge ile ellerinden alabilirler. Bu nedenle OHAL’in bir an önce kaldırılması KHK ile yapılan bütün yasaların iptal edilmesi gerektiği inancındayız.

Bugün DİSK üyesi 2 bine yakın işçi, KESK üyesi 4 bin 99 kamu emekçisi, 3 bin 315 hekim ve 3 binin üzerinde TMMOB üyesi mühendis, mimar, şehir planlamacısı ihraç edilmiş durumda. 50’nin üzerinde emekçi bu süreçte intihar etti. Çalışma hakları ellerinden alınanların ise gidecek bir mahkemeleri bile yok.

Dolayısıyla 15 Temmuz darbe girişimi ve ilan edilen OHAL, sendikal taleplerin bastırılmasında da bir araç oldu...

Evet. Demokrasi, özgürlük, barış, kardeşlik, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesi veren demokratik kitle örgütleri, sendikalar, öğretim üyeleri hedef alındı. Siyasal iktidara muhalif olan televizyonlar, gazeteler, radyolar kapatıldı. Anayasada diyor ki, “Basın ve ifade özgürlüğü anayasal teminat altındadır.” Öyleyse 160 gazetecinin cezaevinde ne işi var? 6.5 milyon oy alan bir siyasi partinin milletvekillerinin, başkanlarının cezaevinde ne işi var? Enis Berberoğlu bir gazeteci, gazetecilik yaptığı için bugün cezaevinde ne işi var? 370 kitle örgütü kapatılmış, kayyım atanan belediyelerde 3 bine yakın belediye işçisi belediyeden ihraç edilmiş. Baktığımızda 4857 sayılı yasa ne diyor, “İşçi işten atıldığında kıdem tazminatı verilmesi lazım” diyor. O zaman ver; “Vermem” diyor. İşsizlik fonundan maaş verin; veremem! İhbarını ver; onu da veremem! İşçinin bir ay içinde işe iade davası açması lazım; “Açamazsın” diyor. Mahkemeler diyor ki KHK ile ihraç edilenlere ben bakamam. Peki, bu arkadaşlarımız ne yapacak?

Düzenlediğiniz basın toplantısında kampanyanın temel amaçlarından birinin OHAL’e karşı mücadele eden güçlerin bir araya getirilmesi olduğunu söylediniz. OHAL’in kaldırılması dahil olmak üzere, işçi ve emekçilerin her biri acil çözüm bekleyen bu kadar çok sorunu varken ortak mücadele konusunda neden adım atılamıyor? Yukarıda değilse bile aşağıda, yerelde bir araya gelme neden olamıyor?

Gerçekten dediğiniz tarzda bir araya gelmek çok zor. Konfederasyonların geçmişte kanalları açıktı ama şimdi DİSK dışındaki kanallar tıkanmış durumda. Bu ülkede demokrasi, insan hakları, adalet, barış, sendikal hak ve özgürlükler mücadelesini önüne görev olarak koyan kim varsa; esnek, kuralsız, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşmaması, taşeron sisteminin kaldırılması, özel istihdam bürolarının kaldırılması, kıdem tazminatımızın fona devredilmemesi için ortak mücadeleye davet ediyorum. Çocuklarımızın geleceğine, toplumumuzun geleceğine sahip çıkmak için mücadele ahlaki, sınıfsal ve siyasal bir ödevdir. Emek, demokrasi ve hak mücadelesi verenler er geç kazanmıştır. Siyasal iktidara karşı toplumsal muhalefet içinde yan yana, omuz omuza, birlikte mücadele edersek kazanacağımız inancındayım.

SAVAŞIN OLDUĞU YERDE İŞ DE, EKMEK DE, GELECEK DE OLMAZ

Kampanyayı işyerlerine nasıl taşıyorsunuz? Örgütsüz işçilere de ulaşabiliyor musunuz?

Kampanyaya ilişkin birçok il ve ilçede arkadaşlarımız basın açıklamaları yaptı. Çalışmamızı işyerlerine yaymak için de, OHAL’in neden kaldırılmasını talep ettiğimizle ilgili afişlerimizi, bildirilerimizi hazırladık, dün (perşembe) işyerlerine gönderdik. Sanıyorum pazartesiden sonra, yani afiş ve bildirilerimiz temsilci arkadaşlarımız, şube başkanlarımız ve bölge başkanlarımızın eline geçtikten sonra işyerlerinde de yoğun bir faaliyet yürütülecek.

İçinde bulunduğumuz ayda, asgari ücret, taşerona kadro tartışmaları ve OHAL’in kaldırılması başlıklarını birlikte götürmeye çalışıyoruz. Her üç meseleyle ilgili eylemler, basın açıklamaları, mitingler yapıyoruz. Yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü bu taleplerden biri diğerinden ayrılamaz. Bu topraklarda ve tabii Ortadoğu’da demokrasi olmazsa, barış olmazsa, iş olmaz, ekmek olmaz, gelecek olmaz. Son dönemde ABD emperyalizminin Filistin halkına karşı açtığı bir savaş var, zaten yıllardan beridir halkları kışkırtıp birbirine düşman eden ABD emperyalizmine, faşizme karşı da birlikte mücadele etmemiz gerekir.

Bu vurgunuz önemli çünkü barış talebiyle, emeğin hakkının güvenceye alınması arasındaki ilişki koparılıyor. Yine malumunuz, artırılan vergiler, yapılan zamlar savunmaya daha fazla para aktarılması gerekçesi ile açıklanıyor...

Zaman zaman Ortadoğu’daki sendika başkanlarıyla bir araya geliyoruz, sadece onlarla değil 200 milyona yakın işçi üyesi olan uluslararası sendika konfederasyonu ETUC’un da üyesiyiz. Bir araya geldiğimizde soruyorum, bugün Suriye’de toplusözleşme var mı? Libya’da, Irak’ta, Afganistan da var mı? Filistin’deki işçi konfederasyonunun genel başkanı arkadaşım, ona soruyorum, toplu iş sözleşmesi var mı diye? Yani bugün savaşların olduğu bölgelerde işçilerin ekonomik, sosyal, demokratik anlamda haklarını koruyacak bir toplusözleşme yapacak bir masa yok ortada. O zaman mutlaka ve mutlaka önce kalıcı barışı tesis etmek lazım. Savaşın olduğu yerde iş olmaz, ekmek olmaz, gelecek olmaz.

MÜCADELENİN MUTLAKA BİR KARŞILIĞI OLUR

‘Eylem direniş, grev yapsak ne olur, OHAL var, hemen yasaklanır’ duygusuna kapılan işçilere DİSK başkanı olarak nasıl bir mesaj verirsiniz?

Şöyle bir örnekle yanıt vereyim; 100 yıllık kazanımımız olan kıdem tazminatlarımızı mevcut hükümet kaldırmak istemişti, DİSK olarak 40’a yakın ilde yürüyüşler, mitingler, büyük etkinlikler yaptıktan sonra Hükümet kıdem tazminatı dosyasını rafa kaldırdı. Bu, işçilerin örgütlü gücü sonrasında oldu. Yine bugün taşerona kadro eğer gündemdeyse biz işçi ve emekçilerin bugüne kadar taşeron sistemine karşı yaptığı direnişler sayesinde. Bu eylemler olmamış olsaydı Hükümet “Taşerona kadro vermemiz gerekir” der miydi? Taşeron kelimesini ağızlarına bile almazlardı. Dolayısıyla böyle bakmamak, böyle düşünmemek lazım, her verilen mücadelenin mutlaka bir karşılığı olur.

NE ASGARİ ÜCRET FEDAKARLIK KONUSUDUR, NE DE BİZ AYNI GEMİDEYİZ

Gündemin sıcak başlıklarından biri de asgari ücret. DİSK olarak asgari ücretin 2300 TL olması gerektiğini söylediniz. Bu rakam nasıl ortaya çıktı?

DİSK-AR’ın yaptığı kapsamlı araştırma neticesinde bu rakamı ifade ettik. TÜİK’in, yani devletin yaptığı istatistiklere göre açlık sınırı 1500 TL’yi geçmiş, yoksulluk sınırı da 5 bin liraya ulaşmış. Tablo böyleyken siz asgari ücreti hâlâ 1400 TL olarak işçilere veriyorsanız, açlık sınırın da altında çalıştırmış oluyorsunuz.

Bir de Asgari Ücret Tespit Komisyonu tek bireyin alması gereken asgari ücreti belirliyor. Böyle şey olur mu? Milyonlarca asgari ücretle çalışan insan evli, çocukları var. Dolayısıyla asgari ücretin dört kişilik bir aile üzerinden belirlenmesi gerekir. Kaldı ki Türkiye olarak üye olduğumuz Uluslararası Çalışma Örgütü de (ILO) asgari ücretin dört kişilik bir aile üzerinden belirlenmesi gerektiğini söylüyor. OECD de bunu söylüyor.

Ama tüm bu barometreleri bir yana bırakalım ve kendimiz basit bir hesap yapalım. İstanbul’da bir mahalleye gidelim, kira fiyatlarını soralım. Buna elektrik, su, yol, eğitim, sağlık giderleri ile aylık mutfak masrafını ekleyelim... Ortaya çıkan rakam, asgari ücret olsun!

Bu yıl da gelenek bozulmadı ve gerek Çalışma Bakanı, gerekse patron temsilcileri asgari ücretin yükseltilmesini isteyen işçiden fedakarlık istedi. Tam da rüşvet, kara para aklama, vergi kaçırma iddialarının tartışıldığı bir dönemde gelen bu fedakarlık isteğini nasıl değerlendirirsiniz?

Asgari ücret tartışması bir fedakarlık konusu değildir. Asgari ücretin belirlenmesinde sermaye ve hükümet çevrelerinin ‘lütuf’ ve ‘minnet’ beklentisi asgari ücretin konusu değildir. Çünkü asgari ücret Anayasanın devlete yüklediği bir yükümlülük ve sosyal hukuk devletinin bir gereğidir. Ve vergi dışı bırakılmalıdır.

Söylediğiniz gibi belgeler havada uçuşuyor, tabii doğruluğunu bilmiyoruz ama 22 milyar dolarlık rüşvet iddialarından bahsediliyor. Vergisini düzenli ödeyenler istihdamı beklerken, on binlerce öğretmen atanmayı beklerken, çiftçi ürettiği ürünü satmak isterken bizim vergilerimiz kirli ilişkilerde kullanılmış. Bu deliller gerçek ise, Zarrab’ın vermiş olduğu isimler bu rüşveti almışlarsa bu ülkeye en büyük ihanettir.

Açlık sınırı altında çalışan ve kendisinden fedakarlık beklenen asgari ücretli işçilerle, vergi kaçıranlar, rüşvet alıp yolsuzluk yapanlar aynı gemide olabilir mi?

İhaleyle, rantla, inşaatla, yolsuzlukla, yağmayla, ucuz emekle beslenen, vergisini bile ödemeyen bir avuç yandaşla aynı gemide olmamız mümkün değil. Sizin vergi cennetleriniz olabilir, sizin petrol zengini krallıklarla aranız iyi olabilir. Siz bugün bir emperyalist güçle, diğer gün başkasıyla iş tutabilirsiniz. Ama işçilerin, emekçilerin başka bir vatanı yok!

SORUNUN KÖKENİNE İNİLMEDEN İSTİHDAMLA İLGİLİ SÖYLEMLER SLOGANDAN ÖTEYE GEÇEMEZ

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın İstihdam Şurası Ödül Töreni’nde açıkladığı ‘müjdeleri’ nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçen yılki istihdam seferberliğinin işsizliği düşürdüğünü savunan Erdoğan, bu kez de küçük işletmelere ve esnafa artı iki istihdam çağrısında bulunarak, ek istihdam sağlayanların prim ve vergilerinden birini devletin ödeyeceğini açıkladı. DİSK Araştırma Dairesi’nin (DİSK-Ar) tespitlerine göre yüzde 17.2’ye ulaşan işsizliğe, bu tür seferberlikler çare olabilir mi?

DİSK-Ar’ın araştırmasında da ortaya çıktığı gibi bugün ülkemizde 7 milyona yakın işsiz var, bunların 1 milyona yakını maalesef üniversite öğrencisi. İki yıl önce Rus uçağı düşürüldüğünde, dört yıllığına yapılan 50.9 milyar dolarlık bir ticari anlaşma vardı, Rusya bunu askıya aldı. Başta turizm bölgeleri olmak üzere işsizlik ortaya çıktı, sadece turizmden kaynaklanan işsizlikler değil, orayı besleyen temel gıda ürünlerini gönderen çiftçiler de perişan oldu. Bugün Türkiye’de devlet ve özel sektörün 450 milyar dolarlık dış borç stokları var, bunun panzehiri üretim ve ihracattır. Dün ülkemizin ihraç etmiş olduğu ürünleri bugün ihraç edemez olduk. 100 milyarın üzerinde cari açık var. Cari açık ne demektir; işsizliktir, açlıktır, üretimden kopan bir ülkedir. Ne yapmak lazım peki? Bugün ithalatın yüzde 25’ini kıssak buyurun size 1 milyon işsize iş. Yani kendi ürettiğimizi tüketebilirsek istihdama katkı sağlamış oluruz. Sorunun kökenine inmeden Sayın Cumhurbaşkanının anlattıkları slogandan öteye geçmiyor.

Erdoğan işverenlerden şu ricada bulundu: ‘İşverenler inanıyorum ki çok daha insaflı ve işçisinin yanında olacak, onlara hazırlayacağı imkanla beraber veren el alan elden hayırlı olur. Çok verdim, böyle nasıl çalışayım demeyin. Hiç endişeniz olmasın. Bu konuda rahat olun. Bu teşvikler belirlenirken öncelikle işverenlerin taleplerine bakılıyor.’ Bu ifade AKP’nin sınıfsal tutumunu da açık ediyor kuşkusuz ancak işçinin ekonomik ve sosyal haklarını patronların insafına bırakan anlayış için değerlendirmeniz ne?

Mevcut siyasal iktidarın ve Cumhurbaşkanının bu şekilde konuşması bana göre çok büyük bir handikap. Taşerona kadro açıklamalarında da aynı yaklaşımı görüyoruz. Sizin bakanlar kurulunuz var, o kadar zor bir şey değil, KHK ile istediğiniz yasaları çıkarıyorsunuz, talimat verin hemen pazartesi günü taşeron çalıştırma sistemi yasaklansın. Belediyelerdeki, kamudaki işçi kardeşlerime kadroları verilsin. Bu kadar basit. Siz taşeronla ilgili topu sürekli çevirirseniz, bunun inandırıcılığı olmaz. Bugün kim nereye işbaşı yaparsa yapsın mutlaka adli soruşturma yapılıyor. Küçük esnafın yanına çırak olarak da girseniz adli soruşturmadan geçiyorsunuz. Bu zaten varken neden güvenlik soruşturması? Demek ki hükümete yakın olanlar kadrolu olacak. Onun dışındakilerin işsiz kalacağı endişesindeyim.

Dolayısıyla kadrolaşmayı getirecek...

Endişemiz bu. Bir başka şey de sınav. 15-20 yıllık taşeron ama torna işçisi, boyacı veya tekstilci veya lastik fabrikalarında çalışan binlerce tecrübeli insan. 22 işkolu var, bunlar 10-15 yıldan beri çalışıyor, taşeronlar elbette değişiyor ama işçilerin meslekleri değişmiyor, asıl işverenleri de değişmiyor. Asıl işveren belediyede çalışıyorsa belediye başkanı, kamuda çalışıyorsa bakanlıklar... Dolayısıyla siz neyin imtihanını yapacaksınız, ne soracaksınız?

Siz mesela belediye işçisine gerçekten kadro verecekseniz norm kadro yasasını kaldırmanız lazım. Niye kaldırmıyorsunuz? Norm kadro yasası devam ettiği sürece belediyelere asli kadroyu veremezsiniz. Zaten verme düşünceleri de yok bana göre. Belediyelerin kendi şirketlerinde bu işçileri toplayıp arkadaşları bu şekilde çalıştırmak istiyorlar. Tabi taslağı henüz görmediğimiz için, basına yansıyanlar üzerinden değerlendiriyoruz. DİSK olarak kamuda, belediyede ve özel sektörde şartsız, koşulsuz ve ayırımsız tüm çalışanlara kadro verilmesini ve taşeron sisteminin yasaklanmasını istiyoruz.

TAŞERON MESELESİNİN SEÇİMLERE KURBAN EDİLMEMESİ GEREKİR

Tasarının kapsamı ya da sınırlarına dair belirsizliğin sürüyor olmasını, özellikle de sendikaların, konfederasyonların bilgilendirilmemiş olmasını nasıl yorumluyorsunuz? DİSK olarak, Çalışma Bakanlığı nezdinde nasıl bir taslak hazırlandığı konusunda girişimlerde bulundunuz mu ve ne yanıt aldınız?

Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğlu 15 gün önce sabah erken saatlerde beni arayarak, “Sayın Başkan, Cumhurbaşkanımız bu hafta TBMM’ne taşeronla ilgili taslakları göndermemizi istedi, bunun üzerinde yoğunlaştık, Türk-İş ve Hak-İş’e de bilgi verdim, biraz aceleye geldiği için taşerona kadro konusu ile ilgili Üçlü Danışma Kurulu’nu toplayamadık, bilginiz olsun” dedi.

Görüş sorulmadı yani?

Hayır. Aradan 15 gün geçti, bu dakikaya kadar hiçbir sendikaya gönderilmiş bir taslak yok bu konuda. Diğer yandan biz DİSK olarak başka diğer sorunlarda olduğu gibi taşeron konusunda da bakanlıkla defalarca toplantı yaptık. Her defasında görüşlerimizi sözlü olarak belirtmenin dışında, bakana dosya da sunmuştum. Bakan, aynı konuşmada bizim, Türk-İş ve Hak-İş’in sunduğu dosyalardan yararlanacaklarını söyledi. Ama tabii bilmiyoruz.

Taşeron çalışanların kadroya alınması, yeniden istihdam seferberliği başlatılması, teşvikler... Arka arkaya gelen bu adımlar sizce de seçimlere dönük hareketler mi?

Bunların hangi zamanda gündeme getirildiğine baktığımızda Amerika’daki Zarrab davası, Malta meseleleri, arkasından Man Adası belgelerinin tartışılmaya başlanmasını görüyoruz. Taşerona kadro açıklamasıyla gündemi değiştirmek, yeni bir gündem yaratmak istediler. Ancak şunu vurgulamak isterim ki, taşeron sistemi ülkemizde kanayan bir yara, bu yaranın seçimlere kurban edilmemesi gerekir. Çok zor koşullarda çalışan taşeron işçilerin umutlarını yok etmemek lazım. Eğer siz tersine umudunu büyütmek istiyorsanız, bu işçilerin sendikaları, konfederasyonları var, kadro çalışması bir kere yapılır. İşverenlerin, Hükümetin ve işçi temsilcilerinin olduğu bir masa etrafında toplanıp, işçilerin ekonomik, sosyal hak kayıpları olmadan oturup bu işi konuşabiliriz. Ama “Bu hafta içinde hemen hazırlayın, TBMM’ne sevk edin” gibi doğrudan Saray’ın talimatıyla bunu yapmaya kalkarsanız bu biraz siyasi şov olur. Siyasi şov olunca da bunun bir ayağı eksik olur ve bir işe yaramaz. Binlerce işçi kardeşimiz hayal kırıklığına uğrar.

Son Düzenlenme Tarihi: 18 Aralık 2017 06:57
www.evrensel.net
ETİKETLER Kani BekoDİSK