Munzur’dan bir çakıl taşı

Munzur’dan bir çakıl taşı

'Munzur’dan bir taş getir sadece' dedi Dersimli yoldaşım. 'Sadece bir taş.' Munzur’un taşını da almak o kadar kolay değilmiş artık.

Özer AKDEMİR

Karaburun’un rüzgarına karışan İpar’a...

Güneşli, rüzgarsız bir havada uçağımız Elazığ’a inmek için süzüldü. Altımızda kalan Keban Barajı Gölü kıyılarını kaplayan koyu yeşil rengin, göle bırakılan evsel kirliliğe karşı suyun bir tepkisi olduğunu öğrenecektim bir gün sonra, Dersim’de yapılan 1. Enerji Çalıştayı’nda.
Kıraç bozkırın ortasında bazen koyu mavi, bazen gri, kıyıları yakut yeşili gölün ne kadar büyük olduğu üzerinden geçerken daha iyi anlaşılıyordu. 59 köy, 26 mezra ve 6 komun tamamını, 104 köy, 24 mezra, 2 kom ve 11 mahallenin ise birer parçasını yutmuştu Keban. “Fırat’a gem vurduk” diye sevinenler bir yanda, öte tarafta yerinden yurdundan olan on binlerce insanın göç derdi. Ya yuvası suyla dolan karıncalar, böcekler! Alıp başını gidemeyen onca çiçek, ot, ağaç…
***
Elazığ Havalimanına indikten 15 dakika sonra öğrendim Evrensel’in Dersim Muhabiri Kemal Özer’in tutuklandığını. Dersim aşığı güzel yoldaşım anlaşılan bir süre daha sevdiği topraklardan, sulardan, dağlardan ayrı kalacak. Anadolu parsının ölü yavrusunun fotoğrafını çekerek neslinin tükenmediğini kanıtlayan cevval gazeteci hâlâ hayatta olan son Anadolu parsının peşinde koşamayacak bir zaman. Oysa Dersim’e giderken, Kemal’i 10 gündür gözaltında tutulduğu Tunceli Emniyetinden alacağımıza, Munzur’un kıyısında o doyumsuz sohbetlerine dalacağımıza o kadar inanıyordum ki! Olmadı…
***
Dersim Demokratik Alevi Dernekleri binasında yapılan çalıştayda her konuşan aynı şeyi söyledi. Her ağzını açandan aynı sözcükler döküldü. Hüzün, öfke, direnç, kaygı, sitem, isyan…

“Bizi buradan göç ettirmek istiyor devlet. Coğrafyamızın barajlarla sular altında bırakılması, dört bir yanımızın kalekollar, karakollar, zırhlı araç ve askeri alanlarla çevrilmesi, dağlarımızın günlerdir yanması, yakılması hep bizim buradan göç etmemiz için” dediler. “Dersim katliamı doğa katliamına dönüşerek devam ediyor” dediler. “Kutsallarımız suların altında, Gole Çetu (Hızır Mekânı), Hopa Şeğanki (Şeğank Göleti)… Munzur kutsalımız bizim, şişeleyip satıyorlar. Bir Müslüman, bir Hıristiyan kutsal bildiği ne varsa pazarda satıldığını düşünsün. Gönlü razı olur mu? Bizim kutsallarımızı haraç mezat satıyorlar. Bize, ‘göçün gidin artık. Boşalsın bu asi topraklar’ diyorlar. Biz haksızlığa asiyiz oysa, insanca yaşamak için direndi atalarımız yüzyıllardır, biz de bunun için direniyoruz” dediler. Daha çok şey söylediler, geçmiş katliamların hüzünlü öykülerini anlattılar. Kahramanlaşan direnişleri, Munzur suyunun süngülenen insanların kanı yüzünden kızıl akmasını, kayadan uçuruma atılan canları, mağaralarda kurşunlananları…  

Seyit Rıza heykelinin yanından Munzur’a doğru inen hafif eğimli yol boyu yapılan duvarlarda şimdi Dersim katliamının fotoğrafları var. Bir halk yaşadığı acılarla her gün yüzleşerek geçiyor bu yollardan. İki yavrusunu iki göğsüne bastırıp emziren perişan haldeki bir annenin fotoğrafı gibi. Oysa nasıl da öfkeli, sitemli, yargılayıcı bakışları. “Bizler insanız, insan!” diyor, “utanın, insan insana bunu yapar mı?” diyor.

Aynı fotoğrafın daha geniş açılı olanında kucağına aldığı 5-6 yaşındaki kız çocuğuna sıkıca sarılıp çaresiz olacakları gözleyen üzgün bir babanın görüntüsü var.  Hemen yanı başında 3-4 yaşlarında başka bir çocuk. Etraflarında süngülü askerler. Askerlerin kılık kıyafetleri de perma perişan. Herkes dökülüyor fotoğraf karelerinde. Askerinden, asisine bir perişanlık, bir utanç tablosu…

***
“Munzur’dan bir taş getir sadece” dedi Dersimli yoldaşım. “Sadece bir taş”. Munzur’un taşını da almak o kadar kolay değilmiş artık. Barajların dizginlediği nehrin akışında o coşkunluk yok şimdi. Nehrin iki yanına lokantalar, gazinolar, kahveler sıralanmış. Bunların bittiği yerde tel örgüler var. Gece vakti, demir bir köprünün üzerinden geçerek geldiğimiz hayvan barınağının ilerisindeki tepecikten belli belirsiz bir izi takip ederek ulaşabildim Munzur’a. Neyse ki soğukluğundan bir şey kaybetmemişti su. Uzanıp dokundum, merhabalaştım. Kısacık bir süre, parmaklarımda Munzur’un doruklarından gelen soğukluğu hissederek durdum. Kemal’i, Kemal’in daha birkaç ay önce 6 saat yol yürüme pahasına gidip görüntülediği 3468 metre yükseklikte Akbaba Dağındaki buzulu, Anadolu parsının Pülümür Karagöz deresinin kıyısında yatan cesedini, Ovacık’ın gözelerini düşündüm. Bir çakıl taşını alıp suyun içinden Munzur’la vedalaştım.

***
Pertek feribotuyla Keban’dan karşıya geçerken martılar takıldı peşimize. İstanbul’un, İzmir’in, Çanakkale’nin martıları gibi çığlık çığlığa, ekmek kavgasındalar onlar da. Atılan bir parça simidi havada kapmak için taklalar atarak, birbirini kanat kanat iterek devam eden bir yaşama kavası.
Az ötede, suyun ortasında tüm görkemiyle yükselen Pertek Kalesi. Büyülü bir su, aç martılar, dört bir yanı sularla kuşatılmasına rağmen mağrurluğundan, direncinden bir şey kaybetmeyen Pertek Kalesi. Ne kadar da Dersim’e benziyor, ne kadar da….

Son Düzenlenme Tarihi: 24 Eylül 2017 09:34
www.evrensel.net