Demirtaş: Kitabı kadınlara ithaf ettim ama mesaj erkeklere

Demirtaş: Kitabı kadınlara ithaf ettim ama mesaj erkeklere

Çağrı Sarı, Edirne F Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile öykü kitabı Seher'i, edebiyatı ve siyaseti konuştu.

Çağrı SARI

Bugünlerde yok satanlar listesinde bir öykü kitabı var: Metrobüste, vapurda, otobüste birçok yerde insanların elinde... Kitabın yazarı tutuklu! 

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’tan bahsediyorum ve öykü kitabı Seher’den.

Tutukluluğunun üzerinden  aylar geçti Demirtaş’ın. Yılların deneyimini, birikimini yazarak, çizerek aktarmaya devam ediyor. Hiç durmuyor... Hani cezaevi tecrit alanıdır ya, halktan koparmak isterler insanı... Demirtaş uzanıyor, dokunuyor bir yolunu buluyor ve temas ediyor. Üstelik bunu en güzel şeyle; sanatla edebiyatla yapıyor.

Seher... Demirtaş’ın ilk öykü kitabı. Dilerim devamı gelir tabii diğerlerini cezaevinde yazmaz... İlk öykülerinde kadınların yaralarına, mücadelesine yer vermeyi tercih etmiş Demirtaş. ‘Siyasal, toplumsal, sınıfsal kesimlere yönelik saldırı, kadına yönelik saldırıdan ayrı, bağımsız tutulamaz’ diye tarif ediyor. Kendi ifadesiyle; kitabı kadınlara ithaf ediyor ama mesajı erkeklere veriyor!  Kendi hayatından izler de var elbette... Çocukluğundan, gençliğinden...

Demirtaş Edirne F Tipi Cezaevinden sorularımıza yanıt verdi. Seher’i  edebiyatı ve siyaseti... e bir de ‘erkek’i konuşmuş olduk.

Ayrıca kitapla ilgili de bütün eleştiriler ve dayanışma için herkese teşekkürleri var.

Neredeyse bir yıldır cezaevindesiniz, HDP’lilere dönük baskı-operasyon sürüyor. Dava gününüz bile belli değil. Her an tutuklama, saldırı ile karşılaşıyorsunuz. Siyasi olarak siz, kendiniz bu kadar sorun yaşıyorken, neden kadına dair bir öykü kitabı?

Her şeyden önce “kadın sorunu” başlı başına siyasi ve ideolojik bir sorundur zaten. HDP dahil bütün siyasal, toplumsal, sınıfsal kesimlere yönelik saldırı kadına yönelik saldırıdan ayrı, bağımsız tutulamaz. Baskının, sömürünün, egemenliğin, hiyerarşinin kendini her an yeniden ürettiği yer kadın bedeni ve kadın kimliğidir. Kadın şahsında saldırıya uğrayan şey sadece kadına ait değerler değil, insanlığa ait bütün evrensel değerlerdir. Devletin, sermayenin, militarizmin, ırkçılığın yol açtığı bütün şiddet, sömürü ve tahribatın merkezinde kadın vardır. Bu başlı başına en ciddi siyasal sorundur. Erkek egemen zihniyetin kendini ilk var ettiği “coğrafya” kadın bedenidir. Aslında doğru adlandırma “erkek sorunudur.” Bizler bu ciddi sorunla cesurca yüzleşmeden ne demokrasi ne özgürlük ne de eşitlik konularında mesafe katedemeyiz. Buradan baktığımızda, aslında benim yaptığım şey “fantastik kadın öyküleri” yazmak değil, siyasi anlamda bir “kadın özgürlüğü” mücadelesidir. Ne benim ne de diğer muhaliflerin yargılanmasından ayrı ve uzak bir konu değildir bu mesele.

ERKEK ZİHNİYETİNİN KENDİSİYLE YÜZLEŞMESİ İÇİN BİR KATKI

Bu kitap; öldürülen, tecavüze uğrayan, ağır çalışma koşullarına sahip, yoksullukla başa çıkmak zorunda olan kadınları anlatıyor. Elbette HDP’nin de bu alanda söylediği çok söz var. Fakat her şeye rağmen bir ‘erkek’ olarak endişe taşıdınız mı dili kullanırken, hassas bir alan çünkü... 

Tabii ki cinsiyet kimliğim itibariyle “erkek” olmam “kadın” meselesinde yazarken, konuşurken çok daha fazla dikkatli olmamı gerektirir. Çünkü kadın özgürlüğünü yazayım derken, erkek olarak bir “lütufta” bulunuyormuş gibi ciddi bir hataya da düşebilirsiniz. Kadın kimliğine yönelik saldırının en temel faili erkektir. Buradaki erkek anlayış bazen koca, bazen abi, sevgili, nişanlı, baba olarak ortaya çıkarken, bazen de devlet, patron, müdür olarak ya da eş başkan olarak ortaya çıkabilir. Çoğu yerde de bir kaçı birden aynı anda ortaya çıkar ve kendi egemenliğini, gücünü, hiyerarşik üstünlüğünü korumak, güçlendirmek için her türlü zorbalığı yapmaktan çekinmez. 

Kitapta ben kadınların “mazlumluğuna” değil “erkeklerin zalimliğine” dikkat çekmek istedim. Kadına acınacak bir figür olarak değil, erkeğe acınması gereken bir bakış açısını ortaya koymaya çalıştım. Kitabı kadınlara ithaf ettim, ama mesajlar erkekleredir. Kadınların bu öykülerden çıkaracakları fazla bir ders yoktur, haddime de değildir. Ben sadece kadın özgürlük mücadelesini yürüten cesur kadınlarla dayanışma ortaya koymak ve erkek zihniyetinin kendisiyle yüzleşmesi için bir katkı sunmaya çalıştım. Çünkü bu yüzleşmeyi hakkıyla yapmayan hiçbir erkeğin özgür bir insan olma ihtimali yoktur. Bu açıdan baktığımızda bu kitabın esas muhatabı erkektir.

GÜÇTEN VAZGEÇEBİLMEK CESARET İSTER

Peki Demirtaş kadın mücadelesini nasıl öğreniyor? O dili kullanmayı, nerede nasıl bir tutum sergilemek gerektiğini...

İlk gençlik yıllarımdan beri içinde büyüdüğüm özgürlük mücadelesinin ve özgürlük hareketinin sağladığı muazzam birikimin bendeki etkileri diyebiliriz. Birlikte mücadele yürüttüğümüz kadın yoldaşlarım da öğretiyorlar bana. Elbette bu mücadelenin köklü bir ideolojik birikimi var. Temelde Kürt kadınlarının beslendiği ideolojik kaynak bu konuda çok güçlü, ilerici ve cesurdur. Kadın özgürlüğü ve erkek egemen zihniyeti üzerine en çok kafa yoran, yazan, konuşan kişi bu anlamda Sayın Öcalan’dır. Yeryüzünde şimdiye kadar bu konulara bu kadar kafa yoran bir erkek daha tanımadım. Kendisi kadını “en büyük sömürge ulus”olarak tanımlar. Tabii ki Türkiye kadın hareketlerinin ve kadın örgütlerinin de son derece ciddi bir mücadelesi ve birikimi var. Dünya genelinde de her yıl büyüyen bir kadın özgürlük mücadelesi büyük bir güce dönüşüyor. Bu mücadelelerin tümü sonuçta bazı şeyleri değiştire değiştire ilerliyor. HDP’de de bu kadın gücü başat bir güçtür. Dönüştürücüdür, devrimcidir. Bunların hepsi de benim açımdan öğreticidir. Bu konularda daha yolun başındayım da demem gerekir. Çünkü binlerce yılın birikimiyle biz erkeklerde toplanmış olan güç, yetki, otorite, iktidar ve olanaklardan vazgeçebilmek gerçekten de cesaret ister. Eşitliğe ve özgürlüğe yürekten inanmak, bunun gereğini yapmak erkek açısından tam bir kabustur; korkularının depreşmesine, panik yaşamasına yol açar. Bu açıdan bakıldığında cesaretin timsali olarak görülen erkeklerin çoğu korkaktır ve eşit olmaktan ödü kopar. Bence ilk anda korkunç gelse de özgürlüğe ve eşitliğe cesaretle yürümeliyiz. David Mitchell’in bir romanında okumuştum “Cesaret, bir şeyi yapmaktan altına edecek kadar korkmak, ama yine de yapmaktır”  diyordu.

  • BİNLERCE SEHER’İN VARLIĞINDAN HABERDARIZ

    Kitaptaki öyküler bildik, tanıdık. Bunlar gerçek olaylar mı, kurgu mu, esinlendiğiniz olaylar mı? Örneğin kitabın isim öyküsü Seher... Ne kadar tanıdık bir kadın. Gerçek gibi. Nedir bunu yazdıran size?

    Öykülerin çoğu tamamen kurgudur. Ancak “İçimizdeki Erkek”, “Annemle Hesaplaşmalar” ve Bahir’in hikayesini anlattığım “Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup”ta anlattıklarımın çoğu gerçektir. Ben çok uzun yıllar İHD’de insan hakları mücadelesinin içinde oldum. 12 yıldır da aktif siyasetteyim ve milletvekiliyim. İzmir ve Ankara’da iki üniversitede öğrencilik yıllarım oldu. Bütün bu deneyimler bende gözleme ve tanıklığa dayalı çok fazla birikim oluşturdu. Birçok defa, saldırıların bizzat mağduru da oldum. O nedenle toplumun birçok değişik kesimiyle ilişkilerim, diyaloglarım, yaşanmışlıklarım var. Bütün bu birikimleri edebiyat aracılığıyla üretime dönüştürmenin iyi olabileceğini düşündüm. “Seher” de yüzde yüz kurgudur, ama binlerce Seher’in varlığından haberdarız tabii ki. Bu nedenle fantastik değil hakikidir Seher.


DIŞARIDAYKEN YAZABİLMEYİ ÇOK İSTİYORDUM

Demirtaş’tan izler de buluyoruz kitapta... Kitaba başlar başlamaz karşılaştığımız ilk öyküde örneğin Demirtaş’ın muzip diline rastlıyoruz... Ya da Cezaevi Mektup Okuma Komisyonuna Mektup öyküsünde de. Nasıl kurguladınız tüm bunları? Komisyon mektubunda kendinizi anlatmışsınız aslında...

Yazmak benim için hep bir tutkuydu. Dışarıdayken yazabilmeyi çok istiyordum. Ama temsil ettiğim siyasal misyon ve kimlik buna hep engel oluyordu. Sonuçta benden beklenen temel şey siyasetimizi iyi ve başarılı bir şekilde temsil etmek olunca, çok koşturmak ve emek harcamak gerekiyordu. Bu da zamanımın tümünü alıyordu doğal olarak. Yazıya yoğunlaşacak zamanı da ortamı da bulamıyordum. En çok da eşim Başak’la konuşuyorduk bu konuyu. Yazma isteğimi görüyor ve beni cesaretlendirmeye çalışıyordu. Ama bir türlü yapamadım. Şimdi “tutsak” kimliğimle bunu yapma fırsatı doğunca içimdeki yazma isteğini hayata geçirdim. Tabii kitapta da belirttiğim gibi tutuklanmadan önceki son zamanlarda Sırrı Süreyya ve Barış Pirhasan’ın da cesaretlendirici çok katkıları oldu. 


SANAT, MÜCADELENİN, BİZİ VAR EDEN DEĞERLERİN EN ÖNEMLİ PARÇASI 

Mektup okuma komisyonuna yazdığınız öyküde; öykü yazarlığının nereden çıktığına dair ipuçları vermişsiniz. Fakat bunun öykü olduğunu yeniden anımsayıp soruyorum. Siz önceden bir şeyler yazar mıydınız? Resim yapar mıydınız? Sanat ve edebiyatla ilginiz ne derecedeydi, ‘Haydi ben elime fırçayı alayım’ dediğinizde o at resminin çıkması çok ilginç... Nasıl başladı her şey? Elinize kalemi nasıl aldınız?

Aslında ben bir roman yazabilmeyi isterdim. Edebiyat alanında kesinlikle iddialı değilim. Bunu mütevazılık olsun diye söylemiyorum. Kitabın ilgi görmesinin ilk ve en önemli nedeni siyasi kimliğim ve tanınıyor olmamdır. Bilinmeyen bir isimle bu kitabı yayımlasaydık acaba aynı ilgiyi görür müydü? Asla. Ben bunun farkındayım. Fakat bu avantajımı, edebiyat yoluyla değerlendirerek mücadeleye bir de bu alandan katkı sunmanın yanlış olmadığına inandım. Genelde bizim toplumda kitaba ve okumaya ilgi azdır. Edebiyatçılar hak ettikleri değeri görmezler. Bu vesileyle azıcık da olsa kitaba ve okumaya teşvik edebilmişsem, bu da benim için önemlidir.

Okul yıllarımdan beri resme ilgim ve yeteneğim vardı. Ama ben ressam falan da değilim. Sadece tuvali iyi boyuyorum. İyi bir boyacıyım en fazla. Sanatı da mücadelenin, yaşamın, bizi var eden değerlerin en önemli parçası olarak görmeyi hatırlatmak istedim sadece. Birçok genç arkadaşım için belki de rol model konumundayım. Bu misyonu olabildiğince ciddiyetle ele almaya çalışıyorum aynı zamanda. 

Öyküleri günlerce, bazen aylarca kafamda kurguladım. Saatlerce havalandırmada kıvranarak yürüdüğüm de oldu. Ama hepsini geceleri sabaha karşı kaleme aldım. Yazmam gerektiği anı hissedebiliyorum. Kafamda olgunlaşınca gerisi kolay oluyor. Birkaç saatte kağıda dökülüyor. Sabah ilk iş Abdullah Zeydan’a okutuyorum. Onun da önerileri doğrultusunda demlemeye bırakıyorum, bir kaç gün sonra tekrar okuyup son halini veriyorum. Bunu da Sırrı Süreyya Önder’den öğrenmiştim. Edebiyatta iddialı olmasam da siyasi bir kişi olarak büyük bir risk alıyorum ve kendimi, düşüncelerimi kamuoyunun eleştirisine, acımasızca açık olan bir zeminde dile getiriyorum. Bu beni korkutmuyor, ama tedirgin oluyorum tabii. Yine de yaşamım boyunca hep en büyük riskleri göze alarak ilerledim. Son olarak bütün eleştiriler ve dayanışmalar için herkese teşekkür ediyorum.

Son Düzenlenme Tarihi: 24 Eylül 2017 10:39
www.evrensel.net