Dünya Kadın Konferansı’nda neler oldu?

Dünya Kadın Konferansı’nda neler oldu?

Venezuela’da bir Dünya Kadın Konferansı’nın gerçekleştirileceğini, bu konferansın dünya üzerinde kadınların eşitsizliğe, yoksulluğa, kirli savaşların ve işgallerin yıkımlarına,  neoliberal politikaların yarattığı her türden soruna karşı bir araya gelişlerinin bir vesilesi olacağına ilişkin ilk bilgileri edindiğimizde &ldquo

Sevda Karaca

Zamanı gelmişti, çünkü tüm dünya üzerinde birbirinden farklı dilleri konuşsalar da, farklı dinlere inansalar da, farklı kültürlerin parçası olsalar da yoksulluğun, şiddetin, baskının, yok sayılmanın, ikinci sınıf muamele görmenin ortak adıydı “sıradan kadın” olmak. Konferans da kendine “Sıradan Kadınlar Konferansı” adını uygun görmüştü, dünyanın dört bir tarafında “sıradan” hayatlar süren kadınların sorunlarına karşı yürüttükleri mücadelelerin asla sıradan sayılamayacağının altını çizerek...

4-8 Mart tarihleri arasında Venezuela’da yapılacak konferans için Türkiye’deki çalışmalara dahil olduğumuzda Türkiyeli kadınların her gün yeniden üretilen sorunlarının ve elbette bunlara karşı yürüttükleri mücadelelerin ve deneyimlerinin, farklı coğrafyalardan gelen kadınlarla paylaşılmasının ne kadar öğretici olacağını düşünmüştük. Evdeki hesap çarşıya uymadı!

2010 yılının Kasım ayından itibaren çalışmalarına dahil olduğumuz konferans sürecinde Türkiye’de kadınların hak mücadeleleri içinde deneyim biriktirmiş, kendi yaşamlarından yola çıkarak söz üretmiş, sorunları birebir yaşayarak öğrenmiş, örgütlenmiş her kesimden kadının bu sürece ortak olması gerektiğini ifade ettik hep. Gerek pratik sorunlar, gerekse konferansın örgütlenme sürecinin ta başından beri taşıdığı “içine kapalı” yapısı ve konferansa ilişkin bir türlü bilgi elde edilememesinin getirdiği pek çok zorlukla birleşince, Türkiye’deki kadın hareketinin göstereni olmayacak bir temsiliyetle Venezuela’daki konferansa gidildi.

TEMSİL SORUNU

Yapılmasına 5 yıl önce karar verilen, hazırlıklarını 11 bölgeden kadınların oluşturduğu bir komitenin sürdürdüğü, bölgeler ve kıtalar çapında çalışmalar yürütüldüğü söylenen bir konferanstan elbette beklentilerimiz vardı. Ancak konferansın örgütlenme sürecinde kimin nasıl rol aldığı, dünya kadınlarını ne kadar kapsayacağı, delegelerin kimi nasıl temsil edeceğine ilişkin olarak gündeme gelen kaygılarımızın haklılığı, konferans sırasında ortaya çıktı.

Konferansın ilk gününden itibaren yaşanan kargaşa, ülkeleri temsilen gelen delegasyonların ülke kadınlarını temsil etmekten uzak oluşu, konferansın amaçlarının ne olduğu, bu amaçların gerçekten açlıkla, yoksullukla, şiddetle, eşitsizlikle, baskıyla yüz yüze yaşayan kadınların amaçları mı yoksa bir politik grubun çıkarlarına güdümlenen amaçlar mı olduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi. 40 ülkeden 109 delege ile yürütülen konferansın genel kurulu, çoğunluğu ülke kadınlarının sorunlarını ve taleplerini kendi özgüllükleriyle dile getirmekten uzak, İnternet’ten rahatça bulunabilecek bilgilerle sınırlı, daha çok konferansın geleceğine kilitlenen tartışmalarla geçti.  Delegasyonların bir kısmı, belli bir ülkeyi temsil etse de orada doğmuş olmanın dışında ülkeleriyle bir bağa sahip olmayan, farklı ülkelerde hayatlarını sürdüren kadınlardı. Avrupa ülkelerinden göçmen kadınları temsilen geldiğini ifade eden kadınların büyük kısmı, göçmen kadınlarla bağlarının ne düzeyde olduğunu bile bilemediğimiz örgütler adına sunumlar gerçekleştirdi.

Konferansın niteliğini, sorunları ve bu sorunların çözümü için nasıl bir perspektifle çalışmalar yürütüldüğünü anlatabilecek kadar bile kadın kitleleriyle bağ kuramamış örgütler belirledi. Dolayısıyla konferanstaki tartışmalar da bu niteliğe uygun gerçekleşti.

GÖRÜNENİN ARDINDAKİ

Genel kurul delegasyonu içerisinde ağırlığı bulunan Alman MLPD partisi, bu konferanstan bir “Dünya Kadın Örgütü” çıkarmaya niyetliydi. Buna karşılık konferansın örgütlenişinden yürütülüşüne kadar çeşitli eleştirileri olan kadınlar, daha temkinli bir yaklaşımla, konferansın bir ilk adım olması gerektiğini, buradan bir örgütün çıkmasının yarardan çok zarar getireceğini ifade etmeye çalıştılar.

Ancak son üç yıldır, olağanüstü bir eforla, dünyanın dört bir yanında bu konferansa kendine yakın delegeler seçilmesi için kapalı kapılar ardında çalışmalar yürüten Alman MLPD partisi, bir yandan konferansın bütün sorunlarını Latin Amerikalı kadın örgütlerine yıkmaya çalışırken, bir yandan da konferansı kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmeye çalıştı.

Hazırlık komitesi içinde de yer alan Venezuela’dan Ana Soto ve Ekvador’dan CONFEMEC örgütleri ise bir savunma refleksiyle konferansı korumaya, yapılan her eleştiriyi MLPD’nin yıpratma çabasının bir parçası olarak görerek savuşturmaya çalıştı. Örneğin ilk gün, Kürt kadınlarının konferansa ilişkin eleştirilerini dile getirmeye çalışmasının önüne bir set oluşturdular. Oysa bu eleştiriler dile getirilebilseydi, konferans daha sağlıklı bir şekilde ilerleyebilecek, konferans üzerine dönen spekülasyonlar konusunda pek çok delege fikirlerini ifade edebilecekti. Ortaya çıkan tabloda Ana Soto ve CONFEMEC antidemokratik tavır sergileyen, “Ben yaptım oldu” diyen bir konuma itildi. Üç yıldır kendinden başka kimseye yer açmayan, çeşitli kıtalarda bu konferansın kendi delegeleri ya da kendilerine yakın örgütlerin delegeleri tarafından yürütülmesi için çalışmalar gerçekleştiren, buna rağmen konferansa katılmak için çaba gösteren kadın örgütlerini ise “Biz delegeleri çoktan seçtik” diyerek kenara iten MLPD ise sütten çıkmış ak kaşık görüntüsü çizdi.

Genel kurul dışında, nispeten daha geniş kadın kesimlerinin tartışmalara katıldığı atölye çalışmalarından çıkan sonuçlar da, çeşitli nedenlerle sağlıklı bir şekilde değerlendirilemedi. Karışıklıklar ve eleştirilerle başlayan tartışmalar, yine eleştirilere açık kapılar bırakarak son buldu. 


Dünya çapında birlikteliğe evet, ama nasıl?

Her ne kadar konferansa ilişkin olumsuz bir tablo ortaya koymuş olsak da dünya kadınlarının uluslararası dayanışma ve haberleşme ağının oluşması için bir deneyim olarak bu konferansa bir değer vermek gerekir. Dünyanın dört bir yanında hak gaspları, şiddet, güvencesizlik, yoksulluk, savaş kıskacına alınan kadınların seslerini yükselttiği bir dönemden geçiyorken, Orta Doğu’daki halk ayaklanmalarında bölge kadınları en önlerde yer alıyorken, sorunlarımızın kaynağını oluşturan politikaların sorumluları uluslararası birliklerini güçlendirme çabası içindeyken, bütün bunlara karşı tek tek ülkelerde mücadele yürüten kadınların uluslararası dayanışmasından daha anlamlı bir şey olamaz.

Mart ayında Venezuela’da gördüklerimiz, bir Dünya Kadın Konferansı’nın bu ismi ve bju anlamı hak edebilmesi için neler yapması ve neler yapmaması gerektiğini gösteren sonuçlarla karşımızda duruyor. Evet, dünya çapında ezilen, yok sayılan, hor görülen, şiddetle bastırılan, hakları gasbedilen, yaşamları pamuk ipliğine bağlı olan kadınların mücadele birliği bir ihtiyaç. Ancak bu birlik, kadınların gerçek temsilcilerinin varlığı, demokratik ve kapsayıcı bir örgütlenme sürecinin başarılabilmesi ile mümkün olabilir. Konferans, 5 yıl sonra yeni bir konferansın hazırlıkları için karar aldı. Ancak, ilk konferansın tüm yönleriyle değerlendirilmesinin ve tartışılmasının da bir ihtiyaç olduğu belirtilerek alındı bu karar. Her ülkede, her bölgede, her kıtada yürütülecek tartışmaların da ışığında ilerleyecek bir konferans için, bu süreci yaşamış, dersler çıkarmış, yürünecek yolun hangi temel değerlerle yürüneceğine ilişkin fikir sahibi olmuş kadınların da sorumluluk sahibi olduğu ortada.


KONFERANSTAN NOTLAR


* Belçika’da her 7 kadından biri şiddet görüyor. Fuhuş çok yaygın ancak devlet hayat kadınlarını “garson” olarak tanımlayıp kazançlarından vergi alıyor.
* İtalya’da yoğun işsizlikten dolayı kadınlar bedenlerini satmaya zorlanıyor.
* Brezilya kadınları işsizlik ve yoksulluk nedeniyle tüm dünyanın merakla izlediği karnavallarda vücutlarını sergilemek ve satmak durumunda kalıyor.
* Fransa’da kadın emeği erkek emeğinden yüzde 20 daha ucuz ve kadınların yüzde 60’ı yoksul.
* Arjantinli kadınlar ve çocuklar Avrupa’ya kaçırılıp satılıyor.
* Ekvador’da kadınların yüzde 20’si çalışıyor, bunların da çok az bir kısmı sosyal hakka sahip. Genel olarak eğitim düzeyi çok düşük.
* Eritre’de kadın sünneti çok fazla kadının hayatını kaybetmesine neden oluyor.
* Dominik Cumhuriyeti’nde erkek şiddeti çok yaygın, öyle ki ev içi kavgalara güvenlik güçleri hiç bir şekilde karışmıyor.
* Filipin’de kadın katliamı oldukça yaygın. Genç ve yalnız kadınlar daha çok öldürülüyor. Kadınlar daha çok yurt dışında ev işlerinde çalışıyor ve bu arada baskıya, tecavüze maruz kalıyorlar. Filipinlerde her 26 saniyede bir kadın şiddet görüyor.
* Endonezya Kadın Hareketi, Suharto Hükümeti ile büyük darbe aldı. Çünkü Suharto kadın hareketlerini devrimcilere yakın olarak suçladığı için yasakladı.
* İran kadınları erkek izni olmadan kaç yaşında olursa olsun pasaport alamıyor, yurt dışına çıkamıyor.
* Afganistan’da eşine itaat etmeyen kadına şiddeti devlet yasalarla destekliyor.
* Fas’ta kadınlar sağlığa erişimde çok zorlanıyor. Her yıl normalin 12 katı fazla sayıda kadın doğum sırasında hayatını kaybediyor.
* Mısırlı kadınlar yıllardır yaşadıkları aşağılanma ve ezilmeye karşı, Mübarek rejimine karşı yapılan protestoların en önünde yer aldı. Mısırlı kadınlar artık kendi tarihlerini yazmak için ayağa kalktı.
* Almanya’da her 6 çocuktan biri yoksulluk sınırında yaşıyor.
* Kolombiya’da çalışan kadınlar çoğunlukla ücretlerini bile alamıyor. Kadınlar paramiliter güçlerin tehditi ve şiddeti altında yaşamak zorunda bırakılıyor.
* Venezuela’da kürtaj çok ciddi bir sorun; hijyenik olmayan koşullarda, doktor olmayan kişilerce yapılan kürtajlarda her yıl binlerce kadın hayatını kaybediyor.
* Meksika’dan Amerika’ya kaçırılan kadınlar zorla uyuşturucu kuryesi olarak kullanılırken aynı zamanda fahişeliğe zorlanıyor. Geçtiğimiz 5 yıl içinde 35 bin kadın katledildi, bu kadınların çoğunluğu demir fabrikalarında çalışan, genç, çocuklarına yalnız başlarına bakmak zorunda kalan işçi kadınlar. Kadınlar günde 12-15 saat uyuşturucu tarlalarında çalıştırılıyor.

*[email protected]

www.evrensel.net