Kadındı ve kızıl bir karanfildi

Kadındı ve kızıl bir karanfildi

Rosa Luxemburg için kadının, sınıf mücadelesinde politik bir aktör olarak tarih sahnesine çıkışının ilk değilse de en özgün siması denilebilir.

Mehmet AKKAYA

Rosa Luxemburg (1871-1919) için kadının, sınıf mücadelesinde politik bir aktör olarak tarih sahnesine çıkışının ilk değilse de en özgün siması denilebilir. Bu anlamda çağımıza damgasını vuran ender kişilerden birisidir. Kritik bir yerde durduğu açıktır. Kendisine yapılan iç ve dış saldırılardan bunu anlamak mümkün.

Rosa’nın yakın yoldaşlarından Clara Zetkin’in, onun Alman emperyalistleri ve sosyal demokrasi tarafından katledilmesinin ardından yazdığı satırlarında, unutulmaması gereken bir değerlendirme yer alıyor: “Bu şaşırtıcı kadının büyük amacı sosyal devrim yolunu hazırlamak, sosyalizme giden tarih patikasını temizlemekti. Devrim denemesi, devrim için çarpışmak onun en büyük mutluluğuydu. Bütün hayatını ve varlığını sosyalizme vakfetti… O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi.”

Gerçek değeri Marx, Engels ve Lenin’inkine yakın olmasına rağmen sıklıkla görmezden gelinmiştir Luxemburg. Gerçi buna rağmen kısmi ilgiler hep olmuştur ona. Luxemburg’dan birtakım öğretici sözler, metaforlar da kaldı kuşkusuz. Bunlardan birisi de: “Ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesi. Bununla kastedilen kapitalist emperyalist sistemin, insanlığı bir uçuruma götürdüğüydü. Bunu önlemenin yolu ise sosyalist bir devrimden geçecektir. Bu devrim olmazsa insanlığı barbarlık gibi bir son beklemektedir.

Politikanın eksenini kadınlar lehine değiştirdiği kesindi Rosa’nın. Cesaretle ve temsil ettiği ideolojiye olan güvenle şöyle söyler düşmana: “Kum üzerine kurulu sizin düzeniniz.” Zira kum üzerine yazılanlar çabuk dağılır. En küçük bir rüzgarla bile kaybolur. Bir başka sözünde “vardım, varım varolacağım” terimleri yer almıştır. Mahkemelerin onu “Kızıl Rosa” diye çağırması boşuna değildi.

ULUSAL SORUNA SOLDAN BAKMAK

Rosa; güven, cesaret ve radikalizmini katledildiği ana kadar korudu. Karl Liebknecht’in eşi Sonia’ya yazdığı bir mektupta “Görev başında, sokak çatışmasında ya da bir darağacında ölmek isterim” diye yazmıştı. Sınıf mücadelesi onu, böyle bir neticeyle karşı karşıya getirdi sonunda. Belki de ölüme gülerek ve dövüşerek gitti, birçok devrimci lider gibi.  Rosa’nın fikir dünyası bir hayli zengindi, bu zenginlik içinde birbiriyle tutarsızmış izlenimi veren bazı argümanlar bulmak olasıdır.

Rosa, voluntarizmden ziyade ekonomik determinizme yakındı. Aslında bu görüşlerini katledilmeden az önce büyük oranda değiştirmiş gibidir. Hızla SPD’den kopmuş ve aşırı sol ve radikal bir siyaset izlemiştir. Ulusların self determinasyon hakkını benimsememiştir. Bu noktada –kendince-haklı gerekçeleri vardır Rosa’nın. “Ulusal sorun”a sağdan değil soldan bakmıştır. Bu yüzden milliyetçi/ulusalcı eğilimlerin karşısında durmaktadır. Dolayısıyla ezen sınıf milliyetçiliğiyle karıştırılmamalıdır onun fikirleri. Rosa, toprak devrimine de soldan bakanlardan oldu.

Rosa, “kadın sorunu” konusunda feminizm karşıtı bir politika izlemiştir. Kadınların kurtuluşunun koşulunu sosyalizmin inşa edilmesine bağlamıştır. Bununla birlikte kadınların sosyal ve ekonomik hakları için mücadele etmekten geri durmamıştır. Kadınlara “oy hakkı”nı özel bir yazısında savunmuştur.

Brest Litowsk antlaşmasına karşı çıkan da Rosa’ydı. Bu anlaşmanın emperyalist Almanya’yı emekçilerin üzerine salmanın bir aracı olarak görmüştür. Dolayısıyla da Lenin, Troçki, Stalin ve kendi partisinin ileri gelenlerini eleştirmiştir. Ayrıca katı parti anlayışına karşıydı Rosa. Parti içinde demokrasiyi işletmek gerekmektedir ona göre. Katı disiplini olan ve katı merkeziyetçi parti anlayışı yanlıştır. Gerçi Rosa, katledilmesine yakın yıllarda bu anlayışında da paradigma değişikliği yapmıştı. Parti çalışmalarında disiplinin zorunlu olduğunu söylüyordu.

Silahlı mücadeleye karşı barikat savaşlarını ve kitlesel siyasi genel grev silahını kullanma yanlısıyken de özgün bir yerde bulunmaktadır. Yine de Spartakistlerin birçok bildirisi ve KPD’nin politikası bu noktada da bir değişiklik yapma eğilimindeydi. Çünkü Partinin ilk bildirileri oldukça radikaldi. Dışarıdan bilinç taşıma anlayışına karşı kitlelerin, sınıf mücadelesi içinde bilinçlenmeleri gerektiğini savundu.

DEVRİM ASIL, REFORM TALİDİR

Luxemburg reformlara karşıydı. Reformlar sınıf mücadelesinde emekçilerin bilincini bulanıklaştırmaktadır. Bu reform düşüncesinin mimarı da tüm parti yöneticileri (SPD) ve özellikle de Eduard Bernstein idi. Bunlara karşı devrim düşüncesini savunan Rosa, bazı hallerde reformların da savunulabileceğini söylemiştir. Ama onun için devrim asıldır, reform talidir. Rosa, emperyalist savaşa karşı çıkma konusunda Rus marksistleriyle özellikle de Lenin ile aynı noktadadır. Rosa “emperyalist savaş” konusunda Kaustky ve SPD’nin diğer yönetici kadrolarıyla mücadele etmiştir.

Parlamentarizme karşıydı Rosa. Devrimin parlamenter yolla mümkün olmayacağını söylerken genelde Marksist düşünce dizgesi içinde kaldı ve Leninizme bağlandı. Hatta bazen Lenin’in de soluna kaydı. Zira Lenin de bazı hallerde parlamentoya ılımlı bakmıştır. Rosa, parti teorisiyle de yakından ilgilendi. Parti diktatörlüğüne karşıydı.

Rus devrimini eleştirdiği bir yazısında bu devrimi hem eleştirdi hem de övdü. Eleştirirken şu kaygıyı taşımıştır: Proletarya diktatörlüğünün yerini parti diktatörlüğünün alması sakıncalı olacaktır, devrimi yenilgiye götürecektir.  “Tek ülkede devrim” anlayışına değilse bile “tek ülkede sosyalizm” anlayışına karşı çıkarken de kendine özgü gerekçeleri vardı Rosa’nın. Zayıf halkanın kırlar olduğu kanaatinde değildi Rosa. Kırlardan değil kentlerden hareket edilmeli ve kırlar kuşatılmalıydı.

Emperyalizm içsel olguydu Luxemburg açısından. Doğu’daki gerici güç de Rusya değil asıl olarak Osmanlı idi. Çünkü Rusya’da öyle ya da böyle kapitalizm ilerlemekte idi; oysa Osmanlı’nın merkezi despotik yapısı gelişmeye engeldi. Marx ve Lenin gibi adlar gerici güç olarak dikkati Rusya’ya çekerken Rosa’nın Osmanlı’ya dikkat çekmesi ilginç olsa gerek.

Parvus ile Troçki'nin geliştirdikleri söylenen “sürekli devrim” tezine yakın bir görüşü benimsemiş ve bu kurama “köylüye dayanan devrimci proletarya diktatörlüğü” sloganıyla anlatım kazandırmıştır. (Stalin ise sonraları, “sürekli devrim”i Parvus ile Luxemburg'un düşündüklerini, Troçki'nin yalnızca çığırtkanlık yaptığını söyleyecektir).

SOSYAL DEMOKRASİ KOKUŞMUŞ BİR CESETTİR

Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresinde üyeler devrimci varlıklarıyla yerlerini aldıklarında konunun Rosa’ya geleceği kesindi. Kongrenin açılış konuşmasını yapan Lenin, “Üçüncü Enternasyonal’in en iyi temsilcileri olan Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’un anısına sizleri saygı duruşuna davet ediyorum” diyerek kongreyi açmıştı. Ve Lenin konuşmasına, hatalı bulduğu bazı noktalarda eleştirdiği Rosa’nın devrimci hakkının yenmemesi için tarihsel uyarı anlamına gelecek sözlerle devam etmişti: “Bütün hatalarına rağmen o bir kartaldı ve kartal olarak kalacaktır; ve anısı bütün dünya komünistleri için daima değerli olmakla kalmayacak, aynı zamanda biyografisi ve bütün eserlerinin yayımlanması, tüm dünyada pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde son derece yararlı kılavuzlar olarak hizmet edecektir.”

Lenin’in bu konuşmasında veciz biçimde belirttiği üzere, Luxemburg dünya işçi hareketinin tarihine “Alman sosyal-demokrasisi 4 Ağustos 1914’ten sonra kokuşmuş bir cesettir” ifadelerini kullanan kişi olarak da geçmiştir.

Rosa ve yoldaşı Karl Liebknecht Ocak ayında katledildiler. Paramiliter faşist güçler, Sosyal Demokrat Parti’nin yönlendirmesiyle 10 Ocak günü devrimcilere karşı açık bir saldırı başlattı. 15 Ocak 1919’da Rosa ve Karl, gözaltına alındı. Daha sonra cesetleri bulundu. Ocak ayını önemli kılan simalardan birisi de 1924’ün ocak ayında kaybettiğimiz dünya halklarının önderi Lenin’dir. Mustafa Suphi ve yoldaşları da Karadeniz’de boğdurulduğunda takvimler Ocak ayını gösteriyordu. Ali Haydar Yıldız, Metin Göktepe, Hrant Dink, Sakine Cansız ve daha pek çok evrensel ve yerel değeri de ocak ayında kaybettiğimizin altı çizilmeli.

Sömürüsüz ve savaşların olmadığı, özgür ve sınıfsız bir toplum kurma yolunda yitirdiğimiz tüm değerler gibi Rosa’nın duygu ve düşüncelerinin de, bugünden bakıldığında, işçi sınıfının ve dünya halklarının kılavuzu olduğu anlaşılıyor.  

Son Düzenlenme Tarihi: 22 Ocak 2017 07:20
www.evrensel.net

1 yorum yapılmış

  1. ARDA ASIL 4 gün önce Yanıtla  /  Beğendim 0  /  Beğenmedim 0

    "Parvus ile Troçki'nin geliştirdikleri söylenen “sürekli devrim” tezine yakın bir görüşü benimsemiş ve bu kurama “köylüye dayanan devrimci proletarya diktatörlüğü” sloganıyla anlatım kazandırmıştır. (Stalin ise sonraları, “sürekli devrim”i Parvus ile Luxemburg'un düşündüklerini, Troçki'nin yalnızca çığırtkanlık yaptığını söyleyecektir)."
    sürekli devrim tezini kim geliştirmiştir ? doğruları,gerçekleri kim söylemiştir,stalin mi,troçki mi ?
    bu nasıl bir ibare: "parvus ve troçki nin geliştirdikleri söylenen.."

Yorum yapın

Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.