Anayasa ve Türkiye’nin Bonapartist uğrağı

Anayasa ve Türkiye’nin Bonapartist uğrağı

'Diktatör daha ortada yok. Ama koşullar sağlandı. Ve şimdi adım adım gelişecektir bu koşullar.'

Foti BENLİSOY

“Son aylarda sık sık sözü edilen ‘anayasa reformu’nun tek görevi, devlet kurumlarının Bonapartist hükümetin ihtiyaçlarına uyarlanmasıdır.” Troçki’nin bu ifadesi Türkiye’ye ilişkin bir kehanet değil elbet. Bu sözler, Fransa’da 1934 senesinde gündeme gelen ve başkanın yetkilerini artırmayı hedefleyen anayasa değişikliği önerisine dair. O devrin “Fransız Bonapartizmi” tartışmalarını ele almanın yeri burası değil; ancak benzer bir “anayasa reformu” bizde de gündemdeyken Troçki’nin başkanlığı, “Bonapartizmin bir çeşidi” olarak tanımladığını hatırlamakta yarar var.   

Türkiye’de rejim, Erdoğan’ın “parlamenter sistemin bekleme odasına girdiğini” ilan etmesinden beri “Bonapartizmin bir çeşidine” dönüşüyor. Anayasa tasarısıyla gündeme gelen, bu fiili, henüz oturmamış durumun resmileştirilmesi, Bahçeli’nin deyişiyle “fiili duruma hukuki yol aranması”dır. Bahçeli “kesmediyse”, Alman komünistlerinden August Thalheimer’in ülkeyi cumhurbaşkanı kararnameleriyle yöneten Brüning hükümeti hakkında 1930’da yazdığı cümlelerle özetlenebilir durum: “Biçim hâlâ parlamentarist ama öz parlamentarist değil. Bu iç çelişki çözülmeli.”  

Bu çelişkinin “çözüm yolu”, Troçki’nin “milletin hakemi konumunda bulunan bir kılıç hükümeti” diye tarif ettiği Bonapartçılığın anayasaya yazılması, yani “egemen sınıfın mülkiyetini muhafaza etmek adına tepesinde bir asker ve polis aygıtının, taç giymiş bir ‘kurtarıcı’nın dizginsiz egemenliğine müsamaha göstermek zorunda kaldığı rejimin” resmileşmesidir. Böylece “şefin” yönetimindeki yürütmenin devletin tüm organları ve toplum nezdinde diktatoryal bir güç elde etmesi süreci tamamlanmış olacak.

Bonapartizm genelde, sermayeyle proletarya arasındaki sınıf savaşında iki tarafın da kesin üstünlük sağlayamadığı bir “pat durumunda” gündeme gelir ve bu denge nedeniyle de hâkim sınıfın parlamenter yollarla yönetmesi mümkün olmaktan çıkar. Ancak Türkiye’deki Bonapartizm siyasal ve sosyal güç dengelerinde “alttakilerle” hâkim sınıf arasında böylesi bir “dehşet dengesinden” kaynaklanmıyor. Gezi isyanı, “metal fırtına” ve 7 Haziran seçim sonuçları ciddi çıkışlar olsa da bunların tek başına hâkim sınıfı “normal” parlamenter yollarla yönetemez hale getirdiği söylenemez. 

“Aşırı” özerkleşmiş güçlü bir yürütmenin yükselişini dayatan asli neden, parlamenter sistemin devlet ve burjuvazi içindeki bölünmeyi ve onun neden olduğu çözülme ve kırılganlaşmayı durduramamasıdır. Bonapartist anayasa reformunu gündeme getiren, devletin kurumları ve personeli arasındaki (darbe girişimiyle iyice görünür olan) “iç savaşın” ve hâkim sınıf içi fraksiyonlaşmanın iktidar bloğunu çatırdatmasıdır. 

Mevcut Bonapartist moment, alt sınıfların gücünden ziyade sermaye sınıfının hegemonik kapasitesinin zayıflığıyla alakalıdır. Yani Marx’ın deyimiyle, bir yandan “işçi sınıfının henüz ulusu yönetme yeteneğine sahip olmaması”, diğer yandansa “burjuvazinin bu yeteneği yitirmiş olması”yla. Türkiye somutunda belirleyici olan ikincisidir: Sermaye sınıfının “geleneksel” sayılabilecek siyasal temsil kurum ve mekanizmalarının (özellikle “merkez” partilerin) çözülmesi, toplumu kendi etrafında bütünleştirecek başarılı hegemonik projeler ortaya koyamaması ve devlet katında iyice görünür olan iç fraksiyonlaşması, devlet ve toplumun ancak yürütmenin “aşırı” özerkleşmesi-güçlenmesi formülüyle bir arada tutulabilmesine yol açıyor.  

Rejim, sermaye hâkimiyetine karşı aşağıdan bir meydan okumanın olmadığı ama parlamenter kurum ve kuralların devletteki parçalanmayı durduramadığı koşullarda Bonapartist bir mahiyete bürünüyor. Zira AKP iktidarını geçmişte mümkün kılmış dahili ve harici ittifakların çözülmesinin devletin kurumsal mimarisini kırılganlaştırması, ancak “diktatoryal” yöntemlerle telafi edilebilir. Bu anlamda anayasa değişikliğiyle resmileştirilmek istenen başkanlık sistemi, rejimin rakip sermaye fraksiyonları arasındaki ihtilaf ve çatışmaları “normal” parlamenter yollarla idame ettirebilme kapasitesini yitirdiği anlamına geliyor. 

KIRILGAN BONAPARTİZM 

Ancak devletteki parçalanmaya mani olarak yeni bir siyasal güç konsantrasyonuna neden olması beklenen Bonapartist yöneliş, a) güvenlik aygıtındaki ideolojikleşme-fraksiyonlaşma, b) Erdoğan’ın yeni ittifaklarının potansiyel bir kopuşa yol açabilecek çelişkilerle koşullanmış olması, c) toplumsal polarizasyon d) ekonomik krizin sermaye sınıfı (dolayısıyla AKP) içinde çelişkileri kışkırtması ve e) emperyalist sistemdeki hegemonya bunalımı gibi nedenlerle bir türlü istenen sonucu vermiyor. Yeni siyasal güç ilişkilerinin dikişleri tutturulamıyor.

Yukarıda bir nefeste sıralanan başlıklara dair bir iki örnek vermek faydalı olabilir: İktidarın “teröre karşı savaş” politikaları “olağanüstü halin” süreklileşmesinde etkili olsa da karşı karşıya olunan “güvenlik risklerini” artırmaktan, ülkeyi giderek yoğunlaşan uluslararası çekişme ve jeostratejik ihtilafların etkilerine daha açık hale getirmekten başka bir sonuca yol açmıyor. 

Siyasal iktidarın kendi tabanını konsolide etmesi açısından vazgeçilmez olan “kültür savaşları” ve dinselleştirme, toplumsal kutuplaşmayı yönetilemez bir noktaya sürüklüyor, İslamcı şiddeti devletin içine taşıyor (“Pakistanlaşma”) ve siyasal iktidarın devlet içindeki ya da uluslararası plandaki “müttefikleriyle” ciddi bir gerilim-çatışma potansiyeli yaratıyor.

Suriye politikasında yaşanan keskin dönüş ve Türkiye’nin “çözümü” Rusya-İran ekseninde araması, ABD’yle PYD’ye destek ve Gülen’in iadesi gibi konularda zaten mevcut olan gerilimi iyice artırıyor. Bu durum, devlet katında “Atlantikçi” ve “Avrasyacı” kanatlar arasındaki çelişkileri derinleştiriyor.     

Dahası var: Kriz emareleri, iktidar içinde finansal disipline sadakatiyle öne çıkan akımla krediye ulaşımı kolaylaştırarak inşaat ve altyapı yatırımları üzerinden iç piyasada genişleme yaratmaya çalışan akım arasındaki (sermaye sınıfının farklı fraksiyonlarının çıkarlarını ifade eden) mücadeleyi kızıştırıyor.

Kısacası iktidar blokunda yeni bir dağılıma ve stabilizasyona yol açması beklenen Bonapartist yönelim, devletin kurumsal mimarisindeki çözülmeyi, devletteki parçalanmayı telafi etmektense paradoksal olarak daha akut hale getiriyor. Neticede kitlesel tasfiyelerle devletin kurumsal mimarisinin lime lime olduğu, üstelik toplumun şiddet karşısında paralize olduğu, “güvenlik” talebinin her tür siyasal-sosyal talebin önüne geçtiği mevcut koşullar, otoriter savruluşun daha da derinleşeceği anlamına geliyor. Gezi ile bir an için “sokağa inen” rejim tartışmasının devlet katına geri dönmesiyle Bonapartist uğrak belirginleşiyor. 

Sonuçta “şok ve dehşet” yoluyla sindirilmiş olan halk başka bir “soru” ortaya atmadıkça mesele, bir türlü tesis edilemeyen “devletin birliği ve bütünlüğünü” sağlayacak aktörün, beyaz atının üzerinde çıkagelecek “kurtarıcının” kim ya da kimler olacağı sorusunda düğümleniyor. Erdoğan en güçlü adaysa da iyi bir Bonapart olmak için devlet içi fraksiyonların üstüne yükselmesi, “hakem” konumu edinmesi gerekli. Henüz bunda kesin bir başarı elde etmiş değil. Geçenlerde emekli bir askeri hakimin Erdoğan’ın devletin “birlik ve beraberliğini” sağlayamazsa ordunun yönetime el koyabileceği mealindeki çıkışı, bu durumu özetliyor. 

Hasılı, mevcut denklemi bozacak “aşağıdan” bir silkinme gerçekleşmediği takdirde Thalhaimer’in 1929 ortasında yazdığı gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir: “Diktatör daha ortada yok. Ama koşullar sağlandı. Ve şimdi adım adım gelişecektir bu koşullar, böylece de aranan figür, herhangi bir zaman ve herhangi bir yerde bulunacak.”

Son Düzenlenme Tarihi: 15 Ocak 2017 07:16
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.