İlknur’a Yolculuk...

İlknur’a Yolculuk...

Seninle 1994 yılında tanışmıştık. Medine tanıştırmıştı bizi, sana isminle hitap ediyordu. “Neden abla demiyorsun?” dedim, “Kadın bizden büyük ve İlknur diyorsun”. “Abla de de gör bak ne oluyor!” demişti Medine... Sonrasında hepimize sadece İlknur oldun. İçine arkadaş, dost, yoldaş… birçok sıfat sığdırarak, sadece İlknur.

Esen AKTAŞ

Seninle 1994 yılında tanışmıştık. Medine tanıştırmıştı bizi, sana isminle hitap ediyordu. “Neden abla demiyorsun?” dedim, “Kadın bizden büyük ve İlknur diyorsun”. “Abla de de gör bak ne oluyor!” demişti Medine... Sonrasında hepimize sadece İlknur oldun. İçine arkadaş, dost, yoldaş… birçok sıfat sığdırarak, sadece İlknur. 
Tekstil işçiliğini senden öğrendim, ama ne öğrenme! Jüt neydi, meto neydi, kumaşın cinsini, hangi kumaştan ne yapılır... Yoğun mesaide ayaklarımız şiştiğinde süt şişelerine soğuk su doldurup ayağımızın altında yuvarlardık şişlikler insin diye; bunu da sen bulmuştun... Her olayda mutlaka gülünecek bir şey bulurduk; ustabaşının yürüyüşünden atölye de çalan müziğe kadar, her şeyde gülecek bir şey illa ki bulurduk…


– Ohooo Esen, sen hala uyuyor musun? Hadi kalk bakalım bu ne tembellik, trenle uzun bir yolculuğa çıkacağız seninle, hayatıma giren kadınlar var bu trende. Biraz uzun bir yolculuk olacak, kimseye söyleme ama bu tren raylar üzerinde gitmiyor. Duracağı istasyonu da, gideceği yeri de biz belirleyeceğiz. Bazen geriye, bazen de ileriye… Trendeki bazı kadınlarla tanıştıracağım seni. Onlar sana beni, bizi anlatacak...
 

KARADENİZ’DEN BAŞLASIN YOLCULUK
– Karadeniz’in dibinden başlayacağız yolculuğa, Maçahel’den. Karadeniz havasını şööyle bi çek içine… Bak şurada, karşılıklı kadehlerle şarap içtiğimiz kadın Şükran Şankazak! Çok neşeli şen şakrak, bir o kadar da çılgındır. O sana yolculuğumuzdaki çılgınlığı anlatacak şimdi; Gürcistan’dan dönüyoruz…
 “Gürcistan dönüşü şaraplarımızı aldık, ama yol uzun Kars-Ankara, yollukta üç litrelik şarabımız var. Ama kadeh lazım. Bu öyle karton bardakla içilerek heba edilecek bir şarap değil, tadı çıkmaz! Tren lokantasında çalışan garsonlarla muhabbet kurduk, şarabımızı paylaştık. Bize şık kadehler verdiler havlulara sarıp odamıza taşıdık kadehleri… 
– Ankara’ya gidelim mi ne dersin? Yine Şükran anlatsın….
“Bir gün merkez bankasında çalışan bir arkadaşım bana telefon etti. ‘MEB Şura salonunda güzel bir konser için 2 kişilik biletim var ben gidemiyorum. Gelip alırsan sen git’ dedi. İlk hastalığını yeni atlatmıştı İlknur, henüz kendini çok güçlü hissetmiyordu. Ben ısrarla gelmesini istedim. O da çıkıp geldi. Ama konser çok önemli protokol konukları olan uluslararası bir konsermiş. O bandanalı, eşofmanlı resepsiyon kapısından içeri girmeye çalışmış; tüm o kameralar karşısında çok şaşırıp telaşlanmış. Buluştuk. Ben işten koşup gelmişim harika ikramlar hazırlanmıştı. Açım, yiyorum bir şeyler; o mahcup kızıyor bana. Etraftaki aşırı şık kadın ve erkeklere bakarak ‘Şu halimize bak!’ 
‘Asıl bizim için bu konser, keyfine bak’ dedim. Ama müzikten buradaki herkesten daha çok etkilenip sevdiğimiz kesin. Konserin sonunda müzisyenlere binlerce teşekkür edip eve davet etmemiz, konsere gelişimizle ayrılışımız arasındaki durumumuzu açıklıyor sanırım.”
 

MİS GİBİ EKMEK VE KAĞIT KOKUSU
– Hadi bakalım yolculuğa devam, İstanbul Aksaray’a gidiyoruz, 1993’ün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne. İşte Sultan abla ile burada tanıştık, sonra da hayatımızdan hiç çıkarmadık birbirimizi. İkizlerle karda kışta çok kahrımızı çekmiştir. Güçlü bir kadındır Sultan Cevahir, ondan dinle hikâyemizi. Güzel bir köy ekmeği kokusu duyacaksın...
“İlknur çok disiplinli, çok mütevazı bir arkadaşımızdı. Partisine olan bağlılığı, inancı... Bir gün Esenyurt’tan Avcılar’a kadar yürümüş. Tabi kızdım ‘o kadar yol yürünür mü, minibüse binseydin, lazımsın sen bize’ diye. ‘Abla’ dedi ‘Kadınların çocuklarının sütünden ekmeğinden, harçlığından kısıp verdikleri üç kuruşu yola mı verseydim!’ Bir gün de aradı, ‘Abla köyden yufka ekmek gelmiş, getireyim mi?’ diye. Ben bir sevindim, ‘ohh’ dedim ‘tereyağı da var, çay da demleriz, misss…’ Yufka ekmek geldi gelmesine ama yufka ekmek arası gazeteyle geldi... İçindekiler beynimizi yufka ekmekler de midemizi doyurdu.”
– Yoruldun mu Esen? Başlama gene söylenmeye! Sakın ha, mızmızlık yok. Mersin’e gidiyoruz 1981’in Mersin’ine, Silifke’ye. Nursel’le tanıştırıcam seni, Nursel Gökçe ile, fakülteden arkadaşım. Zor günler, kaçağız ve ben oğluşumu bekliyorum; kaçıyoruz ve orda saklanıyoruz. Oğluşumun doğumunu anlatacak sana Nursel, ne kadar da şaşkınmışız dinle bak...
“Biz üniversite yıllarında ev arkadaşıydık. Onunla yaşadığımız en dramatik olaylar onun anlatımıyla çok komik olurdu. İlknur oğlu Gökhan’ın doğumu için Silifke’deydi. Doğumunda birimizin yanında olması gerekiyordu. Ben babamı kaybetmiştim tek annem vardı, anneyi ikna etmek babaları ikna etmekten kolaydır; kadın kadının halini anlar. Arkadaşlar benim gitmemi uygun buldular. Doğum vakti geldi biz hastaneye gittik. Yoğun doğum sancılarından sonra İlknur’u doğum odasına götürdüler. Bir süre sonra Gökhan ve annesi normal odaya getirildi. Bir şeyler yanlış gitti. İlknur’u tekrar götürdüler. O sırada bir hemşirenin doğum esnasında kan kaybından öldüğünü duyduk. Ben bir hayli panik oldum. Neyse ki İlknur’a bir şey olmamıştı. Hastaneden çıkma vakti geldi. Ben ve Gökhan’ın babası bebeği alıp aşağıya indik. Taksi geldi. Bindik; bebek, ben ve baba. Ama İlknur yoktu. Çünkü biz İlknur’u unutmuştuk! Onun kendi başına gelmesi mümkün değildi. Geri dönüp İlknur’u getirdik. Bir araya geldiğimizde bu olayı bir komedi haline getirip anlatırdı.”
 

BUCA’NIN ÇİLLİ KIZI
- Buca’ya gidelim mi? Yolculuk boyunca yine geri dönücez Buca’ya… Bak üniversitede ev arkadaşlarımdan biri de Servinaz’dı, namı diğer “Uzun”. Aslında ne anılar vardır ama bakalım Servinaz Bulut ne anlatacak?
“İlknur ile Buca Eğitim Fakültesi’ne girdiğimiz 1979 yılında tanıştık. Bu arkadaşlığımız, dostluğumuz onun kaçak yaşadığı yılları, benim cezaevi yıllarımı saymazsak 36 yıl boyunca hep canlı bir şekilde sürdü. Bizim Buca Eğitime girdiğimiz yıl, fakültedeki faşist işgal kırılmıştı. Yani biz rahat bir dönemde okula başladık. O yıllarda fakültede sık sık boykotlar, forumlar düzenlenirdi. İlknur’la biz bölümdeki arkadaşları foruma davet ederdik. Koridoru paylaşır sağdaki sınıfları birimiz, soldakileri birimiz alır, sınıfa girer kısa bir konuşma yaparak öğrenci arkadaşları boykota veya foruma davet ederdik ve sınıfları boşaltırdık. Yine böylesi bir gün bölüm başkanı Fikret bey ‘Mon examen, mon examan! (Sınavım, sınavım)’ diye bağırarak sınıftan hışımla çıkıp yanıma geldi. ‘Senin bu arkadaşın bana sınav yaptırmıyor. Sınıfa girip bir şeyler söylüyor ve öğrencileri alıp götürüyor’ diye feveran etmişti. Tesadüf bu ya hep onun dersinin bulunduğu tarafı İlknur almış ve hep de Fikret beyin sınavına denk gelmiş... 1976’dan 2016’ya hep mücadelenin içinde geçmiş bir hayattı onunki...”
– 80’li yılların sonuna geldik, İstanbul güzeldir bu mevsimde, Ayşe Çetin’le tanıştıracağım seni şimdi. Ayşe de hikâyesi olan kadınlardan. Ayşe ile bir arkadaş ziyaretimiz var; Beykoz’a götürecek bizi...
“Sıcak bir temmuz ayı, çoluk çocuk sabah çıktık yola, öğlen sıcağında Beykoz’da arkadaşın evindeyiz. Çaydı sohbetti derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Çocuklar acıktı tabii, ama evde yiyecek bir şey de yok. Yakında market, bakkal da yok; olsa da zaten... İlknur bir anda ortadan kayboldu. Biz çocukları oyalamaya çalışırken İlknur ‘Sürpriiz!’ diye çıkageldi. ‘Çocuklar size cips yaptım!’ Çocuklar sevinçten çığlık çığlığaydı. İlknur’la göz göze geldik, mutfakta bulduğu bir kaç patatesle çocukları mutlu etmenin sevinci ve yokluğun acısı vardı yüzünde. Tüm kötülüklere inat gülümseyerek hayatı paylaşmak her şeye değerdi.”

PEMBE BİR BULUT
– Bak Gülbin de ev arkadaşlarımdandı... Gülbin Akar Çelebi o da hayatıma anlam katanlardan. Gülbin’e  İlknur’u anlat de.
“İlknur; yumuşacık ama heyecanlı adımlarla geçtin dünyadan. Gülümseyen yüzün, vazgeçmeyen, direnen kalbin, dostluğun ve kulaklarımızdan hiç gitmeyecek kahkahaların için teşekkürler. Onca zor ve acı dolu yıllara rağmen, senden bize kalan, pamuk şekeri gibi pembe bir bulut...”  
- Eee trene binip de Gönen’e gitmemek olmaz. Bak Gönen’de Kevser’le tanıştıracağım seni. Kevser Ruhi. Onun “Kehribar Kadınlar” kitabının “Sızı” isimli öyküsünün kahramanıyım, ne güzel değil mi? Onu nasılsa okursun. Bak gençlik yıllarımızdan ne de güzel bir anı anlatıyor Kevser.
“İlk izlediğimiz konser aklıma geldi şimdi. Beyaz Kelebekler isimli müzik grubu Anadolu turnesinde Gönen’e de gelmişti. Konser yazlık sinemada olacak. Filmlerden öğrenmişiz sahnedeki sanatçıya çiçek veriliyor. Biz de vereceğiz. Ama ufak bir sorun var: Gönen’de çiçekçi yok! İlknurların o vakitler oturduğu evin bahçesi bir film platosu gibi. Fıskiyeli bir süs havuzu var, boy boy ağaçlar, çeşit çeşit çiçekler, renk renk güller var bahçede. Kimsenin bize ‘Neden yaptınız?’ diye kızacağı yok, –anne ve babalarımıza, ailelerimize müteşekkiriz– güllerden gözümüze güzel gelenleri kestik. Akşamki konserde Beyaz Kelebekler’in solistine 'takdim‘ edeceğiz. Öyle de ince çocuklarız… O da ne? Güllerin diplerinde, saplarında yeşil yeşil küçücük böcekler var. Gülleri tek tek yıkayıp mandallarla astık çamaşır asar gibi. Böceklerden temizlendi ama bir araya getirip toplayınca buket gibi olmuyor güllerimiz… Yaz güneşinin böğründe gül yıkayıp kurutmuşuz, dik durmaları mümkün değil. Kırtasiyeden karton aldık, kelebek şeklinde kestik, gülleri üzerine yatırıp bağladık. Renkli ve şeffaf kâğıt sararak beyaz perdeden gördüğümüz buketlere benzetmeye çalıştık elimizdeki malzemeyi. Sardığımız şeffaf kâğıtlar, köyde düğünlerde veya özel günlerde tatlı tepsilerini süslemek için kullanılırdı. Elimizin altında vardı herhalde. Tabii ki sunduk buketimizi soliste… O konser ve bizim konsere dahil oluşumuz ayrı bir hikâyenin konusudur. Başka zamana kalsın anlatmak…“

– Bir ileri bir geri gidiyoruz zamanda değil mi? Ama anılar taze sıcacık... Saadet bizim süslü arkadaşlardan, ayrı bir duruşu vardı, sanatçı kadın canım... Trenin camının aralığından nergis kokusu doldu içeriye... İzmir’e yaklaşmışız. Şimdi nergis zamanı buralarda; allı-yeşilli pazen giysileriyle nergis hasadı yapar köylü kadınlar... Biliyorum neyi anlatacağını Saadet Balta Gökçe’nin…
“Yıl 1980...belki de ‘81. Eşrefpaşa’da dimdik bir yokuşla çıkardık; köşesinde mutfağı olan bir giriş ve bir odadan ibaret evimize. Ah... o ev dillense gülmekten konuşamazdı eminim. Ağlarken bile gülebilen gençlerdik biz. Belki agresif bir hal gibi gelebilir; ama öyleydi o zamanlar… Değişmez yiyeceklerimiz memleketlerimizden gelen salça, zeytin, zeytinyağı ve kışlıklar... Arada pazara da giderdik tabi. Eşrefpaşa’da pazar günleri kurulurdu pazar... Masa üstünde para koyduğumuz kavanoz boşaltıldı... Cebimde bozukluklar; pazar sırası bende. Alışverişi yaptım. Çıkışta bir nergis kokusu... Bırakmıyor yakamı, çaresizim. Cebimde son kuruşlar. Aldım tabi nergisi… Neyse; elimde nergis demetiyle girdim içeri mutlu mes’ut. Önce İlknur’la göz göze geldim... Çilli suratı şaşkın, gözleri kısık. Gözünü elimdeki demete kaydırıp söylendi bana, ‘Acıkınca nergis yeriz artık!’ Sonra diğer kızlar da söylendi tabii… Ağzımı her açtığımda ‘Ama...sen ..nergis’... Nergisten önce - nergisten sonraki günler başladı benim için… Geçen beni aradığında... ‘Senin için nergis aldım’ dedin ya ‘Masada; solmadan gel!’

Kars’ta binmiştik trene aslında istikamet Ankara idi, ama biz birçok durağa uğradık farklı zamanlara gittik. Hayatındaki tüm kadınlar vardı o trende hepsi de hikâyesi olan güzel kadınlar…  Kayaş’ta indiğimizde İlknur dedi ki: ‘‘Yanlışlık olmuş, yeniden binip 24 saat yolculuk edeceksiniz deseler hiç itirazım olmaz!’’ 
Işıklar içinde uyu!

www.evrensel.net