‘Yeni’ anayasa ve Hitler’in İslamcı muhipleri

‘Yeni’ anayasa ve Hitler’in İslamcı muhipleri

Yılın son günü, 'Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz' demekle, sadece aklındaki ülkenin neye benzediğini görmek için bakmamız gereken tarihi kerterizi işaret etmekle kalmadı; önümüzdeki dönemde 'ne ile' ve 'nasıl bir felaket ihtimaliyle' mücadele etmemiz gerektiğini de hiçbir tevile gerek bırakmadan göstermiş oldu.

Hakkı ÖZDAL

2015’in son ve 2016’nın ilk günü, Türkiye’nin hem “geldiği” noktanın, hem de “gitmekte olduğu” güzergahın şaşırtıcı berraklıktaki ipuçlarını veren simgesel olay ve demeçlerle birbirine teyellenmişti.  
Şöyle ki:
31 Aralık 2015: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan’a yaptığı resmi ziyaretten dönüyordu. ‘Bölge liderliği’, ‘küresel aktör’ gibi yaldızlarla parlatılmış, hırçın –ve ama ezici şekilde yenik düşmüş Ortadoğu politikasından geriye kalan ‘işbirliği’ ekseninin büyük abisiydi Suudi Arabistan... Bir zamanlar bölgeye hükmetme hayalleri kurmuş, Şam’dan Kahire’ye, Tunus’tan Gazze’ye kadar olan bir coğrafyada ‘İhvan’ eliyle bir nüfuz tesis etmeyi ummuştu. Ama tarihsel ve bölgesel gerçekler, şimdi aynı bölge için son derece itibarsız iki ülkeyle, Suudi Arabistan ve Katar’la baş başa bırakmıştı bu hayal dünyasını; üstelik o Suudi Arabistan, bu hayalin ilk ve en ölümcül yarayı aldığı Mısır darbesinin koşulsuz destekçisiyken… İşte o gezinin dönüşünde havaalanında gazetecilerin karşısına çıktı. Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu arasındaki ‘yeni anayasa’ randevusunun ardından CHP liderinin bir TV kanalındaki konuşmasını hatırlatarak “Başkanlık sistemi / üniter devlet” tartışmalarına ilişkin görüşünü soran muhabire, hem sorudan, hem de tartışmaların geldiği noktadan memnuniyetini gizleyemeyen bir tonla ve ‘samimiyetle’ yanıt verdi: “Üniter sistemli başkanlık baktığımızda var. Hitler Almanyası’na baktığımızda da bunu görürsünüz. Başka ülkelerde de görürsünüz…”
1 Ocak 2016: Bir gün sonra, yukarıda bahsedilen gezi sırasında ölen ve kendisi gibi düşünmeyen herkese hakaret-küfür eden, tehditler savuran yazılarıyla bilinen Yeni Akit Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Karakaya’nın cenazesi vardı. Fatih Camii’ndeki cenazeye Erdoğan ve Davutoğlu da katılmış, namazın ardından cenaze aracına taşınan Karakaya’nın tabutuna, devletin en tepesindeki bu iki isim de omuz vermişti. Ve nihayet Erdoğan, mevtanın kabri başında mikrofonla Kur’an okudu.
Karakaya’nın tabutunu omuzlayan Başbakan Davutoğlu, Cizre’de iki kez vurularak katledilen 3 aylık bebeğin defnedildiğini söyleyeli 24 saatten biraz fazla olmuştu. Miray bebeğin ailesinin, ilçedeki ‘olağanüstü koşullar’ nedeniyle cenazenin halen morgda olduğunu söyleyerek bu bilgiyi yalanlamasının üzerinden ise bir gün bile geçmemişti. Küfürbaz ama dindar bir muhibbin cenazesinin, dini vecibeler tastamam yerine getirilerek toprağa verilmesi; canı alınmış bir körpenin morgda mı yoksa kabristanda mı olduğunu bilmekten daha büyük memleket meselesiydi elbette. Başbakan seçimini yapmıştı.
Aynı gün, aynı saatlerde, yaklaşık bir aydır muhasara altında olan, evleri ve sokakları tank atışlarıyla hedef alınan Cizreliler, ilçeden çıkmalarına –muhtemelen bir askeri plan doğrultusunda– izin verilen sınırlı sürede, ellerinde beyaz bayrakları ve derme çatma yükleriyle, koşar adımlarla yaşadıkları yerleri terk etmeye çalışıyorlardı.
İki güne sığan bu ‘olaylar’, “duru gökte çakan bir şimşek gibi” geçmişin yükünü ve geleceğin görevini ışığa çıkarıyor.
Tarihsel inkar ve imhaya karşı direnen Kürt halkı ile Türk halk sınıflarının siyasal temsilcileri arasındaki ittifak, haziran ayında bu rejime en azından “bir adımını arkaya doğru attırmayı” başarmıştı. Ancak kanlı ve kışkırtılmış bir savaş; yüzlerce masumu intihar saldırılarıyla yok eden gözü dönmüş terör ve yasal güvenceden mahrum bir ‘sadaka’ ekonomisine hapsedilmiş en alt sınıfları hedef alan ekonomik tehditlerle girilen kasım seçimlerinde tablo yeniden tersine döndü. Kasımın olağanüstü koşullarında elde edilen sayısal gücü, vakit kaybetmeden, “kaderini bir daha halk oyuna bırakmayacak” şekilde rejimi tahkim edecek bir manivelaya çevirecekleri ilk günden –hatta temmuzdan beri– belliydi. Kürt kentlerine karşı girişilen yıkım savaşı da bu kapsamda olmak üzere, Kürtleri, siyasal talep ve temsilcileriyle birlikte sistemin dışına süpürüp az sayıda işbirlikçinin katkısıyla ‘ülke genelinde meşruiyet’ görüntüsü vermek; bu kanlı yolla yedeklenmiş ya da etkisizleştirilmiş Türk milliyetçiliğinin aktif ya da pasif desteğiyle olası bir referandum bloğunu genişletmek ve bu yolla özlenen dikensiz bahçeye kavuşmak…
Haftada birkaç gün gazetelerin sadece birinci sayfalarına bakan dikkatli bir gözlemci için bile son derece görünür olan ve temmuz ayından beri sivil ve resmi görevli yüzlerce insanın canına mal olan bu ‘savaş planı’nın şimdiki adımı, “yeni anayasa” tartışmalarına iliştirilmiş başkanlık sistemi dayatması ve bu yolla, Kürtlerin yanı sıra siyasal ve toplumsal haklarının peşindeki halk sınıflarının, Alevilerin, giderek laiklerin ve rejim için ‘makul olmayan’ tüm kesimlerin dışlandığı yeni bir ‘toplum sözleşmesi’dir. Bunun ne menem bir ‘sözleşme’ olduğu zaten yeterince aşikar iken, yılın dönümüne denk gelen o iki gündeki simgesel olaylar art arda geldi.
Durumumuz şudur: İktidar bloku ve onunla ittifak halindeki toplumsal sınıf ve kesimler, devlet aygıtını ve toplumu, İslamcı ve milliyetçi-muhafazakar bir dar olukta dondurarak katılaştırmayı hedefleyen bir rejim inşasında ‘final safhasına’ yaklaştığını düşünmekte; yakın zamana kadar buna kendi çıkarları cephesinden direnç gösteren bazı büyük sermaye odakları, geleneksel cumhuriyet burjuvazisinin kimi temsilcileri de bu inşa ile uzlaşma yolunu seçmekte. Bir yandan uluslararası çapta Rusya’yla girilen ve tırman(dırıl)an kriz diğer yandan Kürt kentlerindeki sıcak savaşın yarattığı ‘olağanüstü’ koşullar, hem farklı toplum kesimlerini yedeklemenin hem de olası itirazlara en sert ve acımasız karşılıkları vermenin bahanesi olarak kullanılıyor.
Buna karşılık, kasım yenilgisinin, artık çoktan aşılması gereken moral dağınıklığı içindeki demokrasi güçleri yeterli bir bütünlükte davranabiliyor mu? Meclis’te, HDP’nin dışlandığı iki ya da üç partili bir anayasa girişiminin ve buna bağlanmış bir referandumun, zaten ağır yaralı durumdaki toplumsal barışın tamamen ezilmesi pahasına, bir İslamofaşist diktatörlüğün tamamlanmasına yol vermek olduğu bunca açık görünüyorken; böylesi bir rejimle uzlaşmayacak tüm kesimleri kapsayacak seçenekler üzerinde düşünmek; birliği, ‘en mümkün’ olduğu yerde, ‘eylemde’ aramak gerekecek belli ki…
Zira, o gün, “Hitler Almanyası’na baktığınızda orada da bunu görürsünüz” demekle, sadece aklındaki ülkenin neye benzediğini tahayyül etmek için bakmamız gereken tarihsel kerterizi işaret etmekle kalmadı; önümüzdeki dönemde “ne ile” ve “nasıl bir felaket ihtimaliyle” mücadele etmemiz gerektiğini de hiçbir tevile gerek bırakmadan tane tane anlatmış oldu.
Bir dönem muzaffer olsa bile sonunda yenilmeyen hiçbir faşizm yoktur elbette; ama hakim olduğu toplumlara etkileri çok uzun yıllar süren tahribatta bulunmayan bir faşizm de yoktur…

www.evrensel.net
ETİKETLER Hakkı Özdal