‘SSCB’de herkes üniversiteliydi’ efsanesinden hareketle evrensel kent

‘SSCB’de herkes üniversiteliydi’ efsanesinden hareketle evrensel kent

Sosyalizmin layıkıyla uygulandığı dönem ve modelde gençliğin çok büyük bir oranı teknik ve yüksek okullara, alan yüksek okullarına, meslek mekteplerine ve eğitim enstitülerine yönlendirilmiştir.

Okay DEPREM

Sovyetler Birliği’nin (SB) sona erişini takiben önce kara yoluyla Doğu Karadeniz’e ticaret ve başka maksatlarla gelen, ardından da tüm kuzey bölgesine yayılıp akabinde İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlere doğru devam eden kitlelerin karakter ve niteliğinden hareketle gerçek dışı, komik ve naif bir şehir hatta ülke efsanesi uydurulmuştu. 90’lı yılların söz konusu iş göçmeni heterojen kitlesinin zaman içinde öğrenilen doğal, eski meslekleri ve vaktiyle yaptıkları işlerle Türkiye’de tamamen ekonomik sebeplerden dolayı icra etmek durumunda kaldıkları basit, gündelik ve vasıfsız meşgaleler arasındaki korkunç dramatik tezadı betimlemek adına, “adamlarda herkes üniversiteliymiş” şeklinde özetlenebilecek bir deli saçması ortaya atılıp kulaktan kulağa yayıldı. Öte yandan Nazım Hikmet ve döneminin pek çok TKP yöneticisi ve aydınının ideolojik-politik eğitim gördükleri “Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi”nin ismi ve misyonundan hareketle, zamanla güya ve sanki sosyalizmin temel gayelerinden birisi herkesi “üniversiteli yapmak”, toplumu “üniversitelileştirmek”, diğer bir ifadeyle günümüzde bu noktada dünyada oynanan tiyatroda da görüldüğü üzere bir nevi ve dolaylı olarak üniversite kavramının altını oyup, içeriğini boşaltmakmış gibi gerçek dışı ve dahası sakıncalı bir illüzyon yaratılıp, yanlış bilinçlendirme oluşturuldu. O halde işbu yazının sınırlı kapsamında başından sonuna kadar SSCB’de tatbik edilen yüksek öğretim – mesleki eğitim modelini kısaca ve yeniden hatırla(t)makta fayda var.

SOSYALİZMİN İLK SAFHALARINDA EĞİTİM POLİTİKASI

Bir kere anımsatmakta yarar var ki “Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi” 1930’lı yılların başında kapatılıp yerini ve işlevini birtakım enstitü ve yüksek okullara bırakacaktır. İkincisi: SB’de başından sonuna değin yani “yükseliş devri” de dâhil olmak üzere (1960’lı yıllara kadar) hiçbir zaman üniversiteli kitle toplumun önemli bir kısmını veya hatta azımsanmayacak bir kesimini oluşturmadığı gibi; her önüne gelene “üniversiteye” gitmesi salık verilip buna göre bir toplumsal örgütlenme yapılmamış, bu biçimde bir eğitim politikası belirlenmeyip kitleler de bu tandansta bir kolektif yönlendirmeye tabi tutulmamıştır. Sosyalizmin layıkıyla uygulandığı dönem ve modelde tersine; gençliğin çok büyük bir oranı teknik ve yüksek okullara, alan yüksek okullarına, meslek mekteplerine ve eğitim enstitülerine yönlendirilmiştir. Keza doğrudan veya dolaylı bir oryantasyon yapılmasına dahi gerek kalmadan, mevcut sosyal yapı ve şartlar “gerçek üniversite”ye gitmeye aday olabilecek, buna ihtiyaç duyacak, dahası buna cesaret edip yine bunun formel-bilişsel ağır yük ve gerekliliklerine katlanacak kitlenin son derece sınırlı olması sonucunu beraberinde getiriyordu  

SOSYAL-SINIFSAL DEĞİL, ‘BEYİNSEL-KÜLTÜREL ELİTLERİN EVRENSEL KENTİ’

Maddi ve potansiyel olarak herkes “gerçek üniversite”de eğitim görme olanağına sahipken; gerek toplumun ve rejimin ihtiyaç duyduğu gerçek üniversiteli sayısının her daim sınırlı olmasından; gerekse de az çok “başarıyla” ve rasyonel akılla uygulanan tüm diğer sosyo-iktisadi düzenlerde de olduğu gibi, toplumcu sistemde de bu bağlamda esas meselenin; uygulama mühendisleri, teknisyenler, öğretmenler ve eğitmenler gibi ara eleman, üst vasıflı / nitelikli işçi ve orta düzeyli kalifiye insan gücü yetiştirmek olduğu gerçeği akla getirildiğinde; sosyalist düzenin en azından ilk aşamalarında, üniversite adayı kitlenin toplumun elbette sosyal-sınıfsal-maddi değil ancak beyinsel-kültürel “elitleri” olduğu tartışmasız anlaşılacaktır.

Nitekim bu bariz olguya “sokak”tan yani gündelik hayattan örnek vermek gerekirse şayet: Sovyetler’de “gerçek üniversite’de okumamış çoğunluk kitleye; olanakları varken neden bir üniversiteye değil de teknik, yüksek veya meslek okullarından birisine gittikleri sorulduğunda alınacak muhtemel yanıtların başında üç aşağı beş yukarı şu gelmektedir: “ Çünkü üniversite mezunları ile teknik okulu bitirenlerin girdikleri işlerde aldıkları ücretler ve hayat standartları hemen hemen aynıydı. Hatta pek çok sahada ve durumda teknikerler, uzman işçi ve ara-orta elemanlar çok daha iyi kazanıp yaşayabiliyorlardı. Dahası üniversiteye girmek göreli kolay ancak çıkmak zordu, yani okuması ve bitirmesi çok çetin ve zorluydu. Herkesin altından kalkabileceği bir şey değildi. Her şeyden öte, her bireyin henüz okul sıralarında geleceği her açıdan garantiydi. Biraz da bu rahatlıkla ve güvenle, aynı hayat koşullarına sahip olmak pahasına neden üniversitede okuyalım, okumalıyız ki diye düşünürdük hep…”   

YALNIZCA EVRENSEL-BİLİMSEL-RASYONEL BİLGİNİN ÜRETİM YERİ

Her ferdin azami sayıda ve çeşitlilikte bilimsel ve sanatsal alanda kendini en yüksek seviyede ve özgürce ifade edebildiği ve dahası maddi-kol emeği ile de bağlantısının kesilmediği aşamanın ancak sosyalizmin komünizme doğru evrildiği ileriki, sonraki merhalelerde teknik, ekonomik ve toplumsal açıdan mümkün olabileceğini gayet iyi bilen SSCB idari kadroları; toplumda yalandan ve sahte bir “üniversite seferberliği” ilan etmenin erken, yanlış ve gereksiz olduğu bilinciyle; alelade, ortalama teknik ve mesleki yüksek öğretimin verildiği okul, enstitü ve akademilere de kalkıp “üniversite” adını vermemiştir. Bundan dolayı da onlarca yüksek okulun, meslek okulunun, “teknikum”un (teknik yüksek okul veya alan yüksek okulu); akademi veya enstitünün bulunduğu büyük Sovyet kentlerinin her birinde 1 veya en fazla 2-3 gerçek üniversite var olmaktaydı. SB’de kelimenin öz anlamına layık üniversite; bugünkü dünyada moda olduğundan ve “birtakım ülkelerde” artık genel geçer norm haline geldiğinden farklı olarak; sadece meslek hatta giderek salt diploma edinmek, “iş bulmak”, sınıf atlamak, sosyalleşmek, hayatı ötelemek ve şehirler-bölgeler arası dengesiz-çarpık mobilizasyona aracılık yapması için kullanılan tesadüfî paravan yapı özelliği göstermez. Hele hele ebeveynlerin, ailelerin sosyal kompleks-güdü-ihtiras ve rekabetlerini çocukları üzerinden hayata geçirmelerine vesile olan kurumlar işlevi ise hiç taşımamaktadır.  

İLERİ BATILI ÜLKELERİN KISMİ ‘BAŞARI’SININ DAHİ ARKA PLANI

Kapitalist sosyo-ekonomik yapıya sahip gelişmiş Batı ülkelerinde dahi genel eğitim modeli; iş gücü çağına gelen kitlenin önemli bir oranını, nitelikli-vasıflı ara-orta eleman, kalifiye meslek sahibi çalışanlar olarak yetişmeye dönük motive eder. Bu bakımdan da Sovyet eğitim modeli ile teknik açıdan paralellikler taşımaz değildir. Bundan dolayı da Almanya’da üretimin, yüksek teknolojili ve büyük katma değerli sanayinin merkezi Bavyera eyaletinde sadece bir adet teknik üniversite bulunurken, endüstriyel tarımın merkezi ülkelerinden koca Fransa’da veteriner “okulu” sayısı yalnızca 4, Almanya’da ise 5’tir (Türkiye’de: 21!). Bu gibi ülkelerde, özellikle de teknik sahalarda üniversite sadece bilimsel bilgiyi bulan ve geliştiren bilim insanlarının filiz verdiği yerler demektir. Yüksek öğretim sistemi iflas etmiş “birtakım ülkelerde” ise; bilim ve uygulama mühendisinin arasında ayrım olmadığı / kalmadığı içindir ki, mühendislik fakülteleri edasındaki kurumlar; hem ileri-kapitalist hem de özellikle sosyalist ülkelerde yetişen ortalama teknisyenin hatta nitelikli işçinin vasıf derecesine denk ölçüde ancak eğitim verebilmektedirler…

www.evrensel.net