Bir devrimci derviş: Enver Gökçe

Son zamanlarda ne zaman şiirimizden söz etsem, yazıma ya da konuşmama şöyle başlıyorum: Bizim ilk gençliğimde Nâzım Hikmet yasaktı.

Bir devrimci derviş: Enver Gökçe
Aydın Hatipoğlu
Metin İlkin, Yücel Yayınevi'ni kurmuş, güzel kitaplar yayımlıyordu. O sıralar birlikte "Gelecek" dergisinin de hazırlıklarını sürdürüyorduk. İlk kez bir yayınevi sahibi olarak bana kitabımı basmayı önerdi. Hemen kitabımı toparladım. Adını "Hoyrat" koydum. Resimlenmesini Orhan Taylan'a ısmarladım.
Ara sıra yayınevine uğradığımda bir köşede oturan, çekingen, kavruk, köylü tipli, ufak tefek, yaşlı bir adam görüyordum. Sanırım ikinci ya da üçüncü uğrayışımdı, Metin'in rahat bir anına denk gelmiş olmalı ki, bizi tanıştırmayı akıl etti... "Enver Gökçe"
Enver Gökçe adını çok duymuştum ama ancak son zamanlarda "Türk Solu" dergisinde bir iki şiirini okuyabilmiştim. Bir yandan böyle bir ustayla tanıştığıma seviniyordum, öte yandan onun bitkin, ezik, yitik görüntüsü yüreğimi burkuyordu.
Son zamanlarda ne zaman şiirimizden söz etsem, yazıma ya da konuşmama şöyle başlıyorum: Bizim ilk gençliğimde Nâzım Hikmet yasaktı. Nâzım'ın adına ne kitaplarda, ne antolojilerde rastlamak olasıydı. Konuşurken adı anılacak olsa, ses hafifçe alçaltılarak telaffuz edilirdi Nâzım Hikmet adı.
1940 kuşağı ozanları ise ağır bir baskı altındaydı. Kitapları toplatılıyor, şiir toplantıları basılıyor, polisçe izleniyor, gözaltına alınıyor, hapse atılıyor, sürgüne gönderiliyor, işsiz bırakılıyorlardı.
Bu yüzden bizim kuşak Nâzımsız başladı şiire. '40 kuşağı ozanlarındansa ancak ulaşabildiğimiz birkaç ozanı tanıyabiliyorduk. O da "Hababam Sınıfı" yazarı olarak Rıfat Ilgaz, Mevlana çevirmeni A. Kadir, romantik şiirler yazan Attilâ İlhan ve bizim kuşak için büyük bir şans olan Şükran Ağabey (Kurdakul)...
Ancak 1961 Anayasası'yla sağlanan özgürlük ortamında toplum, uzun uykusundan uyanır gibi, kamaşan gözlerle yeniden ve yavaş yavaş keşfetmeye başlıyordu unutturulmak istenen şairlerini. Önce Rıfat Ilgaz'ı, A. Kadir'i, Suat Taşer'i, Attilâ İlhan'ı, Şükran Kurdakul'u, Cahit Irgat'ı... Sonra Ömer Faruk Toprak'ı, Arif Damar'ı, Mehmed Kemal'i... Daha sonra Ahmet Arif'i, Dinamo'yu ve neden sonra ise Enver Gökçe'yi... İlhami Bekir'i... Ama Nizayi Akıncıoğlu'nu, Nail Vahdet'i, Fethi Giray'ı, Sabri Soran'ı ve fedailer mangasının daha birçok adsız neferini hâlâ yeterince tanıma fırsatı bulamamıştı.
İşte 1940 kuşağının en önemli ozanlarından biri olan Enver Gökçe, ilk kitabını ancak 12 Mart fırtınasının ortalığı kasıp kavurduğu günlerin ertesinde, 1973'te Metin İlkin'in Yücel Yayınları arasında yayımlayabildi... "Dost Dost İlle Kavga". 1943 ile 1951 arasında "Yurt ve Dünya", "ANT", "Söz", "Gün", "Yağmur ve Toprak", "Meydan" gibi dergilerde ve 1969'dan sonra Türk Solu'nda çıkan şiirlerini toplamıştı kitabında.
53 yaşında ilk kitabını yayınlamak... 1948'de Ankara Üniversitesi Dil-Tarih Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdiği, "Eğin Türküleri"ni tez olarak hazırladığı yıl, onun için yeni bir yaşamın başlangıcı olacaktı. Fakat üç yıl sonra 1951'de alınıp götürülen, hapis ve sürgünlerde süründürülen bir ozan için 53 yaşında ilk kitabını yayımlamak nasıl bir duygudur anlayabiliyorum.
Kitap çıkar çıkmaz büyük ilgi gördü. Enver Gökçe adı kısa sürede geniş kitlelerce bilinir oldu. Ama o, yine eski çekinik, ürkek, köylü yapısından çıkmadı.
Ardından 1977'de "Panzerler Üstümüze Kalkar" yayımlandı. O da aynı coşkuyla karşılandı. 7 yıl hapislik ve sürgünlük döneminden sonra Erzincan'a çekilmiş, orada kendini unutturarak, bir yandan Neruda'dan çeviriler yapmış sessizce, bir yandan da kendi şiir kozasını örmeyi sürdürmüştü. Neruda çevirileri 1962'de kitap olarak yayımlanmıştı. İkinci kitabının yayımlandığı yıl, yani 1 Mayıs 1977'de Taksim alanının kana boyandığını anımsarsınız, Enver Gökçe'nin şiirinin toplumuyla buluşmaya çalıştığı her dönemin, yeri bir baskı dönemiyle çakışmasının, ozan için, nasıl bir şansızlık olduğuna hak verirsiniz.
Enver Gökçe hastaydı, yorgundu, yoksuldu, 12 Eylül 1980 fırtınasının tozu toprağı arasında, göz gözü görmeyen günlerde, çekip çekip köyüne gitti, yeterince tedavi göremedi.
19 Kasım 1981'de ardında çileli bir yaşamın ezgisini, inançlı bir devrimcinin sıkılı bir yumruk gibi yükselen mısralarını bırakıp sessiz sedasız, çekingen, köylü tavrıyla ayrıldı aramızdan.
1982'de kitaplarının yeni baskısı yapıldıysa da, ölen cumhurbaşkanı Özal'ın başlattığı "depolitizasyon ve kültürsüzleştirme" politikaları hâlâ sürmektedir ve onu yeniden unutuluşun kuyusuna sürüklemeye çalışmaktadır.
Ancak namuslu edebiyat tarihçileri, Enver Gökçe gibi özgün bir ozanı, 1940 Kuşağı ozanları arasındaki onurlu yerine oturtmak zorundadırlar.
O bir derviş gibi sessizce doldurduğu çilesiyle anılarımızda yaşarken, şiirleri her zaman aydınlık savaşçılarının yolunu aydınlatacak bir ışık kaynağı olmayı sürdürecektir.
www.evrensel.net