Hayal gücünü kışkırtan besteci:

   Debussy

Hayal gücünü kışkırtan besteci: Debussy
Hasan Çakmak
Sanat tarihçileri 19. yüzyıl sanatını bireycilik ve gerçekçilik yolunda yeni bir adımın atıldığı bir dönem olarak tanımlarlar.
Kuşkusuz alışılmış kalıpların kırılmasıyla birlikte müziğe yeni bir soluk gelmiş ve sanatçıya sınırlı da olsa bir özgürlük alanı açılmış oldu. Yanı sıra dinleyiciye de bir şekilde özgürce düşünebilme olanağını sağlamıştır. Çünkü, mademki müzik sözcüklerle anlatılmayanı dile getiriyordu, onun içeriğini düşünmek bireyin (dinleyicinin), düşünsel etkinliğine kalıyordu. Çünkü, besteci tınılarla yarattığı biçimlerin içeriğini dinleyicinin düşünsel dünyasıyla tamamlıyordu. Dinleme, düşünsel bir etkinlik gerektiriyor. Düşünsel etkinliği olmayan bir insan ya müzikten uzaklaşarak hayal gücünün yarattığı karmaşık duygulara kapılıyor, ya da müziğin uyandırdığı duygulara kendini kaptırarak edilgenleşiyor.
Dinleyicinin dinlediği müzikten uzaklaşarak, hayal gücünün yarattığı öznel yorumlara gittiğini görmüş olmalı ki Claude Debussy, dinleyiciye (ya da dinleyicisine) şöyle seslenmektedir: "İyice dinleyin, yalnız kulağınızın neyin güzel olduğunu, neye izin verebileceğini yarılar. Müzik, duyarlılığın mantığından başka bir şey tanımaz". Müzik kulağa seslerle ulaşır. Doğal olarak müziğin dili, dinleyicisi için doğal bir dildir. Kulağın gözden daha duyarlı olduğu çeşitli biçimlerde dile getirilmiştir. Bu da müziği değerlendirmekte daha yetenekli olduğumuz anlamına gelir. Yeter ki dinlediğimiz müziğe biraz sorgulayıcı yaklaşalım. Sorgulayıcı yaklaşalım diyorum, çünkü birçok bestecinin eserinde (ki bu tüm sanat etkinlikleri içinde böyledir) düşünceler çoğunlukla gizlidir. Bunun Debussy'nin eserleri içinde geçerli olduğunu söyleyebiliriz.
Evet yazımızın konusu Debussy olduğuna göre, yukarda yaptığımız kısa değerlendirmeden sonra, ilerde tekrar değinmek kaydıyla, şimdi kısada olsa sanatçının müzik anlayışına -yöntemine- kısaca değinebiliriz. Debussy'nin en belirleyici özelliklerinden biri, eserlerinde düşüncelerini dile getirmesini saklı tutmasıdır. Bestecinin düşünceleri gizli tutmasındaki etken ise sessizlik kavramına bağlı kalmasıdır. O sessizlikle aynı zamanda, zaman sürecini "sorguya çeker gibidir". Dinleyicisine "iyice dinleyin" demesinin ardında yatan gerçek, işte bu özelliklerin dinleyici tarafından algılanmasını istemesidir.
Debussy, eserlerinde hep insanla doğa arasında uyumlu bir denge tutturmaya çalıştı. Vurguladıklarımızla çelişkili gibi görünse de, hiç bir şekilde "derin görünmeye" çalışmadı. Sadece önsezileriyle hareket etti. Abartıdan, gösterişten çok, nesnelerin özüne değinmeye özen gösteren sanatçı, yaşama olan canlı tutkusuyla insanlığa seslendi. İnsanlarla iletişimini -bağını- kesmemek için uzun bir süre tonalitenin (belirli bir tonda yazılan müzik parçasının niteliği) sınırlarında gidip geldi. Ancak bu, Debussy'nin tek düzeliliğe saplanıp kaldığı anlamına gelmiyor. Tersine, besteci tonalitenin sınırları arasında gidip gelirken, aynı zamanda tonaliteyi geleneksel işlevinden kurtarıp, günümüzün müzik anlayışına esin kaynağı haline getirdi.
Müzikte yepyeni bir sayfa açan besteci, 20. yüzyılda ortaya çıkan hemen hemen tüm müzik akımlarına esin kaynağı olmasının yanı sıra, kendiside geleneksel müzik anlayışına bağlanıp kalmadı. Nihayetinde kendisi izlenimci müziğin öncülerinden biri olmasına karşın, İtalyan sanatçı Filippo Tommaso Marinetti'nin 1909 yılında pariste yayımlanan bir gazetede yayınladığı bir bildiriyle, Fütürizm (Gelecekçilik) akımını başlatmasıyla 1913 yılında bu akıma kulak vererek şöyle der; "Görevimiz, zamanımızı yansıtan bir senfonik biçim değil midir? Örneğin uçağın utkusu müzikte de yansımalıdır." Yaşamın son yıllarında sokaktaki kalabalığın içine girmeye başlayan sanatçı, sokağın sesini müziğiyle duyurmaya çalıştı. Ne var ki sanatçının ömrü 20. yüzyılın hızlı deviniminden kaynaklanan, yeni çağın yaşamını enerjik ve dinamik öğelerini canlı bir şekilde yansıtmaya yetmedi.
Debussy'nin tını dünyasına olan duyarlılığı "tek tek bağımsız tınılar" keşfetmesini sağlamıştır. Bu nedenle ezgiye, tartıma ve armoniye "eşit değer veren" yine Debussy olmuştur. Ve yine bu tutku sayesindedir ki kalıplaşmış kutsal kuralları hırpalayarak ezgiye özgürlük tanımıştır. Başka türlü söyleyecek olursak, ezginin bağımsızlığını sağladı. Bununla birlikte, kısmen modal ve kısmende armonik bir üslup kullanarak, modal (Melodik ve armonik araçlarla ilintili bir yöntemi gözeten, belirli bir ses dizisi. İki tam, bir yarım ve üç tam, bir yarım aralığın oluşturduğu 2 tekrokard düzeniyle kurulmuştur), müziğe yeni bir biçim getirdi.
Müzik eleştirmenleri, Debussy'nin sanatını Schumann ve Chopin'e yakın bulurlar. Ancak Debussy'nin ruhsal dünyasının, bu sanatçılardan (Bach ve Beethoven'ide yanlarına koyarak) farklı olduğunu söyleyen Förg Demus, sanatçının bu sanatçılardan farklılığını şöyle dile getirmektedir: "Bir rüzgâr arpına benzer. O denli geçirimli ve suskundur ki, bu ruh, aynı bir çoban kavalı gibi en tuhaf esintileri bu ruhun en ince tellerine devinime geçirir. Tılsımlı aralıkların ve akorların doğmasına neden olurlar. Bu ruh dünyası müziğe yansırken, ses çizgileri bilinen kurallara bağlı kalarak ilerleyemezdi. Ortaya çıkan beste parçacıkları düzeltilemezdi. Bu müziksel esinin ödevi, sadece kendisine gelen sesleri duymak, onları alelacele hemen o anda nota etmek, sonra da bu nota yazısına çok daha ayrıntılı bir biçim getirmekti. Bu bakımdan ustalığı eşsizdi. Müziğini tuşlara aktarırken bulduğu piyanistik figürasyonlar sonsuzdu. İki ele bölünmüş karmaşık pasajlar, teknik olarak zor bileşimler, insana yine bu rüzgâr arpını anımsatır. (...) Debussy, sanatını sadece bu küçük ayrıntılar içinde geliştirmemiştir. Birçok ustaca yazılmış piyano parçaları, arkalarındaki şiir ya da resimle gerçekten eşit değerin içindedirler. (...) Debussy'e göre asıl büyüklük incelikten çok, buluşların niteliğidir."
www.evrensel.net