10 Mayıs 2015 08:59

Soma kötü huylu kapitalizmin işi miydi?

Paylaş

Bülent FALAKAOĞLU 

Sahi, 301 madencinin ölümüne sebep olan Soma faciası neydi?

Şirkete göre hesaplanamayan teknik bir hata. Hükümete göre dün ‘elim bir kazaydı’, bugün ise mahcubiyet duyulacak bir kusur. Meclisteki muhalefete göre, AKP düzeninin kaçınılmaz sonucu. Meselelere sınıfsal perspektiften bakanlara göre ise Soma cinayeti, kapitalizmin ta kendisi.
Son tez Marksistlere ait. Bu tez karşısında öne sürülen en güçlü itiraz şöyle: Bu iş kapitalizmin işi olsaydı, ileri kapitalizmin yaşandığı ülkelerde de olurdu. 

Öyleye ya; İngiltere’de, Fransa’da 1860’lı yıllarda yani 19. yüzyılda toplu ölümlerle sonuçlanan maden kazaları sonraki yüzyıllarda yaşanmadı. Üstelik teknolojik önlemlerle kazaları önlemek mümkün. Öyleyse, 19 yüzyılda İngiltere’de, ABD’de yaşanan kazalar ve ölümler kapitalizmin ‘vahşi’ haline aitti.  
Acaba öyle mi? 

EVCİL BATI’NIN MARİFETLERİ

Acaba kapitalizmin bir vahşi bir de evcil bir hali mi var?

Batı’da, ‘kapitalizmin evcil hali’ diye sunulan şey aslında işçi sınıfının, emekçilerin mücadelesiyle dizginlenmiş... O mücadelelerden süzülen sömürüye karşı düşüncelerle çevrelenmiş... Emeği koruyan, sömürüyü sınırlayan yasaları delmesine örgütlenmelerle barikat kurulmuş halinden başka bir şey değildi.

Özü aynıydı. Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanıyordu. Sisteminin çarkı sermaye birikimi ve kâr üzerinden dönüyordu. Kâr amacına ulaşmanın tek yolu olan emek sömürüsü  ve doğa yağmasıydı. Bunlardan vazgeçmiş miydi? Elbette hayır. 

Sadece üretimi kaydırmıştı? Mesela çok ünlü spor ayakkabılarının bazı Asya ülkelerinde haftada en az 70 saat çalışan çocuk işçilere ürettiren evcil denilen Batı’nın şirketleriydi. 
Emeği vahşice sömüren, Latinlerin, Afrikalıların doğasını katleden evcil Batı’nın şirketlerine binlerce örnek verebiliriz. 

Uluslararası iş bölümü yapılmıştı. Ve Türkiye gibi ülkelere, ucuz işgücü deposu ve yüksek finansal rant sağlayan “yükselen piyasa ekonomisi” olmak düşmüştü. Ama hepsi bir bütün kapitalizmdi. 
İş bölümündeki rolümüz “rekabet gücü” ve “ihracat” kavramlarıyla tanımlanıyordu. “Dibe doğru yarışın” adıydı bu! Rekabet gücümüzün artması için en ucuza biz üretmeliydik. Nitekim facianın yaşandığı Soma Holding patronu da “Üretim masrafını ton başına 130 dolardan 23,8 dolara düşürmeyi başardık” sözleriyle, gururla ucuza üretmekle övünüyordu.

Bu ocağın yıllık 2 milyon ton üretime göre bir altyapısı vardı. İşletmeci 4 milyon ton kömür çıkarmaya başlamıştı. Devlet de “Ya burada üretim nasıl oldu da iki katına çıktı?” diye sormuyordu. Oysa sorup baksaydı görecekti ki bu ocak çok zorlanmış. Riskli damarlara girildikçe girilmişti. 

“Dibe doğru yarış” üzerine kurulmuş uluslararası iş bölümünde niye sorsundu ki? Üstelik kömürün bir kısmına da bedava dağıtmak üzere el koyuyordu devlet. Hükümet ucuz üretimden sadece ekonomik değil aynı zamanda siyaseten de menfaat elde ediyordu.

BORÇ- İLAÇ- OCAK SARMALINA İTEN KİM? 

Çok verimli toprağa sahip Manisa bölgesinde tarım yapmak yerine işsiz kalmaya iten kim? 

Bölgede toprağı, tarımı kurutan ve insanları maden köleliğine mahkum eden ne?

Madene inmiş olmayı, işsizlere iş kapısı sunmak diye sunup bunu insanları kendine bağlamanın aracına dönüştürmüş olan kim?

Bu sorunların tümüne birden, ‘kapitalist işleyiş’ diye cevap versek. Kim itiraz edebilir ki? Son sorudaki siyasi nemalanmayı yapanı ‘muhafazakar kapitalist’ diye tanımlasak herkes onaylamaz mı?
Topraktan koparılmaya dair soruları bırakıp bankadan içeri girsek. Banka borçlularına baksak. 
Madencinin yüzde 95’inin borçlu olduğunu görürüz.

Niçin, madencini hayatında ‘kredi ve borçlanma’ diye bir kavram olur ki? 

Keyfiyetten mi? 

Elbette değil! Daha iyi bir hayat sürme, ev sahibi olma, eşya satın alma, temel ihtiyaçları karşılamak isteği... Tüm bu insani şeyleri karşılayabilmek için daha ağır çalışmaya razı olmak. Risk aldığını bile bile, ölümün nefesini ensende hissede ede çalışmak... Köle gibi çalıştırdığı halde insanca yaşayacak bir ücret vermeyen ama tüketebilmen için borç veren  
sistemin adı nedir acaba?

Bankadan çıkıp madenci hayatlarına bakıyoruz. 27 yaşındaki Hayrullah Baygül’ün, solunum cihazıyla yaşatılan minik oğlu Enes’in sağlık masraflarını karşılayabilmek için hiç istemediği halde madene indiğini öğreniyoruz. İstemediği halde ‘istemek’ zorunda kaldığı o madende can verdiğini acı içinde öğreniyoruz. 3 yaşındaki Enes’in de babasının madende can vermesinin üzerinden bir yıl bile geçmeden hayata gözlerini yummasına tanık oluyoruz. 

3 yaşındaki bir çocuğun masraflarını karşılamayan, hem Enes’in hem de babasının canını alan  devletin adının kapitalist devlet olduğunu söylemeye gerek var mı?

SADECE DİZGİNLEMEK Mİ?

19. yüzyılda kapitalizmin işleyişinin karşısına güçlü işçi hareketleri, sendikal hareketler ortaya çıktı. Gerçek bir sınıf savaşı yaşandı. İşçiler, hayatlarına sahip çıktılar. Kendileri için talep ettiler. Talepleri karşılanmadığında da her türlü mücadeleyi göze aldılar. Sokaklarda çatıştılar. Devleti karşılarına aldılar. Ve sonunda kapitalizmi dizginlediler. 

Lakin gelinen noktada, neoliberal çağda yani 21. yüzyılda kapitalizmin aynı yüzü hortladı! Aslında hiç gitmemişti ki. Kapitalizmin özü de, yüzü de buydu. Tarih bunu bir kez daha kanıtlamışken dizginlemekten çok, yok etmeye doğru bir yol almayı düşünmek gerekmez mi?

ÖNCEKİ HABER

Ateş sadece bizim evimize düşmedi

SONRAKİ HABER

"Ali Babacan, Erdoğan’a partiden ayrılacağını söyledi" iddiası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa