01 Mart 2015 08:22

28 Şubat’a rahmet okutmak

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat gerekirse bin yıl sürer” dediğinde tarih 28 Ocak 1999’u gösteriyordu.

Paylaş

Fatih POLAT

Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “28 Şubat gerekirse bin yıl sürer” dediğinde tarih 28 Ocak 1999’u gösteriyordu. 

28 Şubat bugün açısından ise, üzerinden yapılan polemik ve kıyaslamaların sürdüğü, ancak genç kuşaklar açısından Google’dan arama yapmadan bir çırpıda özetlenemeyecek karmaşık bir süreç gibidir. 

12 Eylül’den söz edildiğinde askerin doğrudan yönetime el koyduğu ve geriye hâlâ varlığını koruyan bir darbe anayasası bıraktığı bir süreçten söz ediyoruz. İdamlarıyla, işkenceleriyle gündem olmuş, bir darbenin açık yıkıcılığını her açıdan temsil eden bir süreç.

Ancak askerin yönetime el koymak yerine bir darbenin amaçlarını gerçekleştirmek üzere başka araç ve mekanizmaları, usulleri devreye soktuğu, gazete manşetlerinin ‘birer silahsız kuvvet’ gibi iş gördüğü; yargının, rektörlerin, patron örgütlerinin, sendikaların “yanaşık düzende” askerin yanında arz-ı endam ettiği 28 Şubat, tüm bu özellikleriyle ‘postmodern darbe’ diye anılan bir süreçti.
28 Şubat 1997’de yapılan ve 9 saat süren Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve kendisini “irtica ile mücadele” ile gerekçelendiren süreç, Refahyol Hükümeti’nin sonunu getirdi. İktidardan düşürülen dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ı boncuk boncuk terlemiş olarak ve gergin yüz ifadesiyle MGK kararlarına imza atarken gösteren fotoğraf, dönemin gazetelerinde “Paşa paşa imzaladı” başlığıyla manşete taşındı.

Bu dönemde kendisini solda tanımlayan güçler içinde “irtica ile mücadele” adına generallerin müdahalesine açık destek verenler yanında, “Ne Rehafyol, Ne Hazırol” sloganında görüldüğü gibi, açık darbe tehdidi yerine sanki eşit ağırlıktaki iki tehlike söz konusuymuş gibi tepkinin ağırlık noktasını ortalayarak dağıtan ve dolayısıyla askere karşı açık tepkiyi hafifleten eğilimler de oldu.
28 Şubat müdahalesine ‘laiklik’ adına ‘sol’dan destek verenler, bu müdahalenin sermaye düzeninin tahkimini esas alan özellikleri, tıpkı bugün olduğu gibi işçi grevlerinin “milli güvenliği tehdit ettiği” iddiasıyla erteleme adı altında yasaklanması, müdahaleyi eleştiren gazetecilere, aydınlara davaların açıklaması gibi açık demokrasi düşmanı pratikleri ihmal edilebilir gördüler.

Bugünden bakıldığında bazı noktaların özellikle altını çizmek gerekiyor. 

Bunlardan birisi AKP İktidarının 28 Şubat sürecinden iki ayrı dönemde, iki farklı açıdan faydalandığıdır. 

Bunlardan ilki, Recep Tayyip Erdoğan’ın öğrencisi olduğu Erbakan’ın iktidardan düşürüldüğü 28 Şubat sürecinde “yenilikçiler” diye anılarak desteklenmeleri, medyada öne çıkarılmalarıdır. Erdoğan bu süreçte AKP’yi tanımlarken İslami bir parti olmadıklarını özellikle altını çizerek vurgulamıştır. Gerek ABD, AB gibi dünya merkezleriyle gerekse de içeride TÜSİAD gibi sermaye örgütleriyle kurduğu ilişkilerde kendisini onaylatmak ve önünü açmak için hep seküler bir söylemi kullanmıştır. Aradan geçen zamanda Milli Görüş geleneğinden gelen Mehmet Bekaroğlu gibi isimlerin “AKP 28 Şubat’ın ürünüdür” ya da “AKP 28 Şubat’ın çocuğudur” gibi değerlendirmeler yapmaları da bu ilişkiyi tarif ediyordu.

Erdoğan liderliğindeki AKP kurmaylarının 28 Şubat’ı ikinci kez kendi ellerini güçlendirecek biçimde kullanmaları da, onunla mücadele söylemini öne çıkardıkları 28 Şubat davası sürecidir. Bu sürecin gerçek bir darbe ile mücadele süreci olarak işlemeyişi bu gerçeği değiştirmez.

Bugünden bakılarak kıyaslandığında çıkarılması gereken diğer önemli sonuç ise, darbelerle hesaplaştığını öne süren AKP iktidarının, darbe dönemlerini aratmayan pratikler sergiliyor oluşudur. 28 Şubat sürecindeki grev yasaklama tutumunun bir örneği kısa bir süre önce metal grevinin yasaklanmasıyla yaşandı. AKP döneminde başka grevler de yasaklandı. 

İki dönem içinde siyasal eleştiriye yaklaşım bakımından ise durum şudur. 

28 Şubat generalleri kendilerini eleştirenlerin yargılanmaları için savcılıklara başvurur ve sonucunu da takip ederlerdi. Örneğin, Sultanahmet Cumhuriyet Savcılığına bir gazeteci hakkında soruşturma başlatması için Genelkurmay tarafından bulunulmuş olan talep yerine getirilmemiş ise, bu sefer Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına başvurulurdu. Bu satırların yazarı da, 21. 04. 2000 tarihini taşıyan ‘Komuta altındaki demokrasi’ başlıklı köşe yazısında TSK’ya hakaret ettiği iddiasıyla Genelkurmay tarafından Zeytinburnu Cumhuriyet Savcılığına şikayet edilmiş ve bu şikayet üzerine açılan dava sonucu yargılanmıştı. Yargılama sonucunda beraat ettim. Aynı dönemde Genelkurmay’ın şikayeti üzerine haklarında dava açılan başka gazeteciler de beraat ettiler.

Bugün ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakın çevresiyle ilgili yolsuzluk iddiaları başta olmak üzere çeşitli vesilelerle yapılan neredeyse her habere önce tekzip gönderiliyor, ardından soruşturma ve dava açılıyor. Onlarca kişi hakkında Erdoğan’a hakaret iddiasıyla soruşturma başlatıldı ve tutuklananlar oldu. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, 26 Şubat 2015 günü Erdoğan’a hakaret gerekçesiyle hem yargılandı, hem de ifade verdi. Birgün Gazetesi Yazıişleri Müdürü Barış İnce ise, yine Erdoğan’ı ‘rencide’ ettiği iddiasıyla 4 yıl 8 ay hapis istemiyle yargılanıyor.
Bu örnekler, darbeci generaller ile AKP kurmaylarının demokrasiye yaklaşımdaki farklarının göstergesi diye değerlendirilemez elbette. Ama, yargının generallerin baskısının ve sıkıştırmasının söz konusu olduğu bir dönemde bile bugünkünden daha rahat hareket edebildiğini gösterir.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Ölüm de bir nimettir fasülye de…

SONRAKİ HABER

Rabia Naz Vatan'ın ölümünün araştırılması komisyonu toplandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa