01 Mart 2015 08:13

Herkes nereye koşuyor?

Geçen hafta ‘Şakran Cezaevi’ diye bilinen İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürünün iç yazışmalarından cezaevinde bulunan çocukların birçok gurur kırıcı uygulamanın yanı sıra tecavüze de maruz kaldıklarını öğrendik. Bir gün sonra ise Van M Tipi Kapalı Cezaevindeki çocukların işkence ve kötü muamele gördüğü, ‘ders’ adı altında cezaevine gelen sarıklı bazı tiplerin çocukları IŞİD’e katılmak için ikna etmeye çalıştığı haberini okuduk. Hafta bitmeden, Maltepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevine 20 Mayıs 2014’te giren 15 yaşındaki Onur Önal’ın üç ay sonra koğuşundaki diğer çocuklar tarafından gardiyanların gözü önünde öldüresiye dövüldüğü ve hastanede hayatını kaybettiği haberi düştü.

Paylaş

Şenay AYDEMİR

Geçen hafta ‘Şakran Cezaevi’ diye bilinen İzmir Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Müdürünün iç yazışmalarından cezaevinde bulunan çocukların birçok gurur kırıcı uygulamanın yanı sıra tecavüze de maruz kaldıklarını öğrendik. Bir gün sonra ise Van M Tipi Kapalı Cezaevindeki çocukların işkence ve kötü muamele gördüğü, ‘ders’ adı altında cezaevine gelen sarıklı bazı tiplerin çocukları IŞİD’e katılmak için ikna etmeye çalıştığı haberini okuduk. Hafta bitmeden, Maltepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevine 20 Mayıs 2014’te giren 15 yaşındaki Onur Önal’ın üç ay sonra koğuşundaki diğer çocuklar tarafından gardiyanların gözü önünde öldüresiye dövüldüğü ve hastanede hayatını kaybettiği haberi düştü. 

Başka bir ülkede sokakları ateş topuna çevirecek, bakan götürecek, büyük bir mahkeme süreci başlatacak bu gelişmeler medyadaki kimi vicdanlı gazetecilerin ısrarı ve ‘duyarlı’ vatandaşların isyan eden sözleri dışında cılız bir günden oluşturmaktan öteye gidemedi. 

DIŞARIDA HAYAT YOK!

Yılmaz Güney’in son filmi ‘Duvar’ın finaline doğru, cezaevindeki ağır koşullardan bunalan bir grup çocuk firar etmeye karar verir. Firar girişiminde bulunanlardan birisi öldürülür, bir tanesi kaçmayı başarır. Ancak birkaç gün sonra polisten öldürülesiye dayak yemiş olarak geri getirilecektir. Üstüne bir de gardiyanlardan dayak yer. Yaşadığı bu ‘kısa’ özgürlüğe dair hatıralarını soran koğuş arkadaşlarına anlattıkları boğazınıza bir yumruk gibi oturur: “Dışarıda hayat yok. Herkes koşuyor. Herkes telaşla koşuyor. Herkes nereye koşuyor?”

O çocuğa asıl dokunan şey; o ve arkadaşlarının içeride yaşadıkları büyük baskılar, dayak, tecavüz ve emek sömürüsünü dışarıda anlatacağı kimseyi bulamayışı hiç kuşku yok ki. Telaş içinde durmadan koşturan, sürekli acelesi olan bizlerin durup o çocuğun yüzüne bakmaya, derdini anlamaya, onun için birkaç söz söylemeye vaktinin olmaması yaşadığı asıl hayal kırıklığı. Filmde bunu pek anlayamayız ama muhtemelen dışarıdaki koşuşturmacadan daha fazla korkup, içerideki şiddete dönmek için bilerek yakalanmış olma ihtimali yüksektir!

Yılmaz Güney, büyük sinema dehasıyla ‘Duvar’da bir başka ironiyi daha kullanır. Filmin hemen açılışında ve devam eden bazı sahnelerinde, hapishanede tutsaklara yapılan anonslarla, radyodaki şirket reklamlarının duyurularını bir arada kullanır. Bu, ‘içeri’nin katı sıkıyönetim kurallarıyla; dışarının ise bizi tüketime çağıran ve satın alabilmek için durmadan koşmamızı salık veren reklam ideolojisiyle disipline edildiğine dair etkileyici bir göndermedir. 

‘YOK’ HÜKMÜNDE OLMAK!

‘Duvar’daki ve ‘Şakran’daki çocukları birleştiren şey ise ‘yok’ hükmünde olmaları. Çünkü çocuklar ancak ‘bizim’, ‘bizden birinin’ olduklarında anlam ve değer kazanıyor. Çocuğun sorumluluğunu sadece aileye yıkan anlayış; aileleri olmayan, aileleri tarafından dışlanan ya da unutulan çocukları da ‘yok’ hükmünde görüyor. Çünkü çocuk ancak ailede ve okulda alacağı ‘eğitim’ ile anlam kazanan, bu eğitim sayesinde bir yatırım aracına dönüşme potansiyeli taşıyan bir ‘varlığa’ dönüştürülüyor. Ya da en fazla ‘çocuk işçi’ olup sömürü mekanizmasının altında ezildiğinde sol/sosyalist siyasetin gündemine girebiliyor. 

Orta/üst sınıf çocuklarının eğitimle, yoksul çocuklarının ‘işçi’ olarak kendilerini var ve belirgin hissettirdiği bir dünyada her ikisi de olamayan çocukları bekleyen ise koskocaman bir ‘hiç’lik. Onlar Pozantı, Şakran gibi cezaevlerinde başlarına gelenlerin ortaya çıkmasıyla ancak hukukun gündemi haline gelebiliyorlar. Onların duyabildiği tek ses cezaevi anonsları oluyor. Radyo ve televizyonlardaki reklam anonslarıyla büyümek zorunda bırakılanların payına düşen ise çoğu zaman ailenin olanakları varsa eğitimle, yoksa çocuk işçi olarak birer yatırım aracına dönüşmek!
‘Çocuk’ meselesini birbirinden ayrı gündemler olarak bize dayatan bu parçalanmış yapıya karşı nasıl bir siyasal çözüm üretileceği burada ayrıca önem taşıyor. Sadece eğitimle, çocuk işçiliğe karşı çıkarak ya da trajik bir hadiseden sonra hukuksal bir mesele olarak ele alarak sorunun çözülemeyeceği ortada. Sorunu bütünlüklü ele almak, çocukları reklam/cezaevi anonsu arasında bir yerde konuşlanmak zorunda bırakan sistemi toptan reddetmek gerekiyor. 

Çocukların yetiştirilmesi görevini önce aileye sonra eğitim sistemine, olmadı “Eti senin kemiği benim” diyerek ustabaşına bırakan; bu yapı dışına itilenlerin ağır bedeller ödemesine neden olan sisteme karşı sol/sosyalist/demokrat partilerin gerçek birer politikası olduğunu söylemek ise çok zor. Mesele ‘laik/bilimsel eğitim’, ‘çocuk işçi sömürüsüne hayır’ ve ‘çocuk cezaevleri kapatılsın’ sloganlarına indirgenemeyecek kadar ciddi bir boyuta ulaşmış durumda. 
Çocukların sağlıklı bireyler olarak yetiştirilmesi için en az aile kadar sorumluluk alan bir kamusal politikaya acil olarak ihtiyacımız var! 

Ötesi ya cezaevi anonsu ya da reklam cıngılı! 

* [email protected]

ÖNCEKİ HABER

Uçar bir gün

SONRAKİ HABER

Karlov suikastı soruşturmasında biri eski 6 TRT çalışanı gözaltına alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa