11 Eylül sendromu ya da sıçrama tahtası
Tarihe “11 Eylül” olarak geçen sivil uçakların kullanıldığı saldırı, milenyumun hemen başında, 2001’de gerçekleştirildi.
Liderliğini kurucusu bin Ladin’in yapmakta olduğu siyasal İslamcı el Kaide tarafından planlanıp uygulandığı sonradan öğrenilen saldırıda dört uçak kullanıldı.
Uzun süredir eğitilen 19 kişiden oluşan dört grup, aynı anda dört uçağı kaçırıp kendileri kullanarak belirledikleri hedeflere yönlendirdi.
Sabahın erken saatlerinde gerçekleştirilen ilk saldırının hedefi New York’taki İkiz Kulelerdi. Yaşları uygun olanların TV kanallarında birer aksiyon filmi gibi izledikleri ilk uçak, kulelerden birini hedef alarak ortalarına “Kamikaze” vuruşuyla çarptı. Dumanlar yükseldi. Kısa süre sonra ekranlarda ikinci uçak göründü. O da aynı Kuleleri hedef almış, ancak bu kez ilk kulenin ikizine yönelmişti. İkinci gürültü koptu. 110 katlı bina yanmaya başladı.
Tahmin edileceği gibi kulelerin henüz sağlam kalan alanlarında büyük bir panik ve koşuşturma başladı. İnsanlar can havliyle kendilerini kurtarmaya çalışıyordu. Alt katlardaki bazılarının bu şansı olabildi. Çünkü iki saat içinde koca bina çökecekti.
Üçüncü uçağın hedefi sonradan adı Savaş Bakanlığı olarak değiştirilecek olan Washington’daki Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon’du. Dinci teröristler kaçırdıkları uçağı bakanlığın bir bölümüne çarptırmayı başardı. Anlaşıldı ki Savunma Bakanlığı’nın yeterli savunması yoktu!
Dördüncü uçak yolcuların müdahalesiyle boş bir alana düştü ve hedefi hakkında ancak tahminler yürütülebildi. Başlıca tahmin Kongre binasının hedef alındığıydı.
Travma büyüktü. Yalnızca ABD’de değil tüm dünyada travmatik sahnelere tanık olundu. Saldırıların sonucu vahimdi. İslamcı teröristlerle birlikte uçaklardaki tüm mürettebat ve yolcular hayatını kaybederken hem kuleler hem de Pentagonda kayıplar büyüktü ve toplam 3 bine yaklaşmaktaydı.
Bir kez daha görüldü ki, dinsel, etnik/ulusal ya da devrimci olsun, sınıf mücadelesi ve ihtiyaçlarına bağlanmadıkça terörün gözü kördür. Çoluk-çocuk, sivil-asker ayırt etmeden gerçekleştirilen terör saldırıları, ne denli yüce amaçlara sahip olduğunu ileri sürerse sürsün, cürmü ölçüsünde insanı/insanlığı karşısında bulur. Üstelik hedef aldıklarının eline altın tepsi içinde gerekçeler sunar ve onlar tarafından kullanılır.
Bekleneceği gibi ABD büyük tepkiye yol açan saldırıyı emperyalist amaçları yönünde kullandı.
Dönemin başkanı G.W. Bush, Afganistan’ı yönetmekte olan Taliban’dan el Kaide örgütünün lideri bin Ladin’i teslim etmesini istedi. Bu gerçekleşmeyince, ABD iki aya kalmadan Afganistan’ı işgale başladı. ABD’yle sınırlı kalmayan Avrupa başkentlerindeki egemenleri de ürküten saldırıyla yaratılan koşullar fazlasıyla uygundu. İşbirlikçilerini de kapsayarak emperyalistler arasında hiç tartışma yaşanmadı. ABD merkezli oluşan koalisyona uluslararası gericiliğin belli başlı tüm merkezleri katıldı. Türkiye’nin de asker gönderdiği, hatta Hikmet Çetin’in bir dönem NATO adına sivil koordinatörlüğünü üslendiği Afganistan işgali 20 yıla yakın sürdü. Koalisyon Kabil’de bir askeri üssü merkez edindi, tüm ülkeye hiçbir zaman egemen olamadı ama saldırganlığı el Kaide’den aşağı kalmadı. Sonunda, 2021 yazında son Amerikan askerleri de ülkeyi terk etti.
2001’in aralık ayında başlayan Amerikan merkezli emperyalist saldırganlık, Afganistan’ı hedeflemekle yetinmedi. “Genişletilmiş Ortadoğu” olarak tanımladığı, Kafkasya’yı kapsayarak kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bölgede zayıflayan hegemonyasını güçlendirme amacıyla ABD, bir yıl arayla, bu kez Irak’a saldırdı. Gerekçeden bol ne vardı: Irak’ın elinde kitle imha silahları bulunduğunu ileri sürmüş ve Saddam iktidarını hedefe koymuştu. ABD, Irak işgalinde de İngiltere ve Fransa başta olmak üzere kendisi dışındaki emperyalist ülkeleri etrafında toplayabilecekti. Bu kez “olur” vermeyen Rusya dışta kalmıştı.
Amerikan saldırganlığı, “Arap Baharı”nı fırsata çevirme çabalarıyla sürdü. Bu kapsamda 2011 sonuna doğru bombalamakta olduğu Libya’yı güvenilmez bulduğu Kaddafi’den “arındırmakla” devam etti. En son Hamas’ın 7 Ekim saldırısını fırsat bilen –hatta yakınlarda BAE’nin verdiği istihbaratı görmezden gelerek önünü açtığı iddia edilen– kullanışlı alet İsrail’in tetiklediği gelişmeleri bölgeyi yeniden dizayn etme amacıyla değerlendirerek günümüze taşındı. Esad devrildi, Hamas ve Hizbullah zayıflatıldı. Doğrudan hedef alınan İran’da Amerikan karşıtı iktidar yıkılmaya ve ülke egemenlik altına alınmaya çalışılıyor.
Oysa 11 Eylül’e gelinen süreçte dünya barışından söz açılmaktaydı. Gerçi 1990 yazında Kuveyt’i işgal eden ve çekilmeyi kabul etmeyen Saddam yönetimindeki Irak’a BM kararıyla 1991 başında ABD’nin başını çektiği bir saldırı düzenlenmişti. Ancak kısa sürmüş ve devamı gelmemişti. Dönem, SSCB’nin yıkılmasının ardından, “krizsiz bir refah ve barış” dünyasının müjdelenmesiyle propaganda edilen “küreselleşme” dönemiydi. Yayılmakta olan “Hepimiz kardeşiz” mottosuyla dünya halkları etkilenip kontrol edilmek istenmekteydi.
11 Eylül saldırısı, yaygınlaştırılmasına çalışılan bu “kardeşlik” ve “barış” atmosferi balonunun patlamasına neden oldu. Ve denebilir ki, dünyanın gidişatını farklılaştıran temel bir etken olarak, kurulmasına uğraşılan “sırça köşkü” parçalayarak “barışçıl” maskesinin ardındaki sivri dişleriyle emperyalist saldırganlığın dışa vurmasının ateşleyicisi rolü oynadı. Nedenleri dünyanın paylaşılması kavgasında olan saldırganlık, giderek daha belirgin şekilde tanık olduğumuz gibi, barışçıl söylemleri bir yana atarak, “fabrika ayarları” ile yeniden güncel artık.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et