Bir kentin ruhunu görmek: Kültür Yolu festivallerine farklı bir bakış
Geçtiğimiz cumartesi günü, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin 16’ncı durağı olan Çanakkale’de etkinliklerin açılışı törenlerindeydik. Törende konuşan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı bu festivallerin amacını “Şehirlerimizin ruhunu görünür kılmak istiyoruz” sözleriyle açıkladı.
Devasa sahnelerde şarkı söyleyen sanatçılar, gastronomi durakları, antik kent gezileri, çocuklara yönelik atölyeler ve geçici sergiler bir kentin ruhunu gerçekten görünür kılmak için yeterli mi? Bir kentin ruhu sadece tarihsel geçmişi, kültürel dokusu ve yemeklerinden mi oluşur? Ya kentlerde yaşayan insanlar, ya kentlerin ve ülkenin bütün yükünü çeken emekçilerin yaşam savaşı, peki ya o kentin ve kentlinin doğayla ilişkisi, bu ilişkinin büyük ölçüde etki ettiği yeme-içme kültürü ve turizm...
Bir kentin görülen, gösterilen yüzünün ötesinde gösterilmeyenlerini ya da gösterilmek istenmeyenlerini “kentin ruhu”ndan çıkarırsak geriye kalanlar o kenti ne kadar anlatabilir ki? İşte bu yazıda biraz bu festivallerde kentlerin gösterilmeyen yüzüne ışık tutarak, kentin gerçek ruhunu görünür kılmaya çalışacağız.
Evet, Kültür Yolu’nun yanı sıra yerellerde yapılan bu tür kültür-sanat-gastronomi festivalleri ile ilgili genel kanı, kentlerin kültürüne, sosyal yaşamına, turizmine ve tanıtımına katkı için bu festivallerin birer ihtiyaç ve iyi bir araç olduğu yönünde. Aynı zamanda kentlerde yaşayan yurttaşlar için kültür-sanat-tarih ve doğayla buluşma, bir nefes alma, ruhunu dinlendirme seansları işlevi de görebiliyor bu festivaller.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Çanakkale’de, 52 farklı lezzet noktasında kentin eşsiz gastronomisini sunmayı amaçlayan, kentin destanlara, mitlere kaynaklık yapan geçmişine, dünyanın gidişatını değiştiren tarihi siciline yönelik vurguları öne çıkaran bir festival programı açıkladı.
Kentlerin yeme içme kültürünün tanıtılması, uluslararası alanda da bilinmesi ve ilginin artmasına dönük çalışmalar elbette ki temel girdilerinden birisi turizm olan bir ülke açısından önemli ve gerekli. Hele ki bu kent, Avrupa ile Asya kıtalarının narin bir boğazla birbirinden ayrıldığı, bu konumu ile de tarihte onlarca uygarlığa ev sahipliği yapmış, zengin ticaret yollarının kavşak noktası olan Anadolu’nun giriş kapısı olma özelliği ile tüm büyük devletlerin iştahını kabartmış Çanakkale ise...
Çanakkale, jeopolitik konum ve doğal güzellikleri ile dünya tarihinde ilk Doğu-Batı savaşlarının yaşandığı ve bunun İlyada-Odysseia destanları ile anıtlaştırıldığı bir kent. Truva savaşı da, Çanakkale Savaşları da hep kentin bu jeopolitik öneminden kaynaklanıyor. Kanla sulanan toprakların tarihi de bu yüzden dünya edebiyatına ve politikasına yön verecek destanlara konu yapılıyor.
Yüz binlerce Anadolu çocuğunun yaşamını yitirme pahasına emperyalist işgale karşı durduğu, dünyanın öbür ucundan işgal ordularının askerleri olarak gelip bu topraklarda can veren bir o kadar gencin bugün birlikte koyun koyuna yattığı bir yer Çanakkale.
Her ne kadar “Son Başbakan” sıfatlı Binali Yıldırım, Çanakkale Boğazı’nın üzerinde yapılan 18 Mart Köprüsü’nü açarken, “Çanakkale geçilmez sözü tarih oldu. Bakın artık havadan da, karadan da geçiyoruz” türünden patavatsız cümlelerle direnişle yazılan “Çanakkale geçilmez” sözlerinin altını boşatmaya çalışsa da, Çanakkale tarihten bu yana emperyalist işgale bir direniş noktası olmuştur. Kültür Yolu Festivali’nde “Kentin ruhunun görünür kılınması” için bu gerçeğin altının kalın harflerle çizilmesi ve buna özgü etkinlikler konulması elbette yerinde bir uygulama olmuş.
Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Çanakkale’nin bu bereketli toprakları, yoğun akıntılarla her daim temiz kalabilen, bu anlamda da binlerce deniz canlısı ve kıyısında yaşayan insanlar için “can damarı” olan denizleri bugün ağır bir sanayi ve maden kuşatması altında can çekişiyor.
Ünlü Ezine peyniri, tam da bu festivalde sunulması planlanan en değerli gastronomik unsurlardan biri. Oysa bu peynirin alametifarikası; Kaz Dağlar’nın kuzey ve batı kesimlerinde yer alan Ezine, Bayramiç ve Ayvacık yöresinin doğal bitki örtüsüyle beslenen koyun, keçi ve ineklerin sütünden gelmekte. Siz bir yandan kentin “lezzet rotalarını” pazarlarken, diğer yandan bu lezzetlerin kaynağı olan Ezine Derbentbaşı’da, Bozalan’daki şist ocağı projeleriyle doğayı yok etme girişimlerine, çimento fabrikasının 25 kat kapasite artışına ÇED olumlu kararları verebiliyorsunuz!
“Kentin ruhu” dediğimiz şey sadece bir konser alanından ibaret değil. O ruh, kentin suyunda, toprağında, ormanlarında, tarihinde gizlenmiştir. TEMA Vakfının verilerine göre Kaz Dağları yöresinin yüzde 76 ila 79’u madenlere ruhsatlı durumda ve bölge 1500’den fazla ruhsata bölünmüş halde. Çanakkale’nin tek içme suyu kaynağı olan Atikhisar Barajının sadece 1.4 km yakınında altın-gümüş madeni projeleri planlanmakta; fay hatlarıyla bölünmüş bu hassas bölgede bilim çığlık çığlığa, asit üretmeye meyilli ağır metal yüklü sızıntıların suya karışma riski uyarısı yapıyor. Kaz Dağlarının altını üstüne getiren, köylülerin nefes aldığı cennet doğayı bir maden cehennemine çeviren projeler varken, sahnelerde yankılanan şarkıların kentin ruhundaki bu derin yaraları örtmeye yetmesi bekleniyor!
Dahası, Çanakkale şu an faal olan 5 kömürlü termik santralin (CENAL Karabiga, İÇDAŞ Bekirli, İÇDAŞ Değirmencik, Çan-2 ve 18 Mart Çan) zehirli dumanları ile boğuşmakta. Bu da yetmezmiş gibi, Karabiga’da kapasite artışı kılıfı altında fiilen 6. bir termik santralin kurulması planlanıyor. Termik santrallerden yayılan kükürt dioksit ve azot oksit, asit yağmurlarına yol açarak Çanakkale tarımını bitirme noktasına getirirken, Kaz Dağı’nın zümrüt ormanları da bu kirlilikten nasibini alıyor. Denize deşarj edilen saatte 152 bin 500 metreküp sıcak soğutma suyu, Marmara’nın ekosistemini ve nesli tükenmekte olan Akdeniz foklarının yaşam alanlarını tehdit ediyor. Ayrıca, bu santrallerin yarattığı hava kirliliğinin yılda 1130 erken ölüme yol açacağı öngörülüyor. Havası, suyu, toprağı zehirlenen, çocuklarının sağlığı tehlikeye atılan bir kentin “ruhu” nasıl huzur bulabilir?
Ekonomik krizin ortasında yıllardır debelenen, milyonların açlık sınırı altında yaşama savaşı verdiği ülkemizde işin ekonomik boyutunu ve kamu israfını da göz ardı etmemek gerekiyor. Tasarruf tedbirlerinin uygulandığı, muhalefet belediyelerinin konser harcamaları nedeniyle 154 milyon liralık zimmet davalarıyla ve kamu zararı iddialarıyla yargı kıskacına alındığı bir dönemde, 16 şehri kapsayan ve maliyetinin 800 milyon lirayı bulduğu iddia edilen bu devasa organizasyonlar bir çifte standart yaratmıyor mu?
Doğru kurgulanan etkinliklerle kentlerin doğasının, tarihinin, kültürünün, gastronomisinin tanıtılması için önemli bir işlevi üstlenebilecek bu festivalleri, AKP hükümetinin belediyelere yönelik “bizden-karşıdan” ayrımcılığı ve uyguladığı çifte standartla birlikte düşünelim bir de. Bu pencereden bakıldığında, Kültür Yolu fFestivallerinin kalıcı bir kültürel değer yaratmaktan çok, devasa kamu kaynaklarının bir tür kültürel hegemonya inşası ve halkla ilişkiler faaliyeti uğruna kullanıldığı eleştirilerine ‘haksız’ denebilir mi?
Bugün Çanakkale’de, yarın bu festivallerin yapılacağı başka illerde ışıklar sönüp sahneler söküldüğünde geriye yeniden kentlinin yaşam ve geçim mücadelesi kalacak.
Kentin ruhunu görünür kılmak; pırıltılı sahnelerin, yüksek bütçeli organizasyonların ötesinde, bu topraklara yaşam verenlerin sesini duymakla mümkün olabilir. O ruh, sadece Kaz Dağlarının köklerinde değil, Çanakkale’nin üretim çarklarını döndüren emekçilerin ellerinde aranmalı. Nitekim geçtiğimiz günlerde Çanakkale Dardanel Fabrikasında çalışan kadın işçilerin, dayatılan 12 saatlik ağır mesai kararına karşı iş bırakarak yürüttükleri kararlı direniş ve kazandıkları hak mücadelesi, bu kentin boyun eğmeyen gerçek karakterini bir kez daha gözler önüne serdi.
Yer altının karanlığında ölümle burun buruna çalışan madencinin alın teri ile toprağın ve suyun yaşam hakkı birbirine kopmaz bağlarla bağlı. Kentlerin ruhunu görünür kılabilmek işte bu bağı anlamakla mümkün olabilir.
Kentin ruhunu görünür kılmak istiyorsanız; önce o kentin suyunu zehirleyen madenleri durdurun! Tarımını ve doğasını yok eden, insanlarını asit yağmurlarıyla baş başa bırakan termik santrallerden vazgeçin! Çünkü doğası ölen, ormanı kesilen, suyu kirlenen bir kentin ne gastronomisi kalır, ne kültürü, ne de geriye kutlanacak bir ruhu...
Çanakkale’nin ruhu; yapay şovlarda değil, emeğin hakkının verildiği, işçinin canının hiçe sayılmadığı ve doğanın koşulsuz korunduğu bir adalet anlayışıyla huzur bulabilir ve ancak o zaman tam olarak anlaşılabilir.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et