Yüksek enflasyon bir ‘yanlış’ değil, sınıf politikasıdır
Enflasyon, kapitalist ekonomilere içkin ve yapışkan bir olgu. Ana akım iktisat, sermayenin bakış açısından hareket ettiği için enflasyonu genellikle maliyet artışına dayalı teorilerle açıklar. Bu yaklaşıma göre üretim maliyetlerindeki, özellikle ücretler ve ham madde maliyetlerindeki artış, şirketleri kâr marjlarını korumak amacıyla fiyatlarını yükseltmeye zorlar. Dolayısıyla temel politika önerisi ücret artışlarının sınırlandırılması, mümkünse de ücretlerin baskılanmasıdır.
Karl Marx ise bu yaklaşımı “Ücret, Fiyat ve Kâr” eserinde eleştirir. Ona göre işçilerin daha yüksek ücret talep etmesi enflasyonun nedeni değil, daha önce gerçekleşen fiyat artışları ve hayat pahalılığı karşısında satın alma güçlerini koruma ve yaşam standartlarını iyileştirme çabasıdır. Ücret artışları çoğu durumda fiyatları yükseltmez; işçiler sermayenin ve piyasanın yarattığı gelir kaybını telafi etmeye çalışır. Bu nedenle Marx için ücret mücadelesi, enflasyonu başlatan bir unsur değil, kapitalizmin çelişkilerine verilen zorunlu bir tepkidir.
Kısacası, ücret artışları çoğu zaman enflasyonun nedeni değil sonucudur. Ücretlerin yükselmesi de fiyatların zorunlu olarak artacağı anlamına gelmez. Şirketler maliyet artışını daha düşük kâr oranlarıyla karşılayabilecekleri halde, çoğu zaman kârlılıklarını korumak veya artırmak amacıyla fiyatları yükseltmeyi ve ücretleri baskılamayı tercih ederler. Maliyet enflasyonu yaklaşımı ise kâr oranlarının mutlaka korunması gerektiği varsayımına dayanır.
İktisatçı Michael Roberts, enflasyon teorileri üzerine kaleme aldığı son makalesinde IMF'nin son yıllarda yayımladığı araştırmaların da bu değerlendirmeyi desteklediğini vurgular. 1960’lardan bu yana yaşanan enflasyon dönemleri incelendiğinde kalıcı bir ücret-fiyat sarmalına ilişkin güçlü ampirik kanıt bulunamamıştır.
Bulgular, ücretlerin çoğu durumda enflasyonu başlatan unsur değil, daha önce yaşanan fiyat artışlarının yol açtığı satın alma gücü kaybını telafi etmeye çalışan gecikmeli bir tepki olduğunu ortaya koyar. Bunun temel nedeni, fiyatların hızla değişebilmesine karşın ücretlerin çoğu zaman yılda bir kez veya toplu sözleşme dönemlerinde zamlanmasıdır. Bu nedenle yüksek enflasyon dönemlerinde reel ücretler gerilerken emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı da azalma eğilimi gösterir.
Bu verilere rağmen Türkiye’de ücret artışlarının enflasyonun temel nedeni olduğu söylemi siyasette ve ekonomide güçlü biçimde varlığını sürdürüyor. Oysa gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin büyük bölümünde küresel enflasyon dalgasının ardından enflasyon yeniden tek haneli ya da yüzde 2-5 bandına gerilerken, Türkiye yüksek enflasyon yaşayan az sayıdaki ülkeden biri olmaya devam ediyor.
Küresel enflasyon dalgası 2021-2023 döneminde birçok ülkeyi etkisi altına alsa da, 2024-2026 döneminde ülke ortalamaları yeniden yüzde 2-5 bandına geriledi. Ancak Türkiye’de aynı dönemde yaklaşık yüzde 30 bandında seyretmeye devam etti.
Her ne kadar bugün uygulanan politikalara “dezenflasyon” adı verilse de Türkiye’de yüksek enflasyonun giderek yapısal bir nitelik kazandığı aşikar. Neoliberal politikaların uygulanmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren enflasyon sürecini TÜİK’in tartışmalı verileri de dikkate alınarak dört döneme ayırabiliriz:
- 1980-2001 yılları kronik yüksek enflasyon ve kriz dönemidir. Enflasyon ortalama yüzde 50-60 bandında seyretmiş, bazı yıllarda yıllık bazda yüzde 100’ü aşmıştır.
- 2002-2017 yılları sıcak para girişleri, mali disiplin ve enflasyon hedeflemesiyle birlikte göreli fiyat istikrarının sağlandığı dönemdir. Bu yıllarda enflasyon ortalama yüzde 6-10 bandındadır.
- 2018-2020 döneminde döviz krizi, küresel ticaret savaşları ve uluslararası yatırım ortamındaki değişimlerle birlikte yeniden çift haneli enflasyona geçilmiş; enflasyon ortalama yüzde 15 civarında seyretmiştir.
- 2021-2026 dönemi ise yeniden yüksek enflasyon dönemidir. Pandeminin küresel tedarik zincirleri üzerindeki etkileri, ticaret savaşlarının derinleşmesi, rekabete dayalı ihracat modelinin dezavantajları ve Türkiye’ye özgü para politikalarının birleşik etkisiyle enflasyon uzun süre yüzde 35-50 bandında seyretmiş, yıllık enflasyon bazı aylarında yüzde 80’in üzerine çıkmıştır.
Yüksek enflasyonu yalnızca “kötü ekonomi yönetimi” ile açıklamak tam da bu nedenle yetersizdir. Yüksek enflasyonun yalnızca makroekonomik bir istikrarsızlık olmadığı, aynı zamanda gelir ve servet bölüşümünü sermaye lehine yeniden şekillendiren bir mekanizma olarak işlediğine ilişkin güçlü göstergeler vardır.
Yüksek enflasyon herkesi aynı şekilde etkilemez çünkü fiyatlar neredeyse her gün değişirken, ücretler çoğu zaman yılda bir kez veya sadece toplu sözleşme dönemlerinde artırılır. Bu nedenle enflasyon yükseldikçe çalışanların alım gücü erir. Buna karşılık birçok şirket artan maliyetleri fiyatlara yansıtabilir, hatta kimi zaman fiyatlarını maliyetlerden daha fazla artırarak kârını koruyabilir veya büyütebilir. Elde edilen bu kazançlar zamanla gayrimenkule, borsaya ve diğer yatırımlara dönüşürken, ücretlilerin gelir kaybı derinleşir. Sonuçta yüksek enflasyon yalnızca fiyatları artıran bir ekonomik sorun değil, gelir ve servetin emekçilerden varlık sahiplerine doğru yeniden dağıtılmasını hızlandıran bir mekanizma haline gelir.
World Inequality Lab (WIL/Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı) verileriyle, enflasyon dönemlerini birlikte değerlendirerek bu tabloyu genel hatlarıyla oluşturmayı deneyebiliriz:
- 1980-2001 yıllarındaki kronik yüksek enflasyon döneminde gelir eşitsizliği yüksek düzeydedir, sermaye gelirlerinin milli gelir içindeki payı artmış ve servet yoğunlaşması sürmüştür. Bu dönemde enflasyon ve finansal istikrarsızlık reel ücretleri eritmiş, emekçileri yoksullaştırmıştır. En zengin yüzde 1 toplam servetin ortalama yüzde 30’a, en zengin yüzde 10 yaklaşık yüzde 70’ine sahipken, en yoksul yüzde 50’nin payı yüzde 2-3 düzeyinde kalmıştır.
- 2002-2017 döneminde göreli fiyat istikrarıyla birlikte gelir eşitsizliği kısmen gerilemiş veya yatay seyretmiştir. Reel ücretlerde toparlanma görülmesine karşın servet eşitsizliği yüksek düzeyini korumuştur. En zengin yüzde 1 toplam servetin ortalama yüzde 28’ine, en zengin yüzde 10 yaklaşık yüzde 60’ına sahip olurken, en yoksul yüzde 50’nin payı yüzde 3-4 düzeyine çıkmıştır.
- 2018-2020 döneminde yeniden yükselen enflasyonla birlikte gelir eşitsizliği tekrar bozulma eğilimine girmiştir. En zengin yüzde 1’in servet payı yaklaşık yüzde 30’a, en zengin yüzde 10’un payı ortalama yüzde 65’e yükselirken, en yoksul yüzde 50’nin payı yaklaşık yüzde 3 düzeyinde kalmıştır.
- 2021-2026 yüksek enflasyon döneminde ise en zengin yüzde 1’in servet payı yaklaşık yüzde 35’e, en zengin yüzde 10’un payı ortalama yüzde 68’e yükselirken, en yoksul yüzde 50’nin payı yaklaşık yüzde 2.5-3 düzeyinde kalmıştır. WIL verileri ayrıca 2014-2024 döneminde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösterir.
Bu dönemsel karşılaştırma, yüksek enflasyon dönemlerinin Türkiye’de gelir ve servetin üst gelir gruplarında daha hızlı yoğunlaştığı dönemlerle büyük ölçüde çakıştığını gösterir. Başka bir ifadeyle yüksek enflasyon, ücretlilerden varlık sahiplerine doğru gerçekleşen servet transferini hızlandıran bölüşüm mekanizmalarından biridir. Bu çerçevede yüksek enflasyon yalnızca parasal bir sorun değil, aynı zamanda sınıfsal bölüşüm mekanizmasının önemli bileşenlerinden biridir.
Knight Frank'ın 2026 servet raporu da bu eğilime ilişkin dikkat çekici göstergeler sunar. Rapora göre Türkiye’de net serveti 30 milyon doların üzerinde olan kişi sayısı son beş yılda yaklaşık yüzde 93 artarak 2 bin 174’ten 4 bin 208’e yükselmiştir. Ayrıca 2026-2031 tahminlerinde dolar milyarderi sayısının 35’ten 46’ya çıkması bekleniyor.
Bu veriler tek başına yüksek enflasyonun nedeni ya da sonucu olarak yorumlanamaz; ancak yüksek enflasyon döneminin sermaye birikiminin üst gelir gruplarında hızla yoğunlaştığı bir dönemle örtüştüğünü göstermesi bakımından önemlidir.
Yüksek enflasyonun yalnızca para politikasındaki hataların veya yönetim zafiyetinin sonucu olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır. Aynı zamanda emek gelirlerini aşındıran, reel ücretleri gerileten ve servetin üst gelir gruplarında yoğunlaşmasını hızlandıran bir bölüşüm mekanizması ve yoksullaştırma stratejisi olarak işlev görür.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et