28 Haziran 2026 00:15

Türkiye Kapitalizmi, küresel “Interregnum” ve NATO 3.0 konsepti

“Türkiye Kapitalizmi ve Mutlak Butlan” yazısında, Türkiye’nin içinde bulunduğu sürecin parti içi ya da liderler arası parlamenter çekişmeden ibaret olmadığını, küresel sistemin rotası doğrultusunda ekonomide dönüşümlerin siyasetteki değişimleri tetiklediğini; “Türkiye Kapitalizmi, Yeni Anayasa ve ‘Devlet Aklı’” yazısında bu dönüşüme göre ideolojik ve siyasi konsolidasyonun nasıl gerçekleştiğini, devletin yeniden düzenlenişini ve “yeni anayasa” gibi mekanizmaların işlevini tartışmaya açmıştık. İki yazıda da odak noktamızı, emperyalist iş bölümündeki değişime ve çeşitlenmeye göre Türkiye’nin aldığı konum oluşturmuştu.

Türkiye gerek sıcak para ihtiyacı gerek ulusüstü kurumsal iş birlikleri gerek dış pazar ilişkileri çerçevesinde yapısal olarak dışa bağımlı bir ülkedir. Dışa bağımlılık -bir fenomen olmanın ötesinde- devlet iktidarının içeriğini, erkler arasındaki ayrışma veya bütünleşme eğilimini, iktidar bloğu içerisindeki sınıf kompozisyonunun niteliğini, dönemsel olarak hangi sektörlere daha fazla yatırım yapılacağını, hukukun siyasallaşma derecesini ve devlet-toplum ilişkisini belirleyen bir olgudur. Bu nedenle dışa bağımlılık ve dünya sistemindeki güncel tabloyu özetlememiz gereklidir.

Bağımlılığın anatomisi

Samir Amin, kapitalist dünya ekonomisinin emperyal merkez (küresel Kuzey ülkeleri) ve çevre (bağımlı küresel Güney) arasında keskin bir iş bölümüyle karakterize edildiği gözleminden yola çıkarak, merkezi kapitalist devletlerin en kârlı üretim biçimlerini tekelleştirmeye ve küresel meta zincirleri üzerinde kontrol kurmaya çalıştığını, çevre ve yarı-çevre ülkelerin bağımsız gelişimini engelleyerek onları ucuz iş gücü ve hammadde sağlayan bağımlı birer tedarikçi olarak tutmayı amaçladığını belirtir. Bağımlı ülkeler ulusal kalkınma hedefleri için üretim yapmak yerine, merkez ülkeler için düşük piyasa fiyatlarıyla, ucuz işçilikle mal ve plantasyon ürünlerini üretirler.

Bu tablo ana hatlarıyla hala geçerlidir; özellikle finansal yükümlülükler altında aşırı borçlandırılmış yoksul küresel Güney ülkelerinin hemen hepsi yaratılan değeri merkez ülkelere aktarır. ABD, İngiltere ve Fransa gibi Küresel Kuzey ülkelerindeki en zengin yüzde 1’lik kesim, 2023 yılında finansal sistem aracılığıyla Küresel Güney ülkelerinden saatte 30 milyon dolar elde etti. Samir Amin’in “eşitsiz değişimi” ampirik olarak ölçme çalışmasını izleyen Hickel, Sullivan ve Zoomkawala’nın araştırmalarına göre ise Küresel Kuzey, 1960-2018 yılları arasında Küresel Güney’den yaklaşık 62 trilyon dolar transfer etti, daha doğru bir ifade ile el koydu. Türkiye’nin de büyük çoğunluğu uluslararası bankacılık ve finansal sistemlerden sağlanmış kredi borcu, toplam dış borcunun yüzde 46’sını oluşturmaktadır ve 239 milyar dolardır.

Ne var ki, dışa bağımlılık “uluslararası hukuk”, “uluslararası ilişkiler”, “uluslararası ticaret” gibi başlıklarda kadim bir tek yönlü belirleyiciliğe işaret etmez. Özellikle Çin’in ekonomik bir güç olarak yükselişi ve küresel meta zincirlerinde hakimiyet kurmaya başlaması ile birlikte dünyadaki siyasi ve ekonomik pozisyonlar, hegemonya blokları; küresel ticaret çerçevesinde devletlerarası ilişkiler de değişmektedir. Aslında bu durum, pandemiden bu yana küresel kapitalizmin içinde bulunduğu küresel “interregnum”un (fetret devri/ara rejim) ifadesidir.

“Interregnum”un anatomisi

“Interregnum” ifadesi tesadüf değildir. Antonio Gramsci’nin popülerleşen “eskinin ölmediği, yeninin doğmadığı, şimdi canavarlar zamanı” metaforundan türetilen “interregnum”, yapısal dayanıklılığın ve düzenliliğin sağlanamadığı bir ara döneme işaret eder. Son yıllarda bizzat egemen sınıf temsilcileri bu ifadeyi dillerine dolamıştır.

2026 yılındaki Davos Zirvesi’ndeki siyasi tartışmalarda Belçika Başbakanı Bart De Wever, bu metaforu kullanarak hegemonik düzenin çözüldüğü ve yeni bir düzenin henüz kurulamadığı “ara rejim” (interregnum) dönemi uyarısını yapar. 2026’nın ilk yarısında yayımlanan çeşitli “Business Diplomacy” ve stratejik analiz raporlarında da küresel ekonomik düzenin güncel durumunu tanımlamak için Gramsci’nin kavramı doğrudan kullanılmaktadır:

  • Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Nisan ayında yayımlanan strateji analizinde “interregnum”un kendiliğinden sona ermeyeceği, eski düzenin hastalıklı belirtilerini değiştirecek yeni ve dayanıklı bir küresel rejime ihtiyaç duyulduğu,
  • Stimson Center’in “Top Ten Global Risks for 2026” risk raporunda, dünyanın “protracted interregnum” (uzamış bir fetret devri) içinde olduğu,
  • Morgan Stanley’in “Global Macro Outlook, 2026” ikinci çeyrek raporunda “eski ekonomik düzenin ölümü ile yeni korumacı politikaların henüz oturmamış olduğu” belirtilmektedir.

Bakan Mehmet Şimşek de benzer şekilde katıldığı bir ekonomi zirvesindeki konuşmasında dünyadaki büyük kırılmaları ve jeopolitik şokları değerlendirirken Gramsci’nin sözüne atıfta bulunarak küresel istikrarsızlığa ve jeopolitik şoklara işaret eder.

Küresel Kuzey merkezli siyasi ve ekonomik kurumlardan yükselen jeopolitik ve jeoekonomik riskleri içeren uyarılar boşuna değildir. Dünya Bankası’nın “Global Economic Prospects - Haziran 2026” raporunda İran-ABD-İsrail savaşının yol açtığı enerji ve diğer temel ürünlerdeki daralmanın büyük ekonomilerde ekonomik büyüme üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturacağı perspektifinden hareketle karamsar bir havada küresel “interregnum”un süreceğini belirtiyor.

Michael Roberts rapordan hareketle küresel ekonomiyi şöyle özetlemektedir:

  • Küresel büyümenin bu yıl yüzde 2.5’e gerilemesi bekleniyor; bu, pandemiden bu yana görülen en düşük büyüme oranı olacaktır. “2020’li yıllar, kayıp bir on yıla dönüşmektedir.”
  • Gelişmiş ekonomilerde büyümenin bu yıl, özellikle enerji fiyatlarındaki kalıcı ve ciddi artışların etkisiyle, 2025’teki yüzde 1,8 seviyesinden yüzde 1,5’e düşeceği tahmin ediliyor.
  • Yükselen piyasa ve gelişmekte olan ekonomiler, pandemi sonrasındaki en zayıf kişi başına gelir artışıyla karşı karşıya. Çin ve Hindistan hariç gelişmekte olan ülkelerde kişi başına gelir düzeyinin gelişmiş ekonomilere kıyasla pandemi öncesi seviyeye dönmesi 2028 sonrasına kadar mümkün görünmüyor. Bu durum, gelir yakınsaması açısından neredeyse bir on yıllık kayıp anlamına geliyor.
  • Ana gelir kaynakları olan ihracatların kesintiye uğraması ve İran bombardımanlarının hedefi haline gelmeleri nedeniyle Körfez ekonomileri de durgunluğa doğru ilerliyor. Bölge ekonomisinin GSYH’sinin bu yıl yüzde 2,6 daralması bekleniyor.
  • 1970’lerden bu yana yaşanan en yoğun küresel şok kümelerinden birinin ortasında, gelişmekte olan ekonomilerin neredeyse yarısı 2019’dan bu yana kalkınmanın en temel vaadini —dünyanın en zengin ekonomileriyle arasındaki gelir farkını azaltmayı— gerçekleştiremiyor.

Türkiye kapitalizmi, emperyalist bloklar arasında hegemonya mücadelesinin arttığı, ABD-Çin arasında ekonomik ve askeri rekabetin kızıştığı, bölgesel savaşların ve çatışmaların yoğunlaştığı birkaç yıllık küresel “interregnum” döneminde “agresif büyüme” olarak nitelendirdiğim ve daha önceki yazılarda belirli sektörler eşliğinde incelediğim bir modelle ayakta kalmayı tercih etmektedir. Bu modelin eksenlerini enerji, madencilik, savunma ve yan sanayi, otomotiv ve yan sanayi, metal oluşturmakta; model bunun dışında Anadolu’nun lojistik ve transit ticarette merkeze dönüşümü ile de desteklenmektedir.

Agresif büyümenin anatomisi: Savunma sanayi ekseninde Türkiye kapitalizmi

Küresel “interregnum”da öne çıkan kritik sektör ise askeri endüstriyel komplekstir.

Savunma sanayi, askeri kapasitenin artırılması dışında, Türkiye kapitalizminin uzun yıllardır yüksek katma değerli meta üretimi ve ihracatı talebine hızlı yanıt veren, kâr marjını hızlı artıran, stratejik ve teknolojik olarak “çarpan etkisi” en yüksek endüstriyel ekosistemdir. Havacılık, uzay, otomotiv, yapay zeka, iletişim, lojistik gibi başka sektörlerdeki teknolojik atılımları ve yatırımları tetikleyen yüksek ar-ge yoğunluğu, diğer sektörler kadar piyasa dalgalanmalarına yakalanmadan devlet odaklı müşteri portföyü avantajı, üretilen ürünlerin hem askeri hem sivil alanda kullanma esnekliğinin bulunması savunma sanayiini öne çıkaran faktörlerdir.

Bilhassa Türkiye’nin pandemiden sonra tercih ettiği ihracata dayalı sanayi temelli birikim stratejisi kapsamında öne çıkan askeri sanayi, üretim ve istihdam ekosistemi yaratması bakımından önemli görülmektedir. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın koordinasyonunda yürütülen 1.100’ün üzerinde proje 3.500 civarında şirketin oluşturduğu geniş bir tedarik zinciri ve üretim ağı bulunmaktadır. Büyük şirketlerin etrafında bunlara parça ve hizmet sağlayan binlerce KOBİ ile üretim ölçeği hem sayısal hem de mekânsal olarak genişlemektedir; bu da ciro ve kâr marjlarını yukarı yönlü hareket ettirmektedir.

Türkiye’nin askeri endüstriyel kompleksi, ihracat göstergelerini hem miktar hem de teknoloji yoğunluğu açısından sanayi burjuvazisinin talepleri doğrultusunda iyileştirmektedir.

2020 yılında 2,28 milyar dolar, 2021’de 3,2 milyar dolar, 2022’de ise 4,4 milyar dolar olarak gerçekleşen askeri sanayi ihracatı 2023’te yüzde 27’lik artışla 5,5 milyar dolara, 2024’te NATO ve hizmet ihracatları dahil 7,154 milyar dolar seviyesine ulaşır. 2025’te ise yaklaşık yüzde 48 artışla 10 milyar 54 milyon dolar olarak tamamlanır; bu rakam 9,87 milyar dolarlık mal ve 184 milyon dolarlık hizmet ihracatından oluşmaktadır.

2022 yılında toplam ihracattaki savunma ve havacılık payı yüzde 1,7 iken bu oran yüzde 3,5 civarına yükselmiş olup önümüzdeki yıllarda payını en hızlı artıracak sektör olması beklenmektedir. 2024 rakamı ise yaklaşık 261 milyar dolarlık toplam ihracat içinde yüzde 2,7 civarında kalmaktadır.

SIPRI’nin 2021-2025 dönemini kapsayan verilerine göre Türkiye, dünyada en fazla silah ihraç eden 11. ülke konumunda olup, en fazla silah ihracatının gerçekleştiği ülkeler, Pakistan (yüzde 16), Birleşik Arap Emirlikleri (yüzde 12) ve Ukrayna’dır (yüzde 8,4). Türkiye, bu dönemde küresel silah ihracatındaki payını bir önceki beş yıllık (2016-2020) döneme göre yüzde 122 oranında artırmıştır ve Çin ve Rusya’nın ardından Sahraaltı Afrika bölgesine en fazla silah ihraç eden üçüncü ülke konumundadır.

İstanbul Sanayi Odası’nın En Büyük 500 Sanayi Kuruluşu ilk 10 listesine ilk kez iki savunma sanayi şirketi girer. Bir önceki yıl sırasıyla 11. ve 17. basamaklarda yer alan TUSAŞ ve ASELSAN, üretimden satışlarını sırasıyla 140,9 milyar ve 130,2 milyar liraya çıkararak ilk 10’da yer alır. Sektördeki bu ivme ihracat rakamlarına da yansımakta; İSO listesinde yer alan 11 savunma şirketinin toplam ihracatı 6 milyar 773 milyon dolara ulaşmaktadır.

Türkiye’nin son yıllardaki askeri ticaret trafiğinde silahlı ve silahsız İHA’lar, mühimmat, akıllı füze ve roket sistemleri, tam ve yarı balistik askeri kara araçları ve parça imalatı, bunların üzerine yerleştirilen çeşitli kalibrelerde silah kuleleri ve simülatörlerin artışı dikkat çekicidir. Pazarda amiral konumdaki BAYKAR, ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN, HAVELSAN, KOÇ/OTOKAR gibi şirketler Ukrayna, Azerbaycan, Katar, Polonya, Romanya, BAE, Suudi Arabistan, Kuveyt, Fas, Etiyopya, Kazakistan, Pakistan, Malezya, Ürdün, Nijerya, Filipinler, Bangladeş ve çeşitli Orta Asya ülkelerine tek tek ürün satmaktan ziyade “platform + mühimmat + elektronik sistemler ve yazılımdan” oluşan entegre paket satışlarını tercih etmektedir.

Entegre paket satışı, ürün satışı başarısının ötesinde, devlet merkezli bu şirketlere bakım, onarım, güncelleme gibi hizmetler adı altında stratejik bağımlılık ve operasyonel üstünlük sağlamaktadır. Girişte belirttiğimiz gibi dışa bağımlı bir ülke konumundaki Türkiye, son yıllarda asimetrik ilişkiyi tersine çevirmeye çalışmakta, savunma sanayi aracılığıyla belli ülkelerde ve bölgelerde askeri ve ekonomik düzeyde görece bağımlılık ilişkisi üretebileceği alanlar yaratmaktadır.

Türkiye’nin askeri sanayideki performansı, iç politikada ve ulusal pazarda hâkim bir “devlet aklı”nın ya da tek tek şirketlerin kurucularının başarı hikayesiyle açıklanamaz. Küresel “interregnum” koşullarında gerek Güney ülkeleri üzerindeki sömürge ilişkilerini devam ettirmek isteyen, gerek Çin’e ve BRICS gibi teritoryal güç bloklarına karşı üstünlük kurmaya çalışan küresel Kuzey ülkelerinin askeri ve politik arayışının sağladığı imkân neticesinde gerçekleşmektedir.

Türkiye’nin “agresif büyüme” stratejisi, Batı emperyalist bloğunun bu arayış döneminde güç temerküzüne dayalı bir devlet biçimini gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Savunma sanayi gibi üretken sermaye gruplarının uluslararası pazarda payını artırması bu durumla ilişkili olup, Türkiye kapitalizminin özellikle Kuzey ve Sahraaltı Afrika, MENA, Azerbaycan üzerinden İç Asya pazarındaki ekonomik ve politik hakimiyetini pekiştiren bir etkendir. Agresif büyüme stratejisi, ülkenin teritoryal potansiyelini jeo-ekonomik güç olarak örgütleyecek kaldıraç olarak görülmektedir. Bu strateji doğrultusunda NATO ile ilişkilerin yeniden kurgulanması amaçlanmaktadır.

Trump yönetiminin Türkiye'ye milli muharip uçak KAAN projesinde kullanılmak üzere General Electric tarafından üretilecek 700 milyon doların üzerinde jet motoru satışı yapma niyetini Kongre’ye resmen bildirmesi ve F-35 programı için tekrar yeşil ışık yakması bu tablonun içindedir.

NATO 3.0 ve Türkiye’nin konumlanması

7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO zirvesinin iktidar için hayati önemi bundan kaynaklanmaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Zirveden önce bu hafta yaptığı bir konuşmada, NATO 3.0 konseptinden bahsederek Türkiye’nin en büyük savunma elektroniği şirketi Aselsan’ın, NATO’nun tüm üyelerine fayda sağlayacak Türkiye merkezli savunma sanayisi dönüşümüne öncülük ettiğini, Ankara Zirvesi kapsamında kapsamlı bir savunma sanayisi günü düzenleneceğini belirtti.

NATO 3.0 konsepti; özetle, “Avrupa merkezli savunma paktı ruhu” şeklinde nitelendirdikleri, ABD ve Avrupa arasındaki ilişkinin yeniden ayarlanacağı, ABD’nin savunma stratejisinde coğrafi ölçeğin Avrupa’dan Hint-Pasifik bölgesine doğru kaydığı, Çin ve Rusya’ya karşı kolektif savunma konseptinin öne çıkacağı, üye ülkelerin savunma ve güvenlik harcamalarının GSYH’lerinin yüzde 5’ine çıkarmayı hedefledikleri, (enerji, çip, değerli toprak mineralleri gibi alanlarda) askeri güvenliğin ekonomik güvenlikle tamamlanacağı “stratejik yeniden dengeleme” girişimidir.

Türkiye kapitalizmi, Mark Rutte’un açıkça ifade ettiği üzere NATO 3.0 konseptine jeopolitik güç (güçlü ve operasyonel proaktif devlet aygıtı) ve jeoekonomik güç (savunma sanayi ve komşu sektörlerle) uyumlu bir yerden pozisyonunu ayarlamaktadır. Rutte’un savunma sanayinin transatlantik bir çerçevede güçlendirilmesi gerektiğini ve “bu sanayi tabanının Kaliforniya’dan Türkiye'ye kadar uzandığını” vurgulaması kritik öneme sahiptir.

Türkiye kapitalizmi, küresel askeri endüstriyel komplekse entegrasyona öncelik vermiştir; devlet biçimi ve siyasal rejim de buna göre yeniden yapılanmaktadır. NATO Zirvesi, siyasi iktidarın kısa vadeli çıkarlarına yanıt aradığı bir etkinlik olduğu kadar, savunma sanayinin çarpan etkisinin kullanılarak sanayi üretimini, dolayısıyla askeri endüstri etrafında toplanan savunma sanayi burjuvazisinin ekonomik ve politik temsilini güçlendirecek bir konsorsiyum olarak görülmektedir.

“Agresif büyüme” stratejisi, güç temerküzü siyaseti ile Tom Barrack’ın Ortadoğu için “müşfik monarşi” (benevolent monarchy) modelini önermesi arasında organik bir bağ bulunmaktadır. Hem Türkiye kapitalizminin hem başka coğrafyalarda örgütlenirken (Türkiye'nin başta Kuzey Suriye, Kuzey ve Doğu Afrika, Kıbrıs, MENA gibi alanlardaki askeri ve sivil toplum faaliyetleri) hem de Türk sermayesi uluslararasılaşırken (başta savunma sanayi, enerji, maden, ulaştırma ve sağlık sektörlerinin büyümesi) eşgüdümünün sağlanması, devletin içerisinde bu uyumu bozacak kliklerin bertaraf edilmesi, iktidar bloğunun yeniden düzenlenmesi, toplumsal alanda muhalefetin ve emek hareketinin bastırılması gerekmektedir. Bu da “güçlü devlet” ile mümkündür.

Serinin dördüncü yazısında uluslararası iş bölümünde şekillenen güvenlik konseptine göre yapılanmayı tartışmaya çalışacağız.

 

Kansu Yıldırım

Türkiye Kapitalizmi, küresel “Interregnum” ve NATO 3.0 konsepti
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et