Azteca’da Meksika’nın şarkısı yarım kaldı
Meksika-İngiltere maçının olağanüstülüğü, bitiş düdüğünden önceki 11 dakikada iyice görünür hâle geldi. Uzatma süresi anons edildiğinde Azteca’da ve ülkenin dört bir yanındaki ekran başlarında tuhaf bir eşik açıldı. Futbolun en acımasız yanı da burada saklıdır: Bazen bir ülkeye hâlâ vakit olduğunu söyler, ama o vaktin içini giderek daraltır. Meksika için o 11 dakika, bir maçın son bölümü olmaktan çıktı; kırk yıla yaklaşan bir bekleyişin, defalarca ertelenmiş bir umudun, “bu kez” diye başlayan cümlelerin son sınavına dönüştü.
Top İngiltere ceza sahasına yaklaştıkça Azteca yerinden oynadı. Her orta, her seken top, her faul beklentisi, her taç atışı aynı yere bağlandı: Meksika’nın beşinci maça çıkıp çıkamayacağına. Bu ülke, Dünya Kupası’nı evinde daha önce de yaşamıştı, futbolun en büyük sahnelerine yabancı değildi; ama bu kez mesele başka türlü kurulmuştu. Meksika, turnuvanın sahibi gibi davranmakla yetinmemiş, kendi takımının da bu ev sahipliğine yakışır bir yol bulacağına inanmıştı.
İngiltere ise o dakikalarda güzel oynamıyordu. Hatta oyuna hükmettiği bile söylenemezdi. Thomas Tuchel’in takımı, bir kişi eksik kaldıktan sonra savunma hattını kalınlaştırmış, alanları daraltmış, topu mümkün olduğunca kaleden uzağa atmaya çalışan bir hayatta kalma düzenine geçmişti. Buna rağmen ortaya çıkan şey basit bir kapanma hikâyesi değildi. İngiltere, bu maçta kendi zayıflıklarını gizleyemedi; ama zayıflıklarıyla birlikte ayakta kalmayı başardı. Bu ikisi arasında önemli bir fark var. Dünya Kupası eleme maçlarında, kusursuz takımlar kadar hasarlı ama dirençli takımlar da yol alır.
Azteca’nın ağırlığı
Azteca, bu maçın fonu değildi. Oyun, stadyumun varlığıyla birlikte şekillendi. Bu sahada Meksika’ya karşı oynamak, rakip on bir oyuncuyla karşılaşmanın ötesinde bir şey. Tribünler oyunun içine giriyor, geçmiş maçlar bugünkü paslara karışıyor, Maradona’dan 1970 Brezilya’sına kadar uzanan eski görüntüler sanki betonun içinde kalmış gibi yeniden beliriyor. İngiltere için bu stadyumun adı, 1986’dan beri huzurlu bir çağrışım taşımıyordu. O eski yara, her yeni İngiltere nesline farklı biçimde anlatıldı; fakat anlatılmaya devam etti.
Bu yüzden İngiltere’nin galibiyeti, tarihsel bir hesaplaşma havasına açık bir maçtı. Fakat bu hesaplaşma temiz ve kahramanca bir çizgi hâlinde ilerlemedi. İngiltere burada eski bir defteri kapatırken, oyun olarak pek çok soru da bıraktı. İlk yarıda Jude Bellingham’ın iki golü maçı İngiltere’ye çevirdi, Harry Kane’in penaltısı farkı yeniden açtı, Jordan Pickford kritik anlarda takımını tuttu. Yine de İngiltere’nin bu karşılaşmadan rahat, kendinden emin ve tamamlanmış bir takım görüntüsüyle çıktığını söylemek zor. Daha çok, büyük bir geceden sağ çıkan, ama üzerinde hâlâ yağmurun, rakımın, yorgunluğun ve korkunun izi duran bir takımdı.
Meksika cephesinde ise Azteca başka bir anlam taşıyordu. Bu turnuva boyunca Meksika, kendi sahasında yenilmeyen, kalesini koruyan, taraftarıyla daha fazla büyüyen bir takım görüntüsü verdi. İngiltere maçı öncesi beklenti, saha içi verilerden de besleniyordu; savunmanın güveni, genç Gilberto Mora’nın cesareti, Erik Lira’nın direnci, Raul Jiménez’in ceza sahasındaki varlığı, Julian Quiñones’in doğru zamanda ortaya çıkma becerisi bu inancı güçlendirmişti. Meksika ilk yarım saatte İngiltere’yi gerçekten zorladı. Pickford’ın kurtarışları olmasa maç başka bir yöne gidebilirdi. Fakat büyük maçların sertliği de burada ortaya çıkar: Rakibiniz ilk ciddi boşlukta sizi cezalandırırsa, iyi başladığınız maç bir anda sırtınızda taşımak zorunda kaldığınız bir yük haline gelebilir.
Bellingham’ın iki darbesi
Jude Bellingham bu maçta oyunun şeklini değiştiren oyuncuydu. İlk golde Bukayo Saka’nın ortasına verdiği cevap, İngiltere’ye aradığı çıkışı verdi. İkinci golde ise Meksika’nın henüz ilk sarsıntıyı üzerinden atamadığı anda tekrar sahneye çıktı. Bu iki gol arasında geçen kısa süre, maçın bütün psikolojisini yeniden kurdu. Azteca hâlâ gürültülüydü, Meksika hâlâ oyundaydı, ama artık İngiltere karşılaşmanın kaderine elini koymuştu.
Bellingham böyle maçlarda, büyük atmosferlerle kavga etmeyi seviyor gibi oynuyor. Top ona geldiğinde oyunun temposunu kendi kişiliğiyle sürükleyen bir yanı var. Oyun sıkıştığında basit pasla yetinmeyen, boş alan gördüğünde ilerleyen, ceza sahasında forvet gibi davranan bir orta saha oyuncusu. İngiltere’nin bu turnuvadaki kaderi, Kane’in bitiriciliğiyle Bellingham’ın büyük anlarda ortaya çıkma alışkanlığı arasında gidip geliyor. Demokratik Kongo maçında Kane öne çıkmıştı, Azteca’da Bellingham gecenin yönünü belirledi.
Yine de İngiltere’nin hücumdaki bu kaliteye rağmen kontrol sorununu aşamadığı açık. İlk yarıda 2-0’ı bulduktan sonra oyunu sakinleştirmesi, Meksika’yı daha fazla koşturması, tribünün sesini zamanla yorması beklenirdi. Bunun yerine gereksiz fauller, geriye fazla yaslanma ve savunma hattında beliren tedirginlik Meksika’yı yeniden maça davet etti. Quiñones’in golü bu yüzden sadece bir duran top sekansının ürünü değildi; İngiltere’nin kendi rahatlığını koruyamamasının sonucuydu. Devre arasına gidilirken Meksika yeniden nefes almış, Azteca da yeniden maça ortak olmuştu.
İkinci yarıda Kane’in penaltısı İngiltere’ye geniş bir alan açmış gibi göründü. 3-1, böyle bir gecede bile güven verebilecek bir skordu. Fakat Jarell Quansah’ın kırmızı kartı, o güveni kısa sürede parçaladı. Bir kişi eksik kalmak İngiltere’yi planından kopardı, Tuchel’i daha savunmacı bir düzene itti ve Meksika’ya Azteca’yla birlikte saldırabileceği yeni bir oyun verdi. Jiménez’in penaltısı sonrasında ise maç artık taktik şemaların ötesine geçmişti. İngiltere için kalan süre, yapılması gerekenleri kusursuzca uygulamaktan çok, dağılmamayı başarmakla ilgiliydi.
Meksika’nın “bu kez” cümlesi
Meksika’nın bu maçtaki hikâyesi yalnızca elenmenin acısıyla anlatılamaz. Çünkü takım, turnuva boyunca ülkesini gerçekten arkasına aldı. Bu destek, parlatılmış bir kampanya havasından çok sokakta kendiliğinden büyüyen bir şeye benziyordu. “Ya bu kez olursa?” sorusu, tüm ülkenin Dünya Kupası’na bakışını değiştiren ortak bir bekleyişe dönüştü.
Meksika için beşinci maç, uzun süredir sportif bir eşikten daha fazlasını ifade ediyor. Son 16 turu, ülkenin kendine dair kurduğu anlatının sınırı hâline gelmişti. Bu sınır her Dünya Kupası’nda yeniden görünür olur, takım ne yaparsa yapsın aynı noktaya gelip dayanırdı. İngiltere maçı, bu yüzden bir çeyrek final bileti kadar, bu döngünün kırılıp kırılamayacağını da taşıdı. Maçtan önceki güvenin kaynağı da burada aranmalı. Meksika, kusursuz bir takım olduğu için değil, bu turnuvada kendini daha diri, daha sahiplenilmiş, daha sahici hissettirdiği için inandırıcıydı.
Sahada da bunun karşılığı vardı. Mora’nın rahatlığı, yaşına rağmen oyunun ağırlığından kaçmaması, Jiménez’in Pickford’ı zorlayan pozisyonları, Lira’nın orta sahadaki müdahaleleri, Meksika’nın sadece tribün desteğiyle ayakta durmadığını gösterdi. İngiltere’nin zayıf anlarını gördüler ve üzerine gittiler. Fakat bitiricilik, böyle gecelerde cesaret kadar belirleyicidir. Meksika, ilk yarım saatte bulduğu fırsatları değerlendiremedi; İngiltere ise ilk büyük açıklardan ikisini gole çevirdi. Futbolun acı gerçeği budur: Oyunu bir süre siz yaşarsınız, ama sonucu başkası yazar.
Elenme sonrası Meksika’daki havanın bütünüyle yıkıma dönüşmemesi de bundan kaynaklanıyor. Bu takım, halkına sadece bir hedef vadetmedi; turnuva boyunca birlikte yaşanacak bir alan açtı. Reforma’daki kalabalıklar, stat çevresindeki bekleyiş, ekran başındaki milyonlar, maç sonu alkışları; bunlar bir mağlubiyetin hemen silebileceği şeyler değil. İngiltere, Meksika’nın Dünya Kupası yolunu bitirdi, ama Meksika’nın turnuva boyunca ürettiği ortaklığı ortadan kaldıramadı. Bunun kıymeti, çeyrek final biletiyle ölçülemez.
İngiltere’nin kusurlu gücü
İngiltere bu galibiyetle çeyrek finale çıktı; üstelik Norveç gibi fiziksel, keskin, cezalandırıcı bir rakibe doğru ilerliyor. Bu maç İngiltere’ye öz güven verecektir, ama rahatlık vermemeli. Çünkü Azteca’da görülen takım, hem tehlikeli hem de sorunluydu. Bellingham ve Kane gibi oyuncular varken İngiltere her maçta gol bulabilecek bir güç taşıyor, bu doğru. Pickford’ın turnuva kalecisi gibi oynadığı gecelerde de savunma hataları daha az görünür hâle geliyor. Fakat savunma çizgisinin kolay açılması, orta sahadaki kontrol eksikliği ve üstünlüğü aldıktan sonra oyunu soğutamama problemi hâlâ duruyor.
Tuchel’in maç içi hamleleri sonuç verdi. Bir kişi eksikken 5-3-1’e dönmek, Meksika’nın ceza sahasına akmasını sınırladı. Dan Burn’ün oyuna girişi hava toplarında ve Jiménez eşleşmesinde İngiltere’ye denge sağladı. Ancak bu kadar geriye çekilmek, daha yaratıcı ve daha sabırlı takımlar karşısında aynı şekilde işlemeyebilir. Meksika son bölümde çok sayıda orta yaptı, ama merkezden net bir delik açmakta zorlandı. Norveç ya da turnuvanın ilerleyen turlarındaki başka rakipler, aynı baskıyı daha temiz kararlarla sürdürebilir.
Buna rağmen İngiltere’nin bu maçta kazandığı şey küçümsenemez. Dünya Kupası’nda ilerlemek, her zaman oyununuzu güzelleştirerek mümkün olmaz. Bazen kötü ânınızı yönetmeniz, kriz büyürken paniğe kapılmamanız, maçın sizi götürdüğü sert yere dayanmanız gerekir. İngiltere bunu yaptı. Azteca’da 10 kişiyle, ev sahibi ülkenin baskısı altında, iki kez sallanmasına rağmen yıkılmadı.
Bir gösterinin sonu
Maç bittiğinde İngiliz oyuncuların yere yığılması, sadece fiziksel yorgunluğun görüntüsü değildi. Azteca’dan çıkmak, bu kez bir sahadan çıkmaktan fazlasını gerektirmişti. Yağmur, rakım, gürültü, kırmızı kart, penaltılar, eski hesaplar, son dakikaların uzayan gölgesi; hepsi oyuncuların üzerinde kaldı. İngiltere çeyrek finale yürüdü ama bu galibiyet kolay taşınacak bir zafer değil. Böyle maçlar takımı büyütebilir, yıpratabilir de. Hangisinin ağır basacağını Norveç karşısında göreceğiz.
Meksika için ise bu gece, uzun süre acı bir hatıra olarak kalacak. Fakat acının yanında başka bir iz de var. Kendi evinde, kendi stadında, kendi halkının önünde çeyrek final kapısından dönmek ağırdır, evet. Yine de Meksika bu turnuvada kendini yalnızca kaçırdığı fırsatla anlatmak zorunda değil. Bir ay boyunca Dünya Kupası’nı şirketlerin, protokol alanlarının ve resmî törenlerin dışına taşırdı; sokaklara, meydanlara, şarkılara, bekleyişlere yaydı. Bu, kaybedilmiş bir maçın ardından bile yerinde duran bir şey.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et