16 Temmuz 2026 15:15

Bu yüzden yalnızca cesurların oyunudur futbol

Anthony Gordon’ın golü Atlanta’daki havayı bir anda değiştirdi. İngiltere tribünleri, altmış yıllık bekleyişin sona ereceğine inanarak ayağa kalktı. Maçın o âna kadarki akışı da İngilizlerin bu heyecanını haklı çıkarıyordu. Arjantin topu dolaştırıyor ama ilerleyemiyor, Messi dar alanlarda kayboluyor, takımın yaşlı omurgası her ikili mücadelede biraz daha yoruluyordu. Gordon topu ağlara gönderdiğinde final kapısı İngiltere’ye açılmış görünüyordu.

Sonra İngiltere o kapıdan geçmek yerine önünde beklemeye karar verdi.

Korkunun yön değiştirdiği an

Thomas Tuchel’in ilk tepkisi anlaşılabilirdi. Takımı öne geçmişti, rakibin enerjisi düşüyordu, finale yarım saat kalmıştı. Savunmayı sağlamlaştırmak, oyunu yavaşlatmak, topu tehlikeli bölgelerden uzak tutmak istiyordu. Fakat futbol, antrenörlerin iyi niyetlerine itaat eden bir oyun değildir. Güvenlik için yapılan bir hamle, bir anda korkunun işaretine dönüşebilir. Rakip bunu hemen hisseder ve oyuncuların saha içindeki yürüyüşü bile değişebilir.

İngiltere’nin başına gelen de buydu. Gordon’ın yerine Ezri Konsa oyuna girdiğinde Arjantin’e şu mesaj verildi: “Artık size saldırmayacağız.” Harry Kane kendi ceza sahasına kadar çekildi, orta saha top istemeyi bıraktı, her uzaklaştırma bir sonraki Arjantin hücumunun başlangıcına dönüştü. İngiliz oyuncular finali kazanılması gereken bir yer gibi değil, düşürülmemesi gereken kırılgan bir eşya gibi taşımaya başladı.

Arjantin’in ayaklarındaki ağırlık da o anda hafifledi. Birkaç dakika önce çıkış yolu bulamayan takım, rakibinin kendisinden çekindiğini fark etti. Sağ kanat genişledi, ceza sahasına yapılan koşular çoğaldı, ikinci toplar lacivert formalılarda kalmaya başladı. Oyunun yönünü değiştiren şey bir pas şablonu ya da önceden hazırlanmış bir set değildi. İngiltere’nin korkusu, Arjantin’in cesaretine dönüşmüştü.

Arjantin’in kendisi hakkında bildiği şey

Arjantin’in bu turnuvadaki yürüyüşü, sürekli olarak felâketin kıyısından geçti. Yeşil Burun Adaları, Mısır ve İsviçre karşısında takım dağılıp gidecekmiş gibi göründü. Her seferinde oyun çözüldü, savunma sallandı, tribünlerde endişe büyüdü. Buna rağmen Arjantin ayakta kaldı. İngiltere karşısında da aynı uçuruma gelindi.

Bu tür geri dönüşleri “romantik hikâye” diye küçümsemek kolaydır. Oysa bir takımın kendisi hakkında neye inandığı, sahadaki davranışını belirler. Arjantinli oyuncular yenilgiye yaklaşınca kendilerini bitmiş saymıyor. Daha önce döndükleri maçları, kazandıkları finalleri, son dakikalarda kurdukları baskıları hatırlıyorlar. Bu inanç soyunma odasında anlatılan süslü sözlerden doğmuyor; birlikte yaşanmış maçların bıraktığı izden besleniyor.

Arjantin için acı çekmek bir kusurun üzerini örten edebî bir anlatı değil, daha ziyade takımın kimliğine işlemiş bir deneyim. Oyuncular rahat bir üstünlük kurduklarında değil, maç ellerinden kayarken birbirlerine daha fazla yaklaşabiliyor. Çaresizlik, onları dağıtmak yerine ortak bir öfkeye dönüşüyor. Bu öfke her karşılaşmada iyi futbol üretmez. Fakat İngiltere karşısında üretti.

Lionel Scaloni’nin Leandro Paredes’i çıkarıp Nicolás González’i oyuna alması bu ruh hâlinin taktik karşılığıydı. Orta sahadaki korumadan vazgeçti, kanadı açtı, ceza sahasına yeni bir koşucu gönderdi. Tuchel riskleri azaltmaya çalışırken Scaloni riskin içine girdi. Biri maçın ihtimâllerini daralttı, diğeri çoğalttı.

Arjantin’in geri dönüşü bu yüzden hem hesaplı hem de taşkındı. Enzo Fernández’in uzaktan vuruşunda çalışma, yetenek ve doğru konum vardı. Mac Allister’ın direklere giden şutlarında baskının sürekliliği görülüyordu. Lautaro’nun kafa golünde ise planın ötesine geçen başka bir kuvvet hissediliyordu. Top havadayken Arjantin golü beklemiyor, sanki onu önceden tanıyordu.

Messi oyunun içindeki zamanı değiştirirken

Lionel Messi ilk elli dakika boyunca etkisiz göründü. Top kaybetti, İngiliz oyuncuların arasında sıkıştı, oyunun kenarında yürüdü. Yaşı ilerledikçe bu yürüyüş daha fazla konuşulur oldu. Onu izleyen herkes aynı soruya takılıyor: Bir Dünya Kupası yarı finalinde nasıl bu kadar sakin kalabiliyor?

Messi’nin oyunu artık sürekli hareket üzerine kurulu değil. Maçın her saniyesine yetişmeye çalışmıyor; maçın kendisine geleceği ânı bekliyor. Rakiplerin yorulduğu, çizgilerin birbirinden koptuğu, savunmacıların ne yapacağına karar veremediği o kısa aralıkları görüyor. Başkalarının boşluk sandığı yerde zamanı buluyor.

İngiltere geriye çekildiğinde bu alan açıldı. Savunmacılar ceza sahasına gömülmüş, orta saha onların önüne yığılmıştı. Messi’nin çevresinde çok sayıda beyaz formalı vardı ama gerçek bir baskı yoktu. Topu kontrol edebiliyor, başını kaldırabiliyor, arkadaşlarının koşularını izleyebiliyordu. İngiltere onu kalabalıkla durdurduğunu düşünürken aslında ona düşünme imkânı verdi.

Enzo’nun golünden önce de bu kararsızlık vardı. İngiltere savunması ceza sahasının içini doldurmuştu, fakat ceza yayı çevresinde Enzo’ya kimse yaklaşmadı. Kalabalık, savunmanın yerini tutmadı. Enzo topu önüne aldı, vuruşunu hazırladı ve Pickford’ın uzanamayacağı köşeyi buldu. Bu gol, aslında İngiltere’nin kendi korkusuyla açtığı boşluktan çıktı.

Galibiyet golündeyse Messi daha ince bir şey yaptı. Sağ tarafta topu aldı, karşısında iki savunmacı vardı. Ceza sahasında Lautaro kendisinden uzun oyuncuların arasında kaybolmuş gibi görünüyordu. Messi ortayı aceleyle kesmedi. Topu, kalecinin çıkamayacağı ve savunmacıların rahatça karşılayamayacağı noktaya bıraktı. Havada süzülen o top, sanki maçın zamanını birkaç saniyeliğine durdurdu.

Lautaro yükseldiğindeyse herkes aynı ânı gördü ama artık çok geçti. Pickford açıldı, savunmacılar döndü, top ağlara gitti. Messi’nin asisti teknik ustalığın ötesinde bir şey taşıyordu. Oyunun geleceğini herkesten önce görmüş ve o geleceği sağ ayağıyla ceza sahasına göndermişti.

Messi’yi büyük yapan taraf artık rakiplerini uzun koşularla geçmesi değil. Maçın hangi anda çözüleceğini sezmesi, o an geldiğinde bütün gürültüyü susturup doğru hareketi yapması. İngiltere yarı final boyunca onu kontrol ettiğini sandı. Son bölümde ise maç Messi’nin temposuna girdi ve herkes onun gördüğü alanın içinde kaldı.

İngiltere’nin kapanmayan yarası

Bu yenilginin İngiltere açısından en ağır yanı tanıdık oluşuydu. Antrenörler değişti, kadrolar yenilendi, oyuncular dünyanın en pahalı liginde büyük maçlara çıktı. Yine de İngiltere, önemli bir eleme karşılaşmasında öne geçince aynı refleksle geriye çekiliyor.

Sven-Göran Eriksson döneminde Fransa ve Portekiz karşısında yaşananlar, Gareth Southgate yönetimindeki Hırvatistan ve İtalya yenilgileriyle birleşti. İngiltere erken üstünlüğü hiçbir zaman bir fırsat olarak değil, daima korunması gereken son sınır olarak gördü. Rakibin üzerine gidip ikinci golü aramak yerine zamanın kendisini finale taşımasını bekledi.

Tuchel’in gelişi bu alışkanlığın değişeceği umudunu yaratmıştı. Chelsea ile 2021 Şampiyonlar Ligi finalinde Manchester City’yi alt eden, maç içinde cesur kararlar verebilen bir antrenördü. Bu turnuvanın önceki turlarında yaptığı değişiklikler de İngiltere’yi zor anlardan çıkarmıştı. Dolayısıyla Arjantin maçı onun uzmanlığını göstermesi gereken yerdi.

Fakat Tuchel, İngiltere’nin eski korkusuna teslim oldu. Saka, Rashford, Eze ve Madueke kulübede otururken hücum tehdidini canlı tutacak bir oyuncuya yönelmedi. Gordon’ı çıkardı, savunmacı ekledi, takımın Arjantin stoperlerini geriye koşturma ihtimâlini ortadan kaldırdı. Üstelik Romero ve Otamendi sarı kartlıydı; ama İngiltere onları açık alanda bir kez bile karar vermeye zorlamadı.

Rice ve Anderson yoruldukça İngiltere orta sahası çöktü. Bellingham topu ileri taşımaya çalıştığında dört Arjantinli çevresini sardı. Kane’in savunmadan uzaklaştırdığı toplar yeniden İngiltere ceza sahasına döndü. Takım kendi yarı sahasında kalabalıktı fakat topa sahip olamadığı için her geçen dakika biraz daha küçülüyordu.

Tuchel’in savunmacı değişiklikleri İngiltere’yi korumadı; takımın kazanma fikrini ortadan kaldırdı. Oyuncuların zihninde “ikinci golü atmalıyız” düşüncesi silindi. Yerine “yeter ki bir şey olmasın” korkusu geçti. Futbol, hiçbir şey olmamasını isteyerek oynanabilecek bir oyun değildir. Hele karşında Messi ve son şampiyon Arjantin varsa.

İki ülkenin arasında duran geçmiş

Arjantin ile İngiltere’nin karşılaşması hiçbir dönemde sıradan bir futbol maçı olmadı. İngilizlerin Latin Amerika’ya götürdüğü oyun, Arjantin’de yeni bir biçim kazandı. Kulüp adlarında, futbol terimlerinde, mahalle takımlarında İngiliz etkisinin izleri kaldı. Arjantin ise zaman içinde bu mirası dönüştürdü ve kendisini İngiliz oyununa karşı kurdu.

İngiltere’nin uzun pasına karşı kısa pası, düzenine karşı top sürmeyi, ölçülü tavrına karşı taşkınlığı öne çıkardı. Bu ayrım zamanla iki ülkenin futbol anlayışının ötesine geçti. İmparatorluk, Malvinas, Tanrı’nın eli, Maradona’nın olağanüstü ikinci golü ve 1998’de Beckam’ın gördüğü kırmızı kart bu rekabetin içine yerleşti.

Yine de aralarındaki bağ düz bir düşmanlıktan daha karmaşık. İngiltere, kendi götürdüğü oyunun Arjantin’de daha özgür ve hayâl gücü daha yüksek bir hâle gelmesini izliyor. Arjantin de karşı çıktığı kültürün izlerini kendi futbolunun içinde taşımaya devam ediyor. Birbirlerine öfke duyarken birbirlerinden gözlerini alamamalarının nedeni burada yatıyor.

Atlanta’daki maç bu eski ilişkinin yeni bir sahnesiydi. İlk yarıda İngilizlerin düzeni Arjantin’in hareket alanını kapattı. İkinci yarıda Arjantin’in taşkınlığı İngiltere’nin düzenini parçaladı. İngiltere çizgilerini daralttıkça oyundan çekildi. Arjantin dağılma ihtimâlini göze aldıkça güçlendi.

Tribünlerdeki marşların birbirini bastırması, oyuncuların ilk dakikadan itibaren sertleşmesi, Messi’nin yere düştükten sonra rakiplerine bakışı bu geçmişin sahaya sızan parçalarıydı. Bu futbolcular 1986’yı yaşamamış olabilir, Falkland Savaşı’ndan yıllar sonra doğmuş olabilir. Yine de iki formanın karşı karşıya geldiği anda o eski gerilim yeniden ortaya çıkıyor.

Geçmiş topa vurmaz, koşu yapmaz, gol atmaz. Ama oyuncuların omzuna büyük bir ağırlık koyabilir, bir takım öne geçtiğinde korkusunu artırabilir, geride kalan tarafa isyan edecek bir neden verebilir. İngiltere’nin kapanışında ve Arjantin’in saldırısında işte bu ağırlığın izleri vardı.

Şampiyonun ölümle pazarlığı

Arjantin finale kusursuz bir takım olarak çıkmıyor. Savunması hâlâ açık veriyor, orta sahasının hâlâ temposu düşüyor, Messi’nin çevresindeki hareket hâlâ zaman zaman azalıyor. Bu yüzden turnuva boyunca pek çok kez elenmenin kıyısına geldiler. Fakat bu kusurlar takımın kendisine duyduğu inancı yok etmiyor.

Şampiyonluk, her maçı rahat kazanmak anlamına gelmez. Kimi takımlar üstünlük kurarak, kimileri rakibi boğarak, kimileri de yenilgiyle karşılaştığında ona nasıl cevap vereceğini bilerek şampiyon olur. Arjantin’in gücü üçüncü yerde duruyor. Bu takım ölümün gelişini görünce geri dönmüyor; ona doğru yürümeye başlıyor.

İngiltere finale yaklaştıkça elindekini kaybetmekten korktu. Arjantin finalden uzaklaştıkça daha fazla risk aldı. Biri zamanı tüketmek istedi, diğeri kalan her dakikayı büyüttü. Maçın sonundaki farkı birbirine taban tabana zıt bu iki davranış yarattı.

Şimdi Arjantin’in karşısında İspanya var. Turnuvanın en akıcı, en cesur ve en düzenli takımı. İspanya topun inisiyatifini İngiltere kadar kolay kaptırmayacak, Messi’ye aynı genişliği sunmayacak, Arjantin’in baskısına daha sağlam cevap verecek. Finalin taktik tarafı İspanya’yı öne çıkarabilir.

Fakat Dünya Kupası finali, hesapların huzur içinde işlediği bir yer değildir. Bir oyuncunun bakışı, tribünden yükselen bir ses, yanlış yere düşen bir top ya da yıllardır taşınan bir inanç bütün dengeyi değiştirebilir. Arjantin bunu diğer takımlardan çok daha iyi biliyor. Çünkü bu takım, oyunun açıklanabilen tarafıyla açıklanamayan tarafını birbirinden ayırmıyor.

Yarı finalde İngiltere’yi deviren şey kusursuz bir plan değildi. Scaloni’nin hamleleri, Messi’nin oyun görüşü, Enzo’nun vuruşu ve Lautaro’nun koşusu aynı akışta birleşti. Bunlara İngiltere’nin korkusu, Arjantin tribünlerinin inadı ve oyuncuların kendileri hakkında bildiği şey de eklendi.

Arjantin ölümü ortadan kaldırmadı. Onu karşısına aldı, birkaç dakika boyunca onunla yaşadı ve sonra yolundan çekilmeye zorladı. Şampiyonların ayrıcalığı ölümsüz olmak değildir. Son düdük çalana kadar ölmeyi reddetmektir. 

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Onur Özgen

Bu yüzden yalnızca cesurların oyunudur futbol
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et