Kent hakkının sınıfsallığı (2)
Bu başlıkta ikinci kez yazıyorum. İlkinin tarihi 4 Ocak 2025. Esasen “kent hakkı” odaklı bu sayfadaki yazıların hepsinde sınıfsallık merkezi bir önemde.
Çünkü dünyada ve Türkiye’de geçerli olan kentleşme politikasının hızla artan bir oranda ürettiği eşitsizlikler ve sadece eşitsizlikler de değil, bunları görünmez kılan kültürel, sanatsal vb. politikalar nedeniyle kentleşmenin yarattığı sınıfsallığı sürekli gündeme getirmeli. Kentsel-toplumsal mücadeleyi de buradan kurmalı.
*
Kapitalist kentleşme, mekânın üretimi ve yıkıp yeniden inşa ederek mekân üretiminin sürekliliği üzerinden sermaye birikimini güçlendirir. Politik-ekonomik bu işleyiş, kentlerde kimlerin yaşayabileceği veya yaşayamayacağını da sermayenin yönlendirmesine devreder.
Özellikle de erken dönem sanayi tesislerinin etrafından oluşan yaşam alanlarının dönüşümü bu döngünün en iyi örneklerinden birisidir.
İnşa edildikleri zaman kentlerin deniz, nehir gibi su kaynaklarının ya da demiryolu gibi ulaşım hatlarının etrafında kurulan sanayi yerleşkeleri zamanla işlevsizleştirilir. Çünkü üretim ekonomik anlamda daha uygun coğrafyalara taşınır.
Buna sanayisizleşme de (de-industrialisation) diyen bir yaklaşım var. Ancak burada sanayinin ortadan kalkması gibi bir durum yok. Aksine sanayinin yer değişimi söz konusu olduğu için tam olarak bir sanayisizleşme hali ortada yok.
Diğer yandan sanayinin yer değişimi sonrası bu alanlardaki dönüşüme bakarsak, alanda başka bir sermaye birikimi ve üretim-tüketim ilişkisi doğduğu için, yeniden bir sanayileşme de (re-industrialisation) söz konusu.
*
Kent içinde, hatta kentin toprak değeri yüksek yerlerinde kalan işlevsizleş(tiril)miş sanayi tesisleri, 20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana dönüşüme uğruyor. Dünyada da, Türkiye’de de bunun çokça örneği var.
Peki emek coğrafyasındaki bu dönüşüm, sistem içinde neler doğuruyor? İşçi sınıfının üretim alanları etrafında kurduğu yaşam ilişkileri bu dönüşümlerden nasıl etkileniyor?
Bu sorulara İstanbul’da Haliç tersanelerinin dönüşüm sürecine karşı çıkan tersane işçileri, emekçileri ve mahallede yaşayanların ifadeleri üzerinden bakalım.
İlk sözü Taşkızak Tersanesi işçisi Necati Bereket alıyor. Bu yazının görselinde Necati Bereket’in çalıştığı tersanenin dönüştüğü Tersane İstanbul’da çekilmiş bir fotoğrafı var. Taşkızak ve Camialtı Tersaneleri lüks tüketim alanları, rezidanslar, otellere dönüştü.
Necati Bereket: Şimdi diyorlar ki, tersane şehrin içinde olmaz. Tersaneyi götürsem dağın başına da kursan, bir sene sonra etrafı şehirleşecek. Başka çaresi yok. Adam uzaktan gidip geleceğine hemen yandan arsa alıp orayı şehirleştirecek.
Esasında tersanelere saldırmalarının sebebi tek başına tersane ile ilgili değil. Şunu çok iyi biliyorlar ki, tersanede çalışanlar orayı kentleştirdi. Tersaneciler orada olduğu için, tersaneyi yok ederken Okmeydanı, Halıcıoğlu, Hasköy, Kulaksızın bir kısmı, Kasımpaşa'nın bir kısmını da hedefe tutuyorlar. Proje büyük aslında…
Çok sınıf var falan diyorlar, ama iki sınıf var. Bir açlar, bir toklar. Bu kavga açlarla toklar kavgası. Benim sınıfım neresi ise, ben orada konumlanmak, orada yer almak zorundayım. Ben işçi sınıfından gelmeyim. Hep işçiyi düşünmeliyim. Üç tane çocuk yetiştirdim. Üçü de işçi oldu, patron olamadı.
Ali Çınar: Tersane adeta hayatın akışı gibi. Yani orada çalışan insanlar karınca gibi oraya gelirler, karınca gibi geriye çekilirler. Kısa mesafede oturan insanlar bunlar. Çıksalın, Hasköy, Halıcıoğlu, Okmeydanı ve Kasımpaşa. Buralarda oturuyor insanlar. Ve buralardan Tersanelere geliyorlar. Akşam Tersanelere de buralardan gidiyorlar.
Ama şimdi kökten hepsini kesiyorlar. Semtlerde de büyük bir dönüşüm yaratacaklar. Şimdi aşağı diyelim ki bitirdiler, o orda dururken yukardaki gecekonduya kimsenin tahammülü olmaz.
Rüstem Karakuş: Haliç Port meselesi ile ilgili, yani insanlar farkında değil olayın. Farkında olanlar aslında Okmeydanı Projesi’nin Haliç Port’un bir devamı, onun bir parçası olduğunu biliyorlar.
Mesela Ahmet Misbah Demircan, "burası Champs-Élysées olacak" açıklaması yapmıştı. Burası Champs-Élysées olursa bize kalır mı? Çünkü Haliç Port, yanında daha zenginleri ister fakir fukarayı burada bırakmaz. Bir tür kibarca yoksul insanları oradan uzaklaştırmanın bir sonucunu yaratır bu. Gerek Champs-Élysées, gerekse Haliç Port Projesi.
Ali Çetkin: Biz iyi niyetli insanlarız. Biz fazla bir şey de istemiyoruz. Bize depreme dayanıklı sosyal konutlar yapın. Yolumuz, okulumuz, parkımız, camimiz belli olsun. Depremde korunalım, biz zaten karşı çıkmayacağız, anahtarlarımızı size teslim edeceğiz” dedim.
Ahmet Misbah Demircan ne dedi biliyor musunuz? “Sen ne diyorsun be? Aşağısı turizm bölgesi olacak. Ayrıca 3 tane daha 5 yıldızlı otel müracaatı var. Öbür tarafta kongre vadisi olacak. Arkasında bu gecekondular olur mu? Bunlar görüntü bozuyor.” Eee? “Biz, 3 katlı şelale evleri yapacağız. Siz bunların aidatını ödeyebilecek misiniz?” dedi.
Biz Sulukulelilerle, Tarlabaşındakilerle, Örnektepe’deki vatandaşlarla aynı akıbete uğramaktan korkuyoruz. Biz devletimize saygılıyız. Okmeydanı halkının devletine karşı hiçbir direnişi yok. Ama haklarımıza devletimizin saygı göstermesi lazım. Devletimizin çıkardığı kanunlara önce devletimizin büyükleri uyacaklar.
Süleyman Songur: Böyle bir soylulaşma olduğunda Haliç Port’un yapıldığı bölge ile arkasındaki mahalleler, Doğu Berlin-Batı Berlin gibi ayrılacak. Burada bu gibi hareketler, buradaki demografik yapıyı olduğu gibi bozar. Buranın halkını sürgüne götürür. Yani sürülür, çünkü yaptıkları kentsel dönüşüm planlarında biz yokuz.
İşçilerin, emekçilerin, kentlilerin ifadeleri, üretim alanlarının dönüşümünün, toprağın yeniden çitlenmesi, soylulaşma, oraları var edenleri yerinden sürme gibi müdahalelere işaret ediyor.
Kent hakkının sınıfsallığına konut/barınma bağlamında devam etmek üzere…
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et