Hiçbir Şey Normal Değil!
Yazını başlığı bir filme ait, ünlemi ben ekledim. Kars Sinema Topluluğu vasıtasıyla tanıştığım Ceylan Özgün Özçelik’in senarist ve yönetmenliğini yaptığı “Hiçbir Şey Normal Değil” isimli filmin salon perdesindeki son gösterimini yakınlarda izleme şansım oldu. Film artık HBO Max Türkiye platformu üzerinden gösterime devam ediyor.
Film, “çevre dostu otel ya da eko-otel” olarak anılan Antalya, Kemer’de yer alan, Naturland isimli, ‘90’larda popüler olan ve 2014’te terk edilen harabe halindeki bir tatil köyünü mekân ediniyor.
Basına yansıyan bir habere göre tesis “692 yatak kapasiteli 564 otel odası, 3 kral dairesi, 11 bio ev, 39 apart ve 4 taş evin yanı sıra 300 kişilik lokanta, 330 kişilik konferans salonu, 100 kişilik disko, tırmanma kayası, 500 kişilik amfitiyatro, ahırlar, geleneksel değirmen, İnka mağarası, akvaryum, fuaye ve servis alanı, tenis kortu, açık yüzme havuzları, aquapark, teleferik, çocuklar için mini gezi treni gibi aktiviteler içeren bir merkez”.
Yerleşkenin yaklaşık 30 yıllık hikayesi, klasik bir belgeselde genel olarak tercih edilen tarihsel bir anlatımdan ziyade, zamanda atlamalı, müzikli, danslı, tiyatrolu vb. çeşitli teknikler, sesler, görselleştirme yöntemleriyle, hakikat ile kurmaca arasındaki bir salınımla sunuluyor.
Özçelik filmini hibrid-belgesel olarak tarifliyor. Eğlenceli, gerilimli, merak uyandırıcı çoklu bir anlatım dili kurulan ve tamamı cep telefonuyla çekilen filmin deneyselliği; harap haldeki mekânların trajedisini, kullanımı sırasında verdiği keyfi veya aynı zamanda ürettiği hayvan/doğa/insan emek sömürü düzenini, doğayla kurulan ilişkimizin hazinliğini, bunu meşru kılan tasarımsal kaygıları, sermayenin/gücün baskın etkisini, nedir arka plan ve şimdi ne olacak orası acaba gibi meraklı halleri iç içe geçiriyor.
Kaleydoskopla pekişen rengarenk iç içe geçmelerin bu akışkanlığı, izleyiciyi salt yerleşkenin zamansal bir kesitine değil de insanlığın yerleşik yaşamla kurduğu temsil dünyasına davet ediyor. Büyüteçle incelenen mekânsallık, yaşamın kendisini laboratuvar kılan yapma/eyleme biçimlerimizi yansıtıyor.
*
Kentleşmeyi farklı boyutlarıyla ele almaya çalıştığım bu sayfada, neoliberal kentleşmenin bir arzu ve birikim yatırımı örneği olan bir tesise ilişkin Özçelik filminden sorunsallaştırıp tartışmaya açabileceğim çok şey var. Ancak sayfa sınırı içerisinde sadece birkaç şeye dikkat çekebileceğim.
Filmin başlığı da olan “normal”lik haliyle başlayalım. “Hiçbir şey normal değilse”, ne normal olan? Normali kim belirliyor? Bunların zıttı anormal mi?
Normal kelimesi Fransızca “norme” yani “kural, standart, ölçü” sözcüğünden türemiş. Latince kökü ise “norma”, yani “bilen, gösteren, ölçen, yargılayan”. Filmin işaret ettiği temsil dünyasının norm üretimi, en görünür şekilde doğa ve canlı bedenler, toplamında da ekosistem üzerinden işliyor.
Normativiteyle doğayı, bünyesinde konforlu bir yaşam için, satın alınabilir/metalaştırılan bir mekân kurgusuna dönüştüren sistem, bir arzu ortamı da yaratıyor. Çocukları doğayla buluşturmak, hayvanlarla temas vb. yabancılaşmış ilişkileri, tasarlanan mekân temsilleri içine davet eden, bunu makul kılan bir ortam.
Naturland türü “çevre/doğa dostu” veya “eko-köy” sunumlu yerleşimler, Türkiye’de de dünyada da süregidiyor.
Betonlaşmanın arttığı bir kentleşmede, doğayla temas etme arzusu son derece anlaşılır bir şey. Öte yandan bu arzunun, insanlığı metalaşmaya gebe kılan yönü düşünmeye değer. Çünkü sistemin işleyişi sadece doğayı değil, bu arzuların peşinde koşan bedenleri de metalaştırıyor ve emek sömürüsünün zemini de inşa ediliyor.
Filmdeki tesis, insan elinin sterilleştiren, biçimlendiren ve gösteren tasarım dokunuşları olmayınca, yeniden doğanın kontrol edilemez kavrayışıyla buluşmuş. Olası birtakım güçlerin birikim amaçlı toprağa yeniden el atacakları zamana dek, doğa kendini örmeye devam edebiliyor.
*
Lefebvre’in bedeni merkeze koyan mekân üçlemesinden daha önce de söz etmiştim. Bunlar; etrafımızda algıladığımız mekânsal pratikler, tasarlanan mekân temsilleri ve yaşadığımız temsil mekânları.
Tatiller, boş vakit denilen iş ve işe hazırlanmak/emek gücünün yeniden üretimi için ev diye bölünmüş zamandan “bize kaldığını” düşündüğümüz anlar ise, gündelik hayatımızın dışındaki zamanlar. Bu zamanlar bizlerin nefes aldığı anlar olarak pazarlanıyor. Tam da bu nedenle sistemin bizleri darlayıcı akışında, temsil mekânlarına yönelik farkındalık ne kadar önemliyse, oralarda üretilen tüketiciliğe yönelik arzuyu kavramak da o denli elzem.
Lefebvre’in tanımlarıyla devam edelim. Kentin devrimci diferansiyel mekânını (zaman-mekân) tanımlamak için izotopi ve heterotopiyi ifade etmek ve bunu ütopya ile tamamlamak gerekiyor. Şöyle ki;
- İzotopi, mekânı çevreleyen şeyler, yani aynı mekânları kuran paradigma. Sistemin (iktidarın, sermayenin) ürettiği gibi mekânlar. Söz gelimi Naturland gibi çitlenmiş bir doğa, insanın doğayla ilişkisini de yeniden biçimlendiriyor. Çocukluktan başlayarak hem de.
- Diğer yanda, başka mekânları/farklılıkları içeren heterotopi var. Film, heterotopiler üreten bakışlar yaratıyor. Harabeleşen tesisi nostaljikleştirme veya romantize etme yok. Öte yandan türlü sömürü biçimleri parmak sallamadan politikleşirken, sadece iktidar/sermayenin pozisyonu değil, mekân temsilinin ifadesiyle “kullanıcıların” deneyimlerine, yorumlarına da yer veriliyor.
- Ütopya ise, -hep dile getirildiği gibi- soyut olan değil, kentsel gerçekliğin içinde. Bu gerçeklik içinden başka bir yaşamı düşleyebiliriz.
“Hiçbir Şey Normal Değil” ya da her şeyin hızla normalleşebildiği dünyamızda, toplumsal normlar üretip veya bunlara uymak zorunda olmadığımız başka bir yaşam yolunda, arzu ettiğimiz heterotopiler eşliğinde zaman ve mekânı/uzamı düşünmeyi devam etmek üzere…
Evrensel'i Takip Et