21 Aralık 2019 04:50

Maide suresi, fıkıh, Kanal İstanbul

Paylaş

Ekim ayında Konya’da otobüs duraklarındaki bilboardlara “Hristiyanları ve Yahudileri dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse o da onlardandır” yazılı afişler asılmıştı. Soruşturmanın sonucunda yargı, Maide Suresi’nin 51. Ayeti’nin içeriğini yansıttıkları gerekçesiyle afişlerde suç unsuru bulamadı.

Irkçılığı ve nefret suçlarını tartışılır kılan karar, sadece mahkeme heyetinin cüretkarlığıyla izah edilemez. Şer’i hükmün önünün açıldığı diğer gelişmeler içinde anlam kazanan, daha esaslı, münferit olmayan bir meydan okumayla karşı karşıyayız. Türbanın; kadın ve insan hakları, demokrasi ve özgürlükler, eğitim, çalışma, temsil hakkı, fırsat eşitliği gibi unsurlardan oluşan evrensel normlar ile ilişkilendirilerek tartışmaya açıldığı 20 yıl öncesinden, içtihadın sureye uygunlukla sınandığı bir noktaya böyle meydan okumalar silsilesiyle geldik nihayet. 

Cumhurbaşkanı’nın 6. Din Şûrasında ‘İslam bize göre değil biz İslam’a göre hareket edeceğiz’ sözünün de bir başlama vuruşu olduğunun altını çizelim.

Bu hafta içinde Resmi Gazete’de yayımlanan karara göre faizsiz finans kuruluşlarının denetçileri için belirlenen etik kurallar, kendilerine sürekli ve değişmez, dini kaynaklı potansiyel bir yaptırım gücü sağlayan fıkhi hükümlere bağlandı. Denetçiler kendilerini sürekli izleyen Allahutaala’ya kıyamet gününde hesap vereceklerdi.

Bu sözlerin, yaşamlarını dini akidelere göre düzenleyen bir yurttaş grubunda karşılığı yok değil. Hatta bundan çok daha geniş bir kesim için de dini kurallar tartışma dışıdır. Söz konusu afişler ile haklarındaki soruşturmanın sonucu toplumsal hayatın ve kanunun ayarlarıyla oynanabilmesi için bu tartışılmazlık alanının nasıl genişletilmeye çalışıldığını gösteriyor. Öte yandan Resmi Gazete’de Kur’an, ayet ve surelerin referans alınması da ekonomik düzenlemelerin yasanın denetiminden çıkarılabileceğinin işareti oldu.

Diyanetin 150 bin çalışanının maaşlarını faizsiz finans kuruluşlarına devreden bir karar alındığı da göz önünde bulundurulursa meselenin duygusal değil, bir halkanın diğerine usulünce bağlandığı sistematik ve akçasal nitelikte olduğu anlaşılır. Bu faizsiz finans kuruluşlarına katılım bankası deniyor. Katar’la yapılan ortaklıklar türünden bir bankacılık bu.   

Katar ise din kardeşi diye yutturulan, ama basbayağı, memleket arazilerinin parsel parsel satıldığı ‘dış güç.’

Kanal İstanbul için daha kazma vurulmadan çevre-çeper araziler Katarlılara ve akraba sermayedarlara satıldı. İçerideki ve dışarıdaki “kardeşler”e dağıtılan paralar, israf ve hesapsız harcamalar yüzünden bardağın dolmasına ramak kala, bu büyük meydan okumayla muhasebenin fıkha ötelenmesinin Sırat’ta beka garantisi vermediğini en iyi bu kararı alanlar biliyor. Çünkü İstanbul yıkılırken, itiraz ettiği için İmamoğlu’na ‘Sen işine bak’ demekle dava divana kalmıyor.

Kanalda ve mangalda kül bırakmayan Mehmet Metiner ile Cem Küçük’ün televizyonda ‘Erdoğan karşıtı biri seçilirse biz dahil herkes yargılanır’ içerikli bir muhabbet çevirmesi, gidecek ülke seçmeye çalışırlarken Metiner’in altı çizilecek ‘İlk telef olacak biziz. Korkutma bizi’ vecizesini sarf etmesi tesadüf değil. Ama söz ettikleri sadece kendi korkuları değil. AKP çeperinde yer alan dindarların, bölüşüm hiyerarşisinde yer kapan herkesin iliklerinde hissedebilmeleri için köpürtülüyor bu korku.

Bunun anlaşılır bir nedeni var. Beka, sınırı daha geniş çizen bir ideolojik tahkimat gereciydi, fakat eldeki malzeme olabildiğince geniş bir gönüllülüğü, Millet İttifakı desteğini, sorumluluk paylaşımını sağlamakta kifayetsiz kaldığı için bitti. Libya’daki ‘Kardeşler’ ile Doğu Akdeniz’deki maceranın istiminin bu ihtiyacı karşılayamayacağı da açık.

Bu durumda iktidarın var oluşu ulvi hedeflerden Kanal İstanbul gibi son derece maddiyatçı sürece bağlanmış görünüyor. Çünkü bu sefer teğet geçemeyen krizde kurtarılması gereken sermaye grupları, bankalar, aile şatafatı ve lüksü, iktidardan daha büyük bir pey sürmesini bekliyor, masaya. Siyasi iktidar için ayakta kalmanın daha maliyetli olduğunu gösteren ve ancak ‘milletçe’ paylaşılırsa altından kalkabileceği bir risk bu. 

Resmi Gazete’deki hüküm aynı zamanda bir sorumluluk çağrısıyla açılıyor. Metnin giriş kısmında muhasebenin İslam dininin farz-ı kifayesi olduğu söyleniyor. Yani yapanın sevabını aldığı, tümden yapılmadığı durumda toplumun tümünün sorumlu olduğu yükümlülük… Çok anlamlı bir ifade. Birilerinin bu dünyada sebepleneceği ve kaybedeceği her şeyden tüm toplumun sorumlu kılındığı bir fıkıh.

Bu kadar maddiyatçılık ile hesap vermenin öte dünyaya ertelenmesini kolaylaştıran Şer’i yönelim bir çelişki değil. Din hem artık iktidarın elindeki, tekliğine çaresizlikten rıza göstereceği motivasyon kaynağı hem de dünyevi bir yıkımı dünyevi hesaplaşmadan muaf tutan yegane sistem. Nüfusu giderek eriyor olsa da yukarıdan aşağıya uzanan hiyerarşiye konuşlanmış olanları ortak sorumluluk/korkuda birleştirecek bir güç aynı zamanda. Fakat cehennemden değil bu dünyadan korkuyorlar ki, ona bir şey denemez!

 

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...