Siyasette ‘parlak’ fikirler


16 Şubat 2018 04:55

Siyaset bir rekabet ortamı. İktidara aday olan her parti, mutlaka bir kazanma stratejisi geliştirmeli ve oyunun kuralları dahilinde o stratejiye sadık kalmalı. Siyasette oyunun sınırlarını her ülkenin siyasi partiler yasası, anayasalar, seçim kanunları ve partilerin tüzükleri belirler; gerisini de özgür iradeleriyle oylarıyla kullanan seçmen halleder. Ancak siyaset oyununun hangi özgün stratejiyle oynanacağına karar vermek, her partinin yöneticilerinin meşrebine göre değişir. Amaç tabii kazanmak. Ancak siyasette kazanmak kadar kaybetmek de var. Demokratik ülkelerde ve rasyonel bir hukuk sisteminin işlediği ülkelerde kazananlar öyle veya böyle iktidara geliyor ve yasaların kendilerine çizdiği çerçevede kalarak kamu adına ülkeyi yönetiyor. Bir sonraki seçim döneminde, eğer halk kendilerinden memnun değilse, iktidardaki partiyi yine özgür iradeleriyle verdikleri oylarla yönetimde alıyor, yerine başka bir partiyi ya da partileri getirebiliyor. 

Peki ya iktidardaki bir parti siyasi stratejisini ne olursa olsun kaybetmemek üzerine kurarsa? Demokratik kurallar çerçevesinde, halka daha çok refah, daha çok özgürlük, daha çok insan hakkı, daha çok uluslararası saygınlık, daha kaliteli bir yaşam, daha temiz bir doğa, daha etik toplumsal ilişkiler kurma biçimi sağlayan bir partiden bahsetmiyorum. Bunların tam tersini yapan, toplumu ayrıştıran, fakirleştiren, özgürlük alanını boğulacak kadar daraltan, yaşam kalitesini düşüren, uluslararası itibarını sıfırlayan, insan haklarının üzerinde hoyratça tepinen, doğa katliamı yapan, toplumsal yaşamın tüm etik değerlerini altüst eden bir iktidardan bahsediyorum. Böyle bir parti, halkın oylarıyla iktidardan indirilse bile, yenilgiyi kabul etmeyip zorla milleti yönetme stratejisini nasıl kurabilir? 

Bu hafta HDP Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılaması vardı ve onun duruşma sırasında söyledikleri bu anlamda çok önemliydi. Demirtaş’ın savunmasını dinleyince, iktidar partisinin ‘kaybetmeme stratejisini’ nasıl kurduğunu daha net anladık. 

Kaybetmeme stratejisi, öncelikle kontrol gerektiriyor. Neyi kontrol edeceksiniz? Öncelikle yasa koyucuları, yani meclisteki milletvekillerini. Sonra, yasa uygulayıcıları. Yani polisleri, savcıları, avukatları, hakimleri, cezaevlerini. Ülkede olan biten şeyleri halk adına izleyen ve yorumlayan medyayı kontrol edeceksiniz. Hepsinden zoru, muhalefet partilerini kontrol edeceksiniz. Muhalefet partilerini, kendi çıkarınıza olan şeyleri oylamaları için mobilize edebileceksiniz. Bu tabii kirli bir strateji. Ne olursa olsun iktidarda kalmak için yasaları, demokratik teamülleri, halkın iradesini hiçe sayan bir strateji. Ama sonuçta bir strateji ve Türkiye’de pekala çalıştığına tanık olduğumuz bir strateji. 

Demirtaş anlatıyor… İktidar partisi, HDP’nin referandumda takınacağı tavrı belirlemek için baskı uyguluyor. İktidar partisi, Cumhurbaşkanlığı adaylığını geri çeksin diye, Demirtaş’ı çözüm sürecini bitirmekle tehdit ediyor. İktidar partisi, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını yasalara aykırı şekilde kaldırıyor. Yine yasalara aykırı olarak, muhalefet partisi milletvekillerini tutuklu yargılıyor. İktidar partisi, bunları yaparken, ana muhalefet partisinin de desteğini alıyor. Demirtaş’ın dediği gibi, HDP’li vekiller ve partililer iktidarın kölesi değil, ama anlaşılan CHP iktidarın kölesi olmuş. Asla tek başına iktidar olamayacağını bildiği bir ülkede, siyasi stratejisini ne olursa olsun kaybetmemek üzerine kurmuş olan AKP iktidarının kölesi. Böyle bir ana muhalefetle, daha yüzyıllar boyu iktidarda kalmak mümkün tabii. 

Selahattin Demirtaş bu ülkenin görüp görebileceği en sade, en demokrat, en ahlaklı, en özü sözü bir politikacılardan biri. Parlamenter olmanın kendisine verdiği hak ve özgürlükler çerçevesinde yaptığı konuşmalarından dolayı tutuklu yargılanıyor. Çok haksız, çok adaletsiz bir şekilde halkın iradesiyle seçildiği parlamentodaki koltuğundan uzaklaştırılıyor. Bu da tabii iktidarın asla kaybetmeme stratejisinin bir sonucu. Gerçek muhalefeti Mecliste engelleyemiyorsan, hapse at kurtul. Ne kadar basit ve çağ dışı, ama ülkemiz bu siyasi barbarlığa da tanıklık ediyor. 

Ama o susmuyor, korkmuyor, “Halk üzerinde bir zorbalık var”, “Halk üzerinde bir hükümet terörü var”, “Devlet içerisinde, bürokraside, yargıda hükümet terörü var”, “Sesini çıkartıp itiraz edeni düşman ilan ediyorlar,” diyor. 

Ne olursa olsun kaybetmemek üzerine stratejisini kuran iktidarların demokrasiyi ve yasaları iğdiş ederek amaçlarına ulaşmak için yapamayacakları şeyin olmadığını yaşayarak görüyoruz. Oysa mesele iktidara geldikten sonra devletin tüm güçlerini rehin alarak topluma kendini dayatmak değil, insanların seve isteye seçtikleri, zorbalıkla değil, özgür iradeleriyle oy verdikleri bir parti olabilmek. Yasalara ve demokrasinin ilkelerine uygun politika yapan ve bu nedenle mevcut iktidar tarafından cezalandırılmaya çalışılan Demirtaş’ın siyasetin nasıl olması gerektiğine dair söyledikleri işte tam da bunun altını çiziyor: “Unutulmasın ki, biz sadece seçildiğimiz şehir değil, bütün Türkiye'yi temsil ediyoruz. Bizim yaptığımız siyaseti yargı mensupları beğenmeyebilir. Bu durumda yapmaları gereken şeyi bize dava açmak değil, oy vermemektir. Bizim de yapmamamız gereken şey, konuşmalarımızdan dolayı yargılanmak değil, Türkiye’nin her yurttaşından oy alabilecek, destek alabilecek ve Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirecek siyaseti ortaya koymak olmalıdır.”

Türkiye, Selahattin Demirtaş gibi düşünen politikacılarla daha asil, daha demokratik bir yöne doğru gidebilecekken, biz bu değerli liderleri dört duvar arasına kapatıp, özgür ve eşitlikçi siyaset alanını daraltıyoruz. Asla kaybetmeme stratejisi, çok sorunlu ve kirli bir strateji. 

www.evrensel.net