Savaş, resmi yalanlar, medya ve toplum


19 Ocak 2018 02:59

Geçen hafta vizyona giren Steven Spielberg’ün “The Post” adlı filmi, gazetecilik konularına meraklı olanlar tarafından izleniyor ve büyük beğeni topluyor. 

The Post, yazılı basının geniş kitleler üzerinde etkili olduğu ve kamuoyu oluşturmada hâlâ dördüncü kuvvet olarak önemli bir rol oynadığı 1970’li yıllara gönderme yapan, nostaljik bir gazetecilik anlatısı. 

Bir yanda, ABD’nin Vietnam savaşında ne tür bir batağa battığının ve savaşı kazanma ihtimalinin daha baştan beri olmadığının kanıtlandığı çok gizli Pentagon belgeleri... Diğer yanda, dürüst ve kamuya karşı sorumluluk hisseden, devlet için bu savaş araştırmalarını hazırlayıp raporlayan bir adam (Daniel Ellsberg)... Bu belgeler Daniel Ellsberg tarafından basına sızdırılıyor. Önce New York Times, arkasından Washington Post gazeteleri bu gizli belgeleri yayımlamaya başlıyor. Vietnam’da, hiç kazanamayacakları bir savaş için ölen, sakat kalan, aklını yitiren askerlerin aileleri ve genel kamuoyu halktan yıllarca gizlenen savaş gerçeklerini öğrenince büyük tepki gösteriyor ve ülkedeki savaş karşıtı eylemler artıyor. 

Hükümet gazetecileri bu gizli belgeleri açıkladıkları için vatan haini ilan ediyor, haklarında davalar açılıyor, ama onlar tüm suçlamalara karşı direnerek bu önemli belgeleri yayımlamaya devam ediyorlar. Vietnam savaşı boyunca iktidara gelmiş tüm başkanların, tüm ordu generallerinin ve savunma bakanlarının Amerikan halkına nasıl yalan söylediklerini, savaşa giden masum genç askerlerin nasıl bile bile, kazanılması mümkün olmayan bir savaş için ölüme yollandığını, devletin gizli belgeleriyle ortaya koyuyorlar. Sonunda, mahkeme gazetecilerin hükümetlere değil, halka hizmet ettiklerine ve yayımlanan belgelerin öğrenilmesinde kamu yararı olduğuna karar veriyor.

Okurun gücü

The Post, sadece basit bir gazetecilik güzellemesi değil, aynı zamanda gazetecilerin halka doğruları aktarma özgürlüğünü koruyan adalet sistemine de övgü yapan bir film. Öte yandan, bence daha da önemlisi, filmde gazetecilerin kendilerine doğru, vahim ve öncelikli olan bilgiyi aktarmasından memnun olan, onları baskıcı ve yalancı hükümet karşısında yalnız bırakmayan, destekleyen sivil, bilinçli vatandaşa da bir methiye. 

The Post filminde beni gerçekten en çok etkileyen şey, hükümetin yayın yasağı ve gazete kapatma için açtığı davalar süresince gazetecilerin haber verme hakkını savunmak için sokaklarda eylem yapan, mahkeme salonunu doldurarak gazetecilere destek veren insanların resmedildiği bölümler. The Post, bence gerçeğe ve dürüst gazetecilere sahip çıkan insanların var olduğu, o eski dünyaya bir güzelleme.

Çünkü artık gerçeğin üstünün ustalıkla yalanlarla örtüldüğü post-truth dünyada, ne basına güven var, ne de Katherine Graham gibi gerçeğe ve habere karşı sorumluluğunun bilincinde olan medya patronları. Nitekim Pentagon Belgelerini Washington Post için ele geçiren Muhabir Ben Bagdikian, belgelerin yayımlanmasından yıllar sonra yazdığı “Medya Tekeli” başlıklı kitabında bu değişimi çok güzel özetliyor. 2016’da ölene kadar hayatını medya eleştirileri yaparak ve gazetecilik okullarında dersler vererek geçiren Bagdikian, 1983’te yayımlanan bu kitabında ABD medya endüstrisinin sadece 50 büyük ve güçlü ticari işletme tarafından yönetildiğini ve bu güçlü medya patronlarının haber içeriklerini nasıl güçlülerin çıkarları için deforme ettiklerini anlatıyor. Günümüzde tüm dünyada medya sahipliğinin gelmiş olduğu nokta, haberlerin içeriğini, gazetecilerin halka karşı sorumluluk anlayışını ve haberciliğin kalitesini derinden etkiliyor. Artık ne Washington Post eski Post, ne New York Times eski Times... 11 Eylül sonrası ABD’de ilan edilen olağanüstü hal yasaları ve gazeteciler üzerindeki baskılar da, günümüz işgallerine ve savaş yalanlarına ilişkin birçok önemli haberin yayınlanmasını engelliyor. Edward Snowden’ın veya Wikileaks gibi oluşumların sızıntıları sosyal medya sayesinde geniş halk kitlelerinden saklanamıyor ve gazetelerde de haber oluyor belki, ancak hem bu haberleri sızdıranlar hem de yayımlayanlar artık suçsuz bulunmuyor, hapis cezalarına çarptırılıyorlar. Amerikan adalet sistemi artık 1970’lerdeki gibi gazetecileri korumuyor. Daniel Ellsberg de devletin savaş yalanlarını bugün ifşa etseydi, muhtemelen hapiste olacağını söylüyor. 

Bizde halk resmi yalanı tercih ediyor

İş savaş yalanlarına ve bu büyük suçun haber olmasına geldiğinde bizim ülkemizde de durum içler acısı. Bizde gazetecinin mücadele edeceği en büyük sıkıntı hükümetin haber içerikleri üzerindeki baskısı, hapse girme korkusu veya patronaj değil. Bizde gazeteci devletin savaş suçlarını ve halka karşı yalanlarını belgeleriyle ortaya koysa bile, karşısında o gazeteciye sahip çıkacak, gazeteciden hakikati talep edecek yurttaşlık bilincine sahip bir halk kitlesi yok. Nereden mi biliyorum? Barış Bildirisine imza atmış bir akademisyen olarak, bağlı olduğumuz devletin güneydoğudaki sivillere karşı işlediği hak ihlallerini dile getirdik diye sadece hesap sorduğumuz hükümet tarafından değil, devleti eleştirmeyi suç gibi gören, bilinçsiz ve cahil bir halk kitlesi tarafından da şeytanlaştırıldığımızdan. Tüm demokratik ülkelerde olmazsa olmaz olan devletten hesap sorma pratiği, bizimki gibi geri kalmış ülkelerde bir sapkınlık, hatta bir terör eylemi olarak nitelendiriliyor. Bizde bilhassa iş Kürt’ün hakkını savunmaya gelince akan sular duruyor ve bu meselede doğruyu yazan, söyleyen, hak arayan gazetecinin de aydının da başına gelmeyen bela kalmıyor. Halbuki aydın insanın ve gazetecinin görevi halka doğruları söylemek. Ama tabii önce karşınızda doğruyu öğrenmek isteyen bir halk olmalı. 

Şimdi bu çerçevede Türkiye politik sahnesinde Canan Kaftancıoğlu’nun CHP İstanbul İl Başkanı seçilmesiyle gelişen olaylara bakıyorum. Demokrat, hümanist, Kürt meselesinde insan hakları ihlallerini gündeme getirmiş, dürüst bir politikacıyla karşı karşıyayız. AKPgiller hep bir ağızdan bu kadın politikacıya saldırıyor. Zamanında Kürtlere karşı hak ihlalleriyle mücadele ettiği için, “CHP içinden bir terörist çıktı” diye ilan ediyorlar. Dürüst, ahlaklı ve sorumluluk sahibi bir politikacıyı kamuoyu nezdinde küçük düşürecekler, kendilerince onun prestijini yok edecekler. Peki, CHP içinden kaç kişi bu düzgün politikacıya sahip çıkıyor? Ona sahip çıkmayanlar ve aynı AKtroller gibi Kaftancıoğlu’yu şeytanlaştıranlar kimler? Onlar, Kürt meselesinde doğruları yazan gazetecilere de, devletten hesap soran akademisyene de sahip çıkmayanlar. Onlar, HDP’ye oy veren teröre destek veriyor diyerek Kürtlerin parlamentoda siyaset yapmasını engellemeye çalışanlar. Onlar, Kürt partisinden siyasetçiler, milletvekilleri, belediye başkanları birer birer, hukuka aykırı şekilde hapse yollanırken zevkten dört köşe olanlar. Onlar, daha onurlu, daha şeffaf, daha demokratik ve daha hümanist bir rejimde yaşamaktansa, resmi devlet yalanlarıyla ve zorbalığıyla yaşamayı tercih edenler. 

The Post filmi, resmi yalanlar ve bu yalanları öğrenen halkın medeni bir şekilde devletten hesap sormasını anlatıyor bana göre. Türkiye bu manada 1970’ler Amerika’sından çok daha geri noktada. Bizde halk hâlâ resmi yalanları kutsal, eleştirilemez kabul ediyor. Gerici ve arkaik bir zihniyet bu. Bu topraklarda gerçek anlamda bir gazetenin çıkabilmesi Batı’dan 200 yıl sonra oldu. Umalım ki, gerçek anlamda sorgulayıcı bir toplumun ve eşitlikçi bir demokrasinin yeşermesi için bu kadar beklenmesin.

www.evrensel.net