Sızıntı haber tarihini doğru yazmak lazım


22 Aralık 2017 04:15

2000’ler Türkiyesi’nde, içinde Fethullah Gülen Cemaatinin geçmediği bir “sızıntı haber” yazısı yazmak büyük maharet ister. Geçen gün Bianet.org sitesinde okuduğum bir yazı bana bunu düşündürdü. Emre Tansu Keten’in kaleme aldığı İngilizce metin, “Turkey: Whistleblowing, Media, and the Public Interest/Türkiye: Kulağa fısıldayanlar, Medya ve Kamu Çıkarı” başlığını taşıyor ve ülkemizde sızıntı haber gazeteciliğinin nasıl kriminalize edildiğinden bahsediyor. Bunu yaparken, 2013 mayısında iki ayrı bombalı saldırı sonucu 52 kişinin öldüğü, yüzlerce insanın yaralandığı Reyhanlı saldırısında jandarma özel harekatın ihmaline ilişkin sızıntı haberlerle, meşhur MİT TIR’ları hadisesine ilişkin sızıntı haberleri örnek veriyor. 

Şöyle diyor Keten: “Reyhanlı ve MİT tırları örnekleri, Türkiye’nin sızıntı haber ve içeriden bilgi sızdıranlara ilişkin tutumunu gözler önüne sermektedir. Her iki olayda da, ortaya dökülen belgelerin Türkiye’nin dış politikasını değiştirme kapasitesi hiç tartışılmamıştır. Aslında, sızıntı bilgi ve bunun kullanılış biçimi kriminalize edilmiştir. Başından beri, hükümete yakın medya, sızıntı haber uçurmayı “vatan hainliği olarak” görürken, anaakım medya da önceleri sızıntı belgelerin izini sürerken, zaman içinde otosansürü tercih etmiştir. Suçlular yerine, muhalif medya ve muhalif gazeteciler yayımladıkları sızıntı haberlerin bedelini ödemiştir.”

Sızıntıyı yayanın kendisi kriminal

Kanımca, ziyadesiyle tarihi bağlamdan kopuk ve olayların başını, gelişmesini, sonucunu doğru tahlil edemeyen, talihsiz bir makale olmuş bu. Çünkü yazının başında da dediğim gibi, son 10 sene içinde Türkiye’nin iç ve dış siyasetine, güvenlik meselesine, adalet sistemine, gerçek demokrasilerde 4. kuvvet olması gereken medyanın sahipliğine, gazetecilik pratiğine, hatta belki de ülkede neyin haber olup neyin haber olamayacağına doğrudan etki eden, hatta sistemi tam anlamıyla altüst eden bir güç odağı var ve maalesef bu süreçte sızıntı haber trafiğini yöneten de işte bu güç: Yani Gülen Cemaati. Gülen Cemaatinin sızıntı haber anlayışını, bunun gerçek gazetecilikten ayrışan yönlerini ve son 10 yılda Türkiye basınında yer alan sızıntı haberlerin “hangi kamunun çıkarına” olduğunu ve sonuçlarını doğru dürüst ortaya koymadan, Türkiye’de sızıntı haberciliğin neden kriminalize edildiğini anlayamayız, anlatamayız. AKP döneminde sızıntı haberlerle nasıl bir güç savaşına tanıklık ettiğimizi ve bu tepişmeden genel kamunun gördüğü zararı da göremezsek, gazeteciliğin bugün içinde bulunduğu aczi de açıklayamayız. Daha evvel Evrensel’de “Sızıntının F Hali” başlıklı yazımda bunları anlatmaya çalışmıştım. İsteyen o yazıya buradan erişebilir: (https://www.evrensel.net/yazi/69981/sizintinin-f-hali). 

Sözlükler, “kulağa fısıldayanları”, yani sızıntı haber uçuran kişileri şöyle tanımlıyor: “Bir kişi ya da kurumun hukuksuz ve ahlak dışı işleri hakkında medyaya bilgi/belge taşıyan kişi.” Dünyada pek çok örneğini gördüğümüz, Keten’in de yazısında bahsettiği sızıntı bilgiler ve bu bilgileri taşıyan “dürüst insanlar” (Vietnam savaş suçlarına ilişkin dosya ve Başkan Nixon’ı istifaya götüren Watergate skandalı gibi) araştırmacı gazetecilerin vazgeçilmez kaynakları. Sızıntı bilgileri binbir güçlükle gazetecilere veren, adları çoğunlukla gizli olan bu kaynaklar, hep ortak bir düşünceyle hareket ediyor: “İçinde bulunduğum organizasyonun yanlış ve kamuya zarar veren işlerini açıklamalıyım ki, bundan sonra insanlar zarar görmesin.” Sızıntı haberleri yayımlama cesaretini gösteren basın yayın organları da, keza aynı güdüyle hareket ediyor. Ama biz hepimiz biliyoruz ki, Cemaatin sızıntı yayanlarının tek derdi, toplumdaki kötülükleri kendi dominasyonlarında sürdürebilecekleri bir altyapıyı hazırlamak. 

Hukuk yoksa sızıntı neye yarar?

Sızıntıyı yayanın motivasyonu çok önemli. Gerçek gazeteciler bunu bilir ve “Acaba bu insan bana bu bilgiyi neden verdi?” sorusunu sorar. Bugün baktığımız noktadan çok net görülüyor ki, Ergenekon’dan Balyoz’a, Reyhanlı’dan MİT TIR’larına, Zarrab’ın altın dolu uçaklarından 17-25 Aralık’a kadar, sızıntı haberlerle ortaya çıkan tüm kirli ve hukuksuz işlerde “kamu yararı değil”, sadece ve sadece “bir cemaatin çıkarı” gözetiliyordu. Çünkü bütün bu sızıntı haberler yayımlandıktan sonra halkın yararına, adaletten yana, ahlaki duruştan yana tek bir gelişme olmadı. Tam tersine, sözde hakkı savunulacak olan milletin başına gelmeyen felaket kalmadı. Suçlular ceza almadı. Haberleri yapan, yayımlayan gazeteciler hapse girdi ya da işsiz kaldı. Bu önemli yolsuzluklar ve hukuk dışı işlerin ortaya dökülmesi, nasıl oldu da hiçbir kamu yararı sağlamadı? Çünkü sızıntı haberi yayanlar, aynı zamanda ülkede özgür basının altını oymuş, hukuk sistemini suçludan yana çalışır, suçsuzu cezalandırır hale getirmiş, emniyeti ve orduyu ele geçirmiş ve sivil toplumun doğru işleyen her bir damarını etkisiz kılmıştı. Ayrıca, Cemaat tarafından sızdırılan skandallara konu olan yanlış ve hukuksuz işlerde, haberi sızdıranların kendisi de bizzat ve isteyerek suçun ortağıydı. Sözlük anlamına geri dönersek, “whistleblower/kulağa fısıldayan”, yüksek bir erdem ve sorumluluk duygusuyla kamu çıkarı için hareket eden kişi. Cemaat neferleri gibi, zamanlama ve kendi çıkarı öyle gerektirdi diye skandal haber yayan kişi değil. 

Nitekim Gülen Cemaatini yakından izleyen Gazeteci Ruşen Çakır bir yazısında şöyle diyor: “Cemaat aslında sivil ve sivil olmayan iki kanattan oluşan tek bir yapı. Fethullah Gülen tepeden tırnağa her şeyi denetliyor. İslami bir cemaatten ziyade daha çok bir istihbarat servisini andıran, çok ciddi siyasi hedefleri olan küresel bir şebeke. Gülen grubunun ihbar mektuplarından savcı, hakimlere, polisten basına servis edilen belgelere kadar neredeyse tüm süreci kontrol ettiği Ergenekon, Balyoz, Casusluk davaları sırasında, basının bir kesimi ve liberallerin büyük kısmı da Cemaat’e ve bu sürece büyük destek verdi. Cemaat tarafından üretildiği belli olan birtakım bilgi, belgelere tereddütsüz güvendi ve bunların servis ediliş amacını da hiç sorgulamadı. ‘Cemaat askeri vesayete karşı mücadele ediyor’ söylemiyle her söylediği tartışmasız kabul edildi.”

Fabrikasyon belgeyle sızıntı haber gazeteciliği

Cemaat, gazetecilere içeriden hassas bilgiler sızdırmakla kalmadı, aynı zamanda ortada olmayan belgeleri üretti, masum insanları (kamu görevlileri, gazetecileri) suçladı, onların yok yere hapis cezaları almalarına neden oldu. Bu belgeler bir dönem AKPgil basında ve Cemaatin kendi yaratıklandırdığı medya organlarında büyük dosyalar olarak yayımlandı. Suçsuz çok insan bu kurmaca belgeler nedeniyle zarar gördü. Cemaatin ortaya döktüğü belgelerde kamu yararı içeren çok sayıda önemli bilgi de vardı, ancak ortaya dökülen rezillerden hesap soracak ne bir yargı sistemi bırakmışlardı ülkede, ne de cesurca olayların üzerine gidebilecek bağımsız bir basın vardı artık. Ve bu korkunç tablonun hazırlanmasında en büyük pay, AKP iktidarının da izni ve bilgisi dahilinde kirli işlerini gören Cemaate aitti. Cemaat ve AKP arasındaki güç savaşı açıkça ortaya çıkıp da, sızıntı habercilikte muhalifler yerine AKP hedef alınınca, bu sefer bu haberleri yayımlayan gazeteciler kriminalize edildi; birçoğu hapse atıldı ve milyonlarca insanın bugün yaşadığı kitlesel kıyım başladı. 

Haberleri sızdırırken niyetleri iyi değildi, sonuçları da kötü oldu. Türkiye, gerçek bir demokrasi, toplumsal sistemi adil, basını özgür, hukuk sistemi rasyonel olsaydı, belki sonuç farklı olurdu. Ortaya bir kamu yararı çıkardı. Oysa biz bugün son yılın sızıntı haberciliği sayesinde sadece bazı rezillikleri bilmekle yetiniyoruz; suçluları yargılayamıyoruz, onlardan hesap soramıyoruz. Belki ileride o günler de gelecektir. Kısacası, Türkiye’de “Sızıntı haber ve haberciler kriminalize edildi” derken, ülkemizdeki sızıntı habercilik pratiğini dünyadaki diğer örneklerden farklı kılan arka planı doğru analiz etmek gerekir diye düşünüyorum.

www.evrensel.net