Melih Gökçek olayında neye seviniyoruz?


20 Ekim 2017 04:15

Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in istifa edeceğine ilişkin haberler bir süredir medyada en çok konuşulan konulardan biri oldu. Seçilmiş belediye başkanlarının siyasal iktidar tarafından görevden alınmaları AKP iktidarı döneminde sıradanlaşan bir şey haline gelmiş olabilir, ancak demokratik ülkelerde bu tür olaylar herkesin şaşıracağı, tepki koyacağı şeylerdir. Halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları, ancak görevleriyle ilgili bir suç işledikleri şüphesi varsa, İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir. Bu sırada, haklarında açılan dava sonucuna göre ortada gerçekten kamuya karşı işlenmiş bir suç varsa, seçilmişler görevden alınır, suç yoksa göreve iade edilirler. 

Ama burası Türkiye. Burada artık hiçbir şey olması gerektiği gibi, kanuna, kurala göre yapılmıyor. Koray Düzgören de önceki gün Artı Gerçek’teki köşesinde yazdı. Artık AKP’li belediye başkanları zorla istifa ettiriliyor; Kürt illerindeki belediye başkanları da ya hapse atılıyor, ya da yerlerine halkın seçmediği kayyımlar atanıyor. 

Normalde, bütün bu olanlarda sevinilecek bir taraf yok. Ama hem anaakım medyaya, hem de sosyal medyaya baktığımızda pek çok kişinin bu hukuksuzluktan az çok memnun olduğu, özellikle de kamusal alanda pek sevilmeyen Melih Gökçek’in istifası ihtimalinde, bu memnuniyetin adeta bir coşku seline dönüşeceği gözleniyor. Anlaşılan, önümüze gelene yüz tekme anlayışı sadece iktidar kanadında değil, genel kamuda da yaygın. Ölçümüz, haksızlığa uğrayanı ne derece sevip sevmediğimiz. 

Ortada gerçekten de sevinecek bir durum yok. Gazetecilik açısından durum daha vahim. Bu hukuksuzluk operasyonlarında medya personeli aracı olarak kullanılıyor. Zorla istifalara kamuda rıza üretilmesi için haberciler kullanılıyor. Gazeteciler, ısmarlama bilgilerle yaptıkları öncü haberlerle bir şekilde bu hukuksuzluk çemberinin altyapısını hazırlıyor. 

Operasyon aslında direkt olarak medyada başlıyor. Bir hafta evvel büyük bir televizyon kanalında Ankara dâhil, birkaç şehir belediye başkanlarının istifa edeceğine dair bir haber yayınlanıyor. Bu bilgi iktidar kulislerinde konuşuluyormuş. İktidar kulisi dedikleri şey, başkentte Gökçek ve diğerlerinin ipini çekme hazırlığını yapan kişiler olmalı ki, “haber sağlam yerden” açıklamaları yapılıyor. İstifa, bir kişinin özgür iradesiyle, kendince bir şeyleri protesto etmek için gerçekleştirdiği bir eylemdir. Oysa haberde istifa edecekleri söylenen belediye başkanlarından bir açıklama yok. Tam tersine, Gökçek dâhil, istifa edeceği söylenen bazı belediye başkanları haberi yalanlıyor. Balıkesir Belediye başkanı misal, “İstifa filan etmiyorum. Bu haberler yalan. Ama evde hanımı bile inandıramıyorum istifa etmeyeceğime,” demiş. Hanım haklı, ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı gibi, büyük medyamız Ankara’dan sağlam bilgi almadan belediye operasyonuna alet olmaz. Ama henüz gerçeklememiş istifanın haberini yapmak, gazetecileri müneccim yapmıyor, onları kirli oyunlar tezgahlayan muktedirin yazıcıbaşısı konumuna düşürüyor. 

Basın özgürlüğünün, demokratik hakların ve seçilmişlerin temsil yetkilerinin bu kadar büyük bir aymazlıkla ayaklar altına alındığı bir ülkede, seçilmişin hak ve yetkileri savunması gereken basın, neden iktidarın oyunlarına alet olur? Seçilmişlerin ayaklarını kaydırma operasyonlarına ilişkin sızdırma, provokatif bilgiler, nasıl olur da büyük gazetecilik işleriymiş gibi sunulabilir? Gazeteciler neden iktidar partisi içindeki ayak oyunlarına alet edilebilir? Ben bunları anlamakta güçlük çekiyorum. İktidar kendi kirli oyunlarında basını posta güvercini gibi kullanırken, “Haberi ilk önce biz aldık ve kamuya duyurduk” diye sevinmenin ne âlemi var? Gazeteciliğin ne olduğuna ilişkin kafa karışıklığı değil bu; gazetecinin de kendi kendisine yabancılaştığı bir evreden geçiyoruz. 

Melih Gökçek, sevin sevmeyin, öyle ya da böyle seçilerek işbaşına gelmiş bir belediye başkanı. Üstelik de iktidar partisinin üyesi. Yıllardır AKP’li bir belediyeyi iyi kötü yönetiyor. Hakkında yüzlerce şaibe var. Keşke hakkındaki yolsuzluklar nedeniyle yargılanıp, Ankara kentine karşı işlediği suçlardan hüküm giyse. Ama öyle değil. Hiçbir suçunun cezasını çekmeden, sadece muktedir öyle istedi diye makamını bırakması, elini kolunu sallaya sallaya hayatına devam etmesi bekleniyor. Aynı İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın sessiz sedasız görevi bırakması gibi. Bu durum her şeyden önce Ankaralıya, İstanbulluya hakarettir. Bir kere öyle hesap vermeden nereye gidiliyor? Ama burası Türkiye. 

Sosyal medyadaki Melih Gökçek-istifa başlıklı tartışmalardan görüyoruz ki, bu ülkede çoğunluk sevmediği belediye başkanının zorla istifa ettirilmesinden veya zorla görevden alınmasından hiçbir rahatsızlık duymuyor. Tam tersine, benim sevmediğim seçilmiş başkan gitsin de, ne olursa olsun havası hâkim. İşte bu bakış açısı hak, hukuk, yol, yordam tanımayan iktidarın tam da işine gelen şey. Haksız hukuksuz işler, medyanın da yardımıyla kamudan rıza alınarak gerçekleştiriliyor. Haksızlıkta temel alınan ilke “yeter ki bizim sevmediğimiz kişiye karşı yapılıyor olsun” bakışı. Bu ilkeyle hareket edildiğinde, geçmişte Kürt illerindeki belediye başkanlarına yapılan haksızlık, bugün Melih Gökçek ve diğer bazı AKP’li belediye başkanlarına yapılarak yaygınlaşıyor ve bu anormal tutum hızla ülke normali haline geliyor. Ondan sonra ister gazeteciye, ister akademisyene, ister yazar çizere, isterse hak hukuk arayan sivil toplum örgütü çalışanına karşı yapılsın, tüm haksızlıklara karşı çıkma gücümüzü yitirmiş oluyoruz. 

www.evrensel.net