Banal gazetecilik


19 Mayıs 2017 05:00

Akıl, adalet, etik ve vicdandan beslenmesi gereken gazetecilik, düşünme ve muhakeme yetisini kaybetmiş insanlar tarafından yapılınca ortaya çıkan sonuç çok feci oluyor. Arendt’in dediği gibi, düşünme ve muhakeme yetisi zayıfladığında, kötülük sıradanlaşıyor ve insanlık tarihinin en kritik dönemlerinde büyük ahlaki çöküşler yaşanabiliyor. 

Türkiye’de gazetecilik alanında büyük bir ahlaki çöküş var. Bu çöküş, sadece haber içeriklerinde değil, aynı zamanda gazeteci kimliğinde ve gazetecilik yapma biçiminde kötülük ve kalitesizleşmeyle kendisini gösteriyor. Bazı gazeteciler, şeytanla iş birliği yaparak kötülük yapma gücüne ortak oluyor. Türkiye medyasında hakim olan çatışma dili, ülkeyi farklı kamplara bölmüş çıkar grupları adına güç mücadelesine giren kullanışlı aptalların ideolojik savaşından ibaret. Gazetecilik etiği ve sorumluluğu konusunu yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini bize hatırlatan bu ideolojik savaşın ortaya çıkardığı şey: Banal gazetecilik. 

Banal gazetecilik, dilde, aksiyonda, haber içeriklerinde ve gazetecilerin sıradan hayatlarındaki tutumlarında kendisini gösteriyor. Toplum için değil, çıkar grupları için gazetecilik yapan gazeteci zıvanadan çıkmış. Küfürbaz, öfkeli, önüne gelene esip köpürüyor, sürekli itham ediyor, mütemadiyen birilerini aşağılıyor, hedef gösteriyor, onların akla hayale gelebilecek en kötü muameleye maruz kalmalarını diliyor. Bu gazeteci tipi çatışmadan besleniyor, çünkü artık çatışmanın olmadığı noktada yapacak haber bulamıyor. O derece ki, çatışma içeren bir haber bulamadığı noktada başka gazetecilere sataşarak yeni bir çatışma yaratmaya çalışıyor.

En kötüsü, gazetecinin bu savaşta kendisini de kurban konumuna yerleştirmesi. Kendisi haberin öznesi ve çatışmanın mağdurlarından biriyse, gazeteci düşünce ve muhakeme yetisini iyiden iyiye yitiriyor. Bireysel düşmanıyla, düşmanının düşmanı olan, ama tüm topluma kötülük eden şeytan arasında gidip gelen adalet terazisinde değerlendirme yetisi kayboluyor. Güçlü olan şeytanın yanında saf tutuyor. O zaman gazetecilik daha da banalleşiyor. Ortaya çıkan şey gazetecilik adına iyiden iyiye yüz karası oluyor. 

Banal gazeteci, olan bitenin eksiksiz tanığı ve adil yorumlayıcısı konumundan, ideolojik savaşın öznesine dönüşüyor. Önce kendi kurban kimliğini kuruyor, kendisini mağdur edeni belirliyor, savaşta kiminle saf tutarsa düşmanı yenebileceğini belirliyor, cephede yerini seçiyor, hedef alıyor ve saldırmaya başlıyor. Bir gazetecinin gelebileceği en feci nokta, toplumun her kesiminden insanın mağduriyetinin hesabını sormak yerine, kendi bireysel mağduriyetlerinin hesabı peşinde koşmasıdır herhalde. Ve tabii bunu çok şuursuz ve çok etik dışı yollarla yapması. 

Banal gazeteci, basit ve saldırgan bir dil kullanıyor. Ama her şeyin en iyisini o biliyor ve o anlatıyor sanıyor. Hata yapıyor. Hatasını ayan beyan gözüne sokanlara ise “Ben size ne yaptım ki?” gibi basit sözlerle yaranmaya çalışıyor. Tek bir doğruya inanıyor ve bu tek doğruyu (kendi doğrusunu) topluma gerçekmiş gibi yansıtıyor. Banal gazeteci, kalıp yargılar yaratıyor, kişileri ve grupları kendince yargılıyor, düşmanlaştırıyor ve ötekileştiriyor. Banal gazeteci “Bizliği” rutinleştiriyor, meslektaşlarını bile “siz”, “biz” diye bölüyor. Kendisinden başka mağdur tanımıyor. Kendi düşmanından başka kötülük yok sanıyor. Kendi küçük dünyası ve mağduriyetleri ekseninde yargıladığı kişileri ve grupları kötü ve marjinal olarak gösteriyor, onlara yapılacak her türlü kötülüğü normalleştiriyor. Banal gazeteci aslında işini yapmıyor. O aslında düşünce polisliği yapıyor, ihbarcılık yapıyor, kişileri ve kurumları düşünmeden yargılıyor, mahkum ediyor. Sonra bu yaptığının doğru ve haklı olduğunu savunuyor: “Ben size ne yaptım ki?..” Ne yapmadın ki? 

Geçen hafta Türkiye’de banal gazeteciliği çok net tarif eden bir olay yaşandı. Bir gazeteci, bir başka gazeteciyi bir haber başlığı nedeniyle sosyal medyada itham ve ihbar etti. Bu gazeteci, o haber başlığı nedeniyle bir gazeteciye “hayvan” dedi. Aynı gazeteci, Twitter’da sadece 55 saniye süreyle kalan, sonra hemen düzeltilen o haber başlığı nedeniyle, 40 yıldır gazetecilik yapan, deneyimli bir yayın yönetmeninin işten atılmasını istedi. Ve bunu çok hegemonik bir dille yaptı; sanki büyük bir suçu ihbar edermiş gibi yaptı. Yayın yönetmenine çağrıda bulundu; “Bu başlığı atan hayvanı gazetenizde barındırmayın!” dedi. İhbarcı gazeteci herhalde düşünce ve muhakeme yetisini yitirmişti. Ancak durumdan vazife çıkartan savcılık, saniyeler içinde düzeltilen bu haber başlığı nedeniyle ihbar edilen gazeteciyi tutuklattı. Basın ve hukuk tarihine geçecek bu korkunç vakayı, ne yazık ki bir zamanlar yazdığı haberler nedeniyle haksız yere hapse atılmış bir gazeteci tetikledi. Kendisi hâlâ “Ben ne yaptım ki?” dese de, durum belgelerle ispatlandı. 

Banal gazetecilik, işkenceci polislerin muh(a)bir, yazar yapılmasıyla başlamıştı. Şimdi o işkenceci polislerin bir zamanlar hedef gösterdiği, mağdur ettiği gazetecilerin bizzat polisliğe soyunması ve aynı kendisine yapılanlar gibi, başka gazetecileri hedef göstermesiyle yeni bir aşamaya geçti. Yıllardır doğru, etik gazetecilik öğretmeye çabalayan bir kişi olarak gazetecilik alanında artık ne kadar dibi görebiliriz, geldiğimiz bu çürümüş noktadan ne kadar daha kötüye gidebiliriz, ben bile bilemiyorum. Haksız yere özgürlüklerinden edilen yüzlerce gazetecinin hesabı bir gün sorulacak, ama gazetecilerin bizzat meslektaşlarına karşı yapılan bu haksızlıklarda aracılık ettikleri, asla unutulmayacak. Gazetecilerin düşünce ve muhakeme yetilerini zayıflatan bu kamplaşma ve güç mücadelesinden sıyrılacakları ve kötülükten değil, iyilikten beslenecekleri günleri görmeyi umut ediyorum. Böylesi bir iyileşme hali, sadece Türkiyeli gazeteci kimliği için değil, doğru, adil, etik habere aç olan tüm toplumumuz için çok faydalı olacak.

www.evrensel.net