18 Ağustos 2015 04:36

‘Anadolu hümanizmi’ üzerine (1)

Paylaş

Çoğu vatandaşın, aslında başı kıçı belli olan koalisyon hesaplarıyla ilgilendiği o günlerde ben, Ağabeyim Fikret Otyam’ın ölümü dolayısıyla 13. Yüzyılda Anadolu’da yeşeren hümanist kültürün değeri üzerine düşünüp duruyordum. Otyam da Alevi bir aileden gelmiyordu, ama Alevi inancındaki derin hümanizmi görüp anladığı için bu kültüre hayranlık duyuyordu.
“Anadolu hümanizmi” diyebileceğimiz konumuzun temelinde, 13. yüzyıl Anadolu kültürü vardır: Anadolu’da 13. yüzyıl, belirli tarih ve toplum koşullarının desteğiyle düşünsel derinliği bulunan bir hümanist hareket yaratmıştır. Avrupa’daki “Rönesans Aydınlanması”ndan iki yüzyıl önce, Anadolu’da iki büyük sanatçı-düşünür, Mevlânâ ile Hacı Bektaş, söz konusu insancıl kavrayışı içeren tasavvuf felsefesinin öğretici önderleri olmuştur.
Yıllar önce bir gün Otyam ve ben, bu kültür üzerine konuşma yapmak üzere, genişçe bir düğün salonuna çağrılmıştık. Yeri geldi ve Otyam, çoğunluğu Alevi olan dinleyicilere şöyle dedi:
“Aramızda iki Yezid varsa biri benim!”
Bu söz üzerine ben de oturduğum yerden kıpırdayıp dinleyicileri selamladım. Ve şimdi de “13. Yüzyıl Anadolu Hümanizmi” üzerine birkaç satır yazarken Mevlânâ’yı öne alıyorum:
Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Sultan Veled, ailesi ve müritleriyle birlikte Türkistan’dan kalkıp Anadolu’ya göçmüş, 1228 yılında Konya’ya yerleşmiştir. Babasının ölümü üzerine onun yerine geçen Mevlânâ, köklü bir tasavvuf öğrenimi gördüğü için, mutasavvıf olarak çevresindeki insanları aydınlatmayı amaçlamıştır. Mevlânâ, bir tarikat kurucusu olmaktan çok, bir “öğretici” gibi davranmıştır. Bu yönüyle de Doğu-İslam kültürünün en derinlikli düşünür ve şairlerinden biridir.
Irk ve din ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığa seslenen, kardeşliği, hoşgörüyü, iyiliği öğütleyen Mevlânâ, aşkı yüce bir değer sayan düşünceleriyle yalnızca Anadolu kültürünü değil, bütün doğu kültürlerini etkilemiştir. Eserleri, Dîvan, gazel ve rübaîlerden oluşmuştur. En ünlüsü, yirmi beş bin altı yüz on sekiz beyti kapsayan Mesnevî’dir. Birçok dile çevrilen “Mesnevî”, Mevlânâ’nın tasavvuf düşüncesini açıklayan bir eserdir.
Etnomüzikolojiye meraklı bir yazar olarak şu birkaç satırı ekleyebilirim: “Tasavvuf müziği” alanında değerli bir yeri bulunan, müziğe ve raksa önem veren Mevlevîlik, “Semâ” denen dinsel dansı,  belli bir toplumsal adab ve erkandan oluşan derinlikli bir kavrayışla geliştirmiştir. Mevlevilerde sema için çeşitli makamlardan bestelenmiş olan ve Mevlânâ’nın şiirlerinden seçilmiş bulunan ilahilere “Âyin”, bunları meşk edip okuyanlara “Âyinhan”, şeyhin önünde yüksek bir mahfelde bulunan müzik topluluğuna “Mutrîb”, bu yere “Mutrîb-hâne”, ney üfleyenlerin başındaki müzikçiye “Neyzenbaşı” ya da “Sernâyî”, usûlü kudümle belirleyene “Kudümzenbaşı” denmiştir. Semâ, Mevlevi geleneğinde gelişerek ulvi ve ilahi son merhalesine ulaşmıştır. Mevlevi müziğinde en geniş form, “Âyîn-i şerîf”dir. Çalgı müziğini, ses müziğini ve dansı içeren bu müzik, “Semâ”nın eşliği olarak seslendirilmiştir.

Reklam
DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...