28 Ekim 2026 00:15

Süreçte sıra ne zaman Türkiye’ye gelecek?

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Şengal’deki YBŞ (Şengal Direniş Birlikleri) güçlerinin Irak ordusuna katılım töreni sonrasında Türkiye’deki Saray rejimi ve medyasından bu kez “sıra PJAK’de” açıklamaları gelmeye başladı. Rojava, Şengal, İran derken başlamasının üzerinden iki yıl geçtiği halde süreçte sıra nedense bir türlü Türkiye’ye gelmiyor. Bu nedenle Kürt hareketi cephesinden zaman zaman “süreçte tıkanma” ya da “Bir donma hali yaşandığı” açıklamaları geliyor.

Ancak burada şunu belirtmek gerekir ki; sıranın Türkiye’ye gelmemesi ya da Kürt hareketinin beklentilerinin gerçekleşmemesi, süreçte “Adım atılmadığı” anlamına da gelmiyor. Aksine Saray rejimi; Rojava’da SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) entegrasyonundan YBŞ’nin Irak ordusuna katılmasına ve İran’da PJAK üzerinde silahsızlandırma ve tasfiye baskısına kadar atılan adımların ve yapılan pazarlıkların hepsinin içinde belirleyici rol oynayan aktörlerden biri konumunda bulunuyor. Dolayısıyla süreçte sıranın neden Türkiye’ye gelmediği sorusunun yanıtını da Saray rejiminin bölgesel ve iç politikadaki hesapları ile Kürt hareketinin beklentileri arasındaki çelişkide aramak gerekiyor.

Şu sorudan başlayalım: Kendi Kürt sorununu demokrasi ve hak eşitliği temelinde çözmüş bir Türkiye için Kürtlerin Suriye, Irak ve İran’daki statüsü, ulusal-demokratik mücadelesi ya da bu temelde kurulmuş örgütleri bir tehdit oluşturur muydu?

Bu soruyu tersinden şöyle de sorabiliriz: Türkiye’deki rejim neden Rojava’daki SDG’nin Suriye’deki geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetimine entegrasyonunu ve Kürtçenin 3 saatlik ders ile sınırlandırılmasını dayattı?

Êzidîlerin Şengal’de IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) soykırımına karşı kurdukları YBŞ, neden Erdoğan ve Irak Başbakanı Zeydi arasında bir pazarlık konusu haline geliyor?

Saray rejiminin bu sürece “terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge” adını vermesi, bu soruların yanıtını vermek bakımından yeterince açıklayıcıdır: Bu sürecin hedefi bir ulusal-demokratik hak sorunu olan Kürt sorununu çözmek değil, “terör” parantezi içine alınan Kürt silahlı güçlerinin tasfiyesi ya da bölgedeki merkezi yönetimlere entegre edilmeleri, kontrol altına alınmalarıdır. Çünkü daha önce defalarca vurgulandığı gibi Erdoğan rejiminin son süreci başlatmasındaki temel motivasyon; Ukrayna savaşından başlayıp Gazze’deki işgal, Suriye/Baas rejiminin devrilmesi ve İran savaşına kadar devam eden bölgenin yeniden dizayn edilmesi mücadelesinde kendisine yönelmesi muhtemel riskleri ortadan kaldırmak ve devamında bu süreci kendi yayılmacı emelleri için bir dayanağa dönüştürmekti.

ABD emperyalizmi dünyanın en önemli enerji kaynaklarına sahip olan ve ayrıca ticaret yolları bakımından da stratejik bir kavşakta yer alan Ortadoğu’da bu enerji ve ticaret koridorlarını kontrolü altında tutmak için bölgesel iş birlikçilerine de yeni görevler yüklediği bir güvenlik mimarisi inşa etmeye çalışıyor. Bu politika bağlamında bölgedeki Erdoğan rejimine de bölgedeki yayılmacı emelleriyle de kesişen özel görevler düşüyor.

Ancak ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Türkiye-Suriye-Irak ekseni” ve Erdoğan’ın da “Türk-Kürt-Arap ittifakı” olarak tanımladığı ABD’nin bölgesel çıkarlarıyla da uyum içindeki bölgesel rolünü oynayabilmesi, Saray rejiminin içeride zayıflayan dayanaklarını yeniden tahkim etmesini, “İç cephenin güçlendirilmesini” de zorunlu kılıyordu. Bir yanda yaratılan beklentiler ve öte yandan demokratik Kürt hareketinin süreci bozmama kaygısı, rejimin bu süreci iç politikayı dizayn etmek amacıyla araçsallaştırması için kullanışlı koşulları yarattı. Ana muhalefet partisinin belediyelerine yönelik operasyonlardan partinin bölünmesine ve demokratik muhalefetin parçalanmasına kadar yargı eliyle yapılan siyasi dizayn operasyonları böylesi bir siyasal iklimde sürdürülüyor.

Süreç iki yılını geride bırakmış olmasına rağmen kayyımların ortadan kaldırılması, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanarak siyasetçilerin serbest bırakılması bir tarafa muhalif medya organlarının kapatılmasına, yolsuzlukları ortaya çıkaran gazetecilerin tutuklanmasına varıncaya kadar her türlü demokratik hakkın tasfiyesi; düşünme, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırılması yönündeki baskı ve yasaklar adım adım genişletiliyor. Bu koşullar altında süreç bağlamında atılmış tek somut adım olan ve gerçekte kapsamı PKK’nin kontrollü bir şekilde tasfiyesiyle sınırlandırılan çerçeve yasanın bile uygulanıp uygulanmayacağı ya da nasıl uygulanacağıyla ilgili belirsizlikler devam ediyor.

Son olarak şu noktaya dikkat çekmek gerekiyor: Geçtiğimiz iki yıl içinde bazı çevreler tarafından sürece adeta mistik/uhrevi anlamlar yüklenerek sanki süreç ilerledikçe Kürt sorununun demokratik-barışçıl çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesine doğru mesafe alınacağı beklentisi yaratıldı. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz siyasi tablo bize aksini söylüyor. Rojava örneğinde çarpıcı bir biçimde görüldüğü gibi Saray rejimi ve desteklediği HTŞ yönetimi, SDG’nin entegrasyonu süreci tamamlandıktan sonra bırakalım Kürtlerin haklarını güvenceye almayı Rojava’da 12-13 yıldır uygulanan ana dilinde eğitim hakkını bile ortadan kaldırmakta en küçük bir tereddüt göstermediler.

O yüzden “İktidar adım atmıyor” ya da “Süreç ilerlemiyor” demek bugünkü siyasal durumu açıklamaya yetmiyor. Çünkü Saray rejiminin politik hesaplarıyla uyumlu bir biçimde PKK’nin silah bırakma ve fesih kongresinden Rojava’daki entegrasyona, YBŞ’nin Irak ordusuna katılmasından İran’da PJAK’nin hedefe konulmasına kadar Kürt askeri ve siyasi güçlerinin tasfiyesi ve zorunlu entegrasyonu yönünde atılmış birçok adım bulunuyor. Ancak Saray rejiminin gerici hesapları nedeniyle atılan bu adımlar, Kürt sorununun demokratik çözümüne ve bölgede barışa hizmet eden sonuçlar yaratmıyor.

Aksine sürecin böyle ucunun açık bırakılması Saray rejiminin içeride seçim ve anayasa hesabına bağlı olarak muhalefeti dizayn etmesine ve bölgede yayılmacı emellerine manevra alanı açıyor ve ayrıca bu politika Kürtlerin bölgesel gücünü-kazanımlarını da sınırlayıcı sonuçlara yol açıyor.

Bu gidişatın önüne geçilebilmesi ve demokratik-barışçıl çözüme doğru yol alınabilmesi, müzakere süreçlerinin aynı zamanda mücadele süreçleri olduğu gerçeğine uygun bir biçimde süreçle ilgili ciddi bir muhasebeyi zorunlu kılıyor.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et