Libya anlaşmasının onayı ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesi için anlamı
Libya Temsilciler Meclisi (TM), Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında kasım 2019’da imzalanan “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”nı onayladı. Bu onay, Saray rejimine yakın ve kimi milliyetçi yayın organlarında “Mavi vatanın zaferi” ve “stratejik bir başarı” olarak öne çıkartıldı. Oysa hem enerji akışı hem de buradaki kaynakların işletilmesi bakımından Doğu Akdeniz’e stratejik bir önem veren Avrupa Birliği’nin (AB) ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na (DAGF) taraf ülkelerin yaptığı açıklamalara bakılınca bu gelişme Doğu Akdeniz üzerindeki egemenlik/paylaşım mücadelesinde gerilimin daha da tırmanacağı/tırmandırılacağı bir döneme girildiğini haber veriyor. Elbette buradaki egemenlik mücadelesinin yeniden öne çıkmasını son dönemde Hürmüz’den Babülmendep’e Ortadoğu’da enerji kaynakları ve enerji-ticaret koridorlarının kontrolü için sürdürülen savaştan bağımsız okumamak gerekiyor.
Libya’daki anlaşma ve Doğu Akdeniz üzerinde sürdürülen mücadelenin anlaşılması için öncelikle şu noktaya dikkat çekmek gerekiyor: 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi, kıyıdaş devletlere kıyılarından itibaren 200 deniz miline kadar münhasır ekonomik bölge (MEB) ilan etme hakkını veriyor. MEB ilan eden ülke, belirlenen alanda doğal kaynakları araştırma ve çıkarma-işletme hakkını elde ediyor. Ancak Doğu Akdeniz gibi kapalı, yarı-kapalı denizlerde, kıyıdaş devletlerin MEB ilan ettiği sınırlar kaçınılmaz bir şekilde çakışıyor ve taraf ülkeler arasında hangi bölgeleri kimin denetleyeceği mücadelesi de burada başlıyor.
Amerikan Jeolojik Araştırma Merkezinin (USGS) 2010 yılında açıkladığı verilere göre Doğu Akdeniz’de 1.5 trilyon dolar değerinde 1.7 milyar varil petrol ve 3.45 trilyon metreküp doğal gaz rezervinin bulunması ise bu mücadelenin arka planını açıklıyor.
Buradaki egemenlik/paylaşım mücadelesi bağlamında atılan en önemli adımlardan biri ocak 2019’da Mısır, İtalya, Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Ürdün ve Filistin’in Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklamaları (Resmi imzalar eylül 2020’de atıldı) oldu. Daha sonra bu anlaşmaya Fransa üye ve ABD de gözlemci statüsünde dahil oldu.
Bu dönemde hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki rejimler (S. Arabistan, BAE, Mısır vd.) hem de AB ülkeleri ile (Yunanistan ve Kıbrıs sorunu başta) gerilim ve anlaşmazlık içinde olan Türkiye’deki Erdoğan rejimi bu anlaşmaya karşı Libya’daki UMH ile 27 Kasım 2019’da ‘Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’ ile ‘Güvenlik ve Askeri İş Birliği Mutabakat Muhtırası’ imzaladı.
Ancak 2011’de NATO müdahalesiyle Kaddafi’nin devrilmesi sonrasında kaos ve iç savaşa sürüklenen Libya, 2014’ten sonra bir tarafında Trablus merkezli UMH ve öte tarafında ise Tobruk merkezli TM’nin yer aldığı iki güç arasında bölünmüştü. Erdoğan rejimi ile UMH arasındaki anlaşma iki bakımdan tartışma konusuydu. İlki, Yunanistan ve Kıbrıs başta Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF) içindeki devletlerle deniz yetki alanları konusundaki anlaşmazlık ve bu anlaşmanın uluslararası hukukun belirlediği sınırları ihlal ettiği tartışmasıydı. İkincisi ise Libya’da UMH ile yapılan anlaşmanın geçerli olması için TM tarafından onaylanması gerektiği konusuydu.
Oysa TM ve Halife Hafter’in başını çektiği Libya Ulusal Ordusu (LUO), UMH’nin yetkisiz olduğunu ve bu anlaşmanın Libya’nın egemenlik haklarının ihlali anlamına geldiğini söylemekle kalmamış ayrıca da Trablus merkezli UMH’yi ortadan kaldırmak için de kapsamlı bir operasyon başlatmıştı.
Bilindiği gibi Erdoğan rejimi, 2020’nin ilk günlerinde Libya tezkeresini Meclisten geçirerek UMH’ye SİHA, zırhlı araç, savaş mühimmatı ve binlerce militan (Suriye savaşında kullanılan cihatçı gruplardan) göndererek LUO’nun Trablus’u ele geçirmesini engellemiş ve anlaşma yaptığı UMH’nin ayakta kalmasını sağlamıştı.
Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi de Erdoğan rejiminin yaşadığı ekonomik ve siyasi sıkışmışlığın bir sonucu olarak daha önce Türkiye’deki darbe girişiminin finansörü, destekçileri ilan ettiği BAE ve S. Arabistan ile ilişkilerini yeniden kurması olmuştu. Bu adımları Erdoğan’ın, İhvancı Mursi’yi darbe ile devirdiği için “asla görüşmem” dediği Mısır Lideri Sisi ile 2022’de Katar’da yapılan Dünya Kupası’nda tokalaşması ve Mısır ziyareti takip etti. Böylece bölgede TM ve Halife Hafter’in başında olduğu LUO’yu destekleyen ülkelerle kurulan ilişkiler, Türkiye’deki Saray rejiminin Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesindeki pozisyonu bakımından da zorunlu gördüğü Halife Hafter güçleri (TM ve LUO) ile temas kurabilmesinin önünü açtı.
Halife Hafter’in oğlu Saddam Hafter’in nisan 2025’te Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i ziyareti ile ivme kazanan ilişkiler, TM’nin geçtiğimiz günler Türkiye ile UMH arasında 2019’da imzalanan mutabakat muhtırasını onaylanması ile sonuçlandı.
Türk medyasında “zafer” ya da “tarihi başarı” olarak sunulsa da bu onayın Türkiye’deki rejimin Doğu Akdeniz’deki egemenlik/paylaşım mücadelesinde elini ne kadar güçlendireceği ciddi bir soru işareti olarak duruyor. Çünkü her ne kadar bu onay ile “Bu anlaşma TM tarafından onaylanmadığı için geçersizdir” tezi artık geçerliliğini yitirmiş olsa da AB; bu anlaşmanın BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne aykırı olduğu ve üyeleri Yunanistan ile Kıbrıs başta olmak üzere üçüncü tarafların egemenlik haklarını ihlal ettiği tezini savunmaya devam ediyor.
Doğu Akdeniz; İtalya ve Fransa başta enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan AB emperyalistleri için enerji güvenliği ve yeni kaynakların paylaşımından Rusya ve Çin’e karşı jeopolitik (Rusya’nın Libya ve Afrika’daki askeri varlığı ve Çin’in Yol-Kuşak Projesi) mücadeleye kadar birçok bakımından stratejik bir önem taşıyor. AB’li emperyalistler buradaki mücadeleden geri durmayacaklarını, TM’nin Türkiye ile yapılan anlaşmayı onaylaması sonrasında AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “Bu anlaşma, üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmektedir, deniz hukukuna aykırıdır ve geçersizdir” ifadelerinin yer aldığı ortak açıklaması ile bir kez daha ortaya koydu.
Türkiye’deki Saray rejimi ve Yunanistan’daki Miçotakis gericiliği başta Doğu Akdeniz’deki egemenlik/paylaşım mücadelesinin içinde yer alan güçler bölgede gerilimi tırmandıran politikalarını “Milli çıkarları koruma” propagandası eşliğinde sürdürüyorlar. Bu propaganda üzerinden bir yandan artan silahlanma ve militarist dönüşüme dayanak oluşturmaya ve öte yandan halklar arasında düşmanlık tohumları ektikleri halkları milliyetçi politikalarına yedeklemeye çalışıyorlar.
Oysa biraz daha yakından bakıldığında “milli çıkarlar” denen politikanın gerçekte kimlerin çıkarı olduğu açıkça görülüyor: Bugün Libya’dan Mısır’a ve İsrail’den Kıbrıs’a kadar Doğu Akdeniz’deki enerji arama ve çıkarmada Eni (İtalya), Total (Fransa), Chevron ve ExxenMobil (ABD), Shell (İngiltere ve Hollanda), Energean (İngiltere ve Yunanistan) ile TPAO (Türkiye) gibi enerji tekelleri öne çıkıyor. Dolayısıyla yazının başında işaret edilen Doğu Akdeniz’deki MEB anlaşmazlığı gerçekte buradaki kaynakların ne kadarının hangi tekel ya da tekeller tarafından işletileceği-çıkartılacağı mücadelesi olarak anlam kazanmaktadır. Tekellerin ve onların temsilcisi burjuva gericiliklerinin çıkarları için sürdürülen bu mücadeleden ne Türkiye, ne de bu mücadeleye taraf olan ülke halklarının bir kazancı olduğu ise açıktır. Aksine bu politika tekellerin çıkarları uğruna kaynakların savaş ve silahlanmaya aktarılmasına neden olmakta ve halkları yeni tehditlerle yüz yüze bırakmaktadır.
Öyleyse TM’nin 2019’da imzalanan anlaşmayı onaylaması sonrasında tekelci burjuva gericiliğin temsilcisi Saray rejimi ve medyasının “zafer”, “başarı” propagandası yapmasında şaşılacak bir şey yok. Ancak nasıl ağustosta imzalanan Mekke ve geçtiğimiz günlerde imzalanan Bedir mutabakatları Türkiye’yi bölgede gerilim ve çatışmaların içine sürüklüyorsa Libya’da atılan adım da aynı politikaya hizmet etmektedir. Önümüzdeki dönem halkların adım adım sürüklendikleri gerilim ve çatışma tehditlerini bertaraf edebilmesi için kendi ülke gericiliklerinin “milli çıkarlar” adı altında sürdürdükleri bu gerici politikalara karşı mücadelesi ve aralarındaki dayanışmayı büyütmesi giderek önem kazanıyor.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et