14 Ekim 2026 00:20

Kürtlerin entegrasyonu ve Erdoğan’ın Nobel’i!

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Irak Kürdistan Bölgesi’nin başkenti Erbil’de 12-13 Ekim tarihlerinde düzenlenen MERI Forumu 2026’nın ana teması “Paylaştığımız Bölge: İstikrar, iş birliği ve refahı ilerletmek” başlığını taşıyordu. Kürdistan coğrafyasının farklı bölgelerinden siyasetçilerin katıldığı forumun en dikkat çekici açıklaması, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani’den geldi. Forumun özel oturumunda konuşan Barzani, Kürt sorununun çözümüyle ilgili olarak “Eğer birisi Nobel Barış Ödülü’nü almayı hak edecekse, o kişi bu sorunu çözen kişi olmalıdır. Bence bu kişi de her şeyden önce Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır” dedi.

Bilindiği gibi ABD Başkanı Trump da Nobel Barış Ödülü’nü çok istiyor. ABD emperyalizminin ve Türkiye’deki Erdoğan rejiminin bölgede (Ortadoğu) uyum içinde oynadıkları rollere bakınca herhalde Nobel’i Erdoğan ve Trump’a birlikte vermek gerekiyor!

Şaka bir yana Neçirvan Barzani’nin açıklamaları, MERI Forumunun da ana gündemi olan bölgesel gelişmeler ve bu gelişmeler bağlamında gündeme getirilen Kürtlerin entegrasyonunu (Kürt sorununun çözümünü) yeniden tartışmayı gerekli hale getiriyor. Çünkü ABD emperyalizminin Erdoğan rejimine de roller verdiği bölgedeki yeni güvenlik mimarisi, Kürtlerin 21. yüzyılın ilk çeyreğinde elde ettikleri kazanımların merkezi devletlere entegrasyon süreçleri içinde ciddi biçimde sınırlandığı bir “çözüm”ü dayatıyor.

Birinci olarak; Ortadoğu sahip olduğu enerji kaynakları, enerji ve ticaret koridorlarının önemli bir kavşağı olması ve jeostratejik konumu dolayısıyla başını ABD ve Çin’in çektiği emperyalistler arası egemenlik mücadelesinin en önemli merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Rusya’nın 2022 Ukrayna savaşı nedeniyle Ortadoğu’daki ağırlığının zayıflaması ve 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in saldırılarıyla ortaya çıkan yeni tablo, bölgedeki güç dengelerini önemli ölçüde değiştirmesine yol açtı. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Suriye’deki Esad/Baas rejimi düştü ve o güne kadar savaşı sınırlarının dışında tutmayı başaran İran, ABD ve İsrail’in doğrudan saldırılarına hedef oldu.

Ancak şubat ayı sonunda başlatılan savaşta İran ve müttefiklerinin Hürmüz ve Babülmendep gibi bölgenin en önemli enerji-ticaret geçiş noktalarını kapatarak etkili yanıtlar vermeleri, ABD emperyalizmini enerji ve ticaret koridorlarının kontrolünü elinde tutmak üzere yeni bir güvenlik mimarisini gündeme getirmeye zorladı. ABD emperyalizmi, bu yeni güvenlik mimarisinde doğrudan müdahalenin faturasından da kaçınmak üzere enerji ve ticaret koridorlarının kontrolünde iş birlikçisi bölge rejimlerine daha fazla roller/sorumluluklar vermek istiyor. Bunun için bölgede Türkiye’deki rejime de özel roller verilen Irak ve Suriye başta daha güçlü-merkezi rejimlere ihtiyaç duyuyor.

Özel Temsilci Tom Barrack, bu politikayı ABD’nin Ortadoğu’da demokratik ya da federatif yönetimler yerine güçlü liderliklerle, merkezi-monarşik rejimlerle çalışmayı tercih ettiğini söyleyerek ortaya koymuştu. Bölgedeki iş birlikçi rejimlerin güçlendirilmesi; merkezi otoritelerinin sağlamlaştırılması politikasının ön koşulu da Suriye’den Irak, Lübnan ve Yemen’e kadar devlet dışı silahlı güçlerin tasfiyesi ya da kontrol altına alınıp merkezi otoritelere entegre edilmesiydi. Bu politikanın önceliğinin Lübnan Hizbullah’ından Irak’taki Haşdi Şabi’ye ve Yemen’deki Ensarullah’a kadar İran’la iş birliği halindeki yapılar olduğu açıktı. Ancak bu politika, Suriye’deki SDG’den başlayarak Kürtlere de merkezi yönetimlere entegrasyon ya da daha fazla iş birliğini dayatıyordu.

İkinci olarak; nasıl Ortadoğu emperyalist egemenlik mücadelesinin önemli merkezlerinden biriyse Kürdistan coğrafyası da sahip olduğu kaynaklar ile enerji ve ticaret koridorlarının önemli geçiş noktalarından biri olması dolayısıyla Ortadoğu’daki egemenlik mücadelesinin önemli merkezlerinden biridir: Irak Kürdistan Bölgesi’nin petrol kaynakları ve enerji boru hatları, Rojava’nın petrol-doğal gaz sahaları ve Fırat üzerindeki barajlar, Şengal’in Musul, Irak Kürdistan Bölgesi ve Suriye arasında önemli bir geçiş noktası olması, Türkiye parçasındaki madenler ve geçiş yolları (Kalkınma Yolu) Kürtlere dayatılan askeri güçlerin tasfiyesi ve merkezi devletlere entegrasyon politikasının arka planındaki ekonomik nedenlerin anlaşılması bakımından da açıklayıcıdır.

Üçüncüsü; MHP Lideri Bahçeli’nin 2024 sonunda PKK Lideri Öcalan’a çağrı yaparak Kürt sorunundaki son süreci başlatırken bölgedeki gelişmeleri işaret etmesi boşuna değildi. Erdoğan rejimi; bölgenin yeniden dizayn edilmesi konusunda sürdürülen mücadeleye bağlı olarak kendisine yönelmesi muhtemel riskleri ortadan kaldırmayı ve bu riskleri ortadan kaldırdığı oranda bu yeniden dizayn sürecinde kendi yayılmacı emelleri doğrultusunda ve ABD emperyalizmi ile de uyum içinde daha ileriden roller üstlenmek istiyordu. Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO zirvesinde Erdoğan rejiminin Karadeniz Kafkasya’dan Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya kadar geniş alanlarda yeni roller üstlenmeye soyunmasıyla daha da belirginleşen bu yönelim, bölgede uzunca bir dönemdir Türkiye ile savaş-çatışma halindeki PKK ve ayrıca KCK sistemi içindeki diğer güçlerin tasfiyesini ya da kontrol altına alınmasını zorunlu kılıyordu.

Saray rejiminin bu sürece “terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge” adını vermesi, bu politikanın gerçek hedefini de açıklıyordu. Bu sürecin hedefi bir ulusal-demokratik hak sorunu olan Kürt sorununu çözmek değil, Kürt silahlı güçlerinin tasfiye edilmesi ya da güçleri sınırlanarak merkezi yönetimlere entegrasyon edilmeleri ve böylece Türkiye’deki rejimin bölgede oynamaya soyunduğu rolleri oynamasının önünde bir engel olmaktan çıkartılmasıydı.

Bu yüzden PKK’nin silahsızlandırılması ve feshi yönünde tartışmalar sürdürülürken bile Erdoğan rejimi dikkatini en büyük tehdit olarak görülen Rojava’daki özerk yönetim ve SDG’ye çevirmişti.

Dördüncüsü; Rojava’da SDG’nin entegrasyonu sürecinde yaşananlar bu sürecin hangi yönde ilerletildiğini, ilerletilmek istendiğini açık bir biçimde gösteriyor.

Suriye’deki geçici HTŞ (Heyet Tahrir eş Şam) yönetiminin başı Colani, SDG’nin entegrasyonu sürecinde yayımladığı bir kararname (13 numaralı kararname) ile Kürtçeyi “ulusal bir dil” olarak tanımıştı. Oysa SDG’nin entegrasyon sürecinin tamamlandığının açıklanmasının ardından geçtiğimiz eylül ayında yeni eğitim yılının başlamasıyla birlikte “Kürtçenin tanınması”yla “Kürtçe eğitim hakkının güvenceye alınması”nın aynı şey olmadığı görüldü. HTŞ yönetimi, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde 3 saatlik Kürtçe dersini dayatıyor ve bu dayatma Rojava’nın birçok kentinde protestolara neden oldu. Çünkü Rojava’da özerk kanton yönetimlerinin kurulmasından sonra üniversite dahil Kürtçe, eğitim dili haline gelmişken Colani yönetimi, “tanıma” adı altında Kürtçe eğitimle ilgili bütün kazanımları ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Burada 3 saatlik ders dayatması, askeri entegrasyonun Kürtler için siyasal ve kültürel sonuçlarını ortaya koyan önemli bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Öte yandan dün özerk yönetimin elinde bulunan sınır kapılarının ve petrol-enerji kaynaklarının Şam’daki geçici yönetime bırakılmasının da Kürt yerleşim yerlerinin merkezi bütçeden alacağı paydan başlayarak Kürtler için önemli ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları olacağını tahmin etmek zor değil.

Beşincisi; Neçirvan Barzani’nin Erdoğan’a Nobel verilmesi gerektiğini söylediği Türkiye’deki süreç bağlamında atılmış tek somut adım olan “Çerçeve yasa” da Rojava’da Kürtlerin kazanımlarının ciddi biçimde sınırlandığı SDG’nin entegrasyonunun tamamlanması sonrasında geldi. Öte yandan PKK’nin kontrollü tasfiyesini amaçlayan bu yasanın sahadaki gelişmelere bağlı olarak ne zaman ve nasıl uygulanacağı da belirsizliğini koruyor.

Barzani ve KDP için PKK/KCK hem Kürdistan coğrafyasının farklı parçalarında önemli bir rakip ve hem de IKBY sınırları içindeki kampları nedeniyle Türkiye ile ilişkilerde önemli bir sorundu. Dolayısıyla Neçirvan Barzani’nin ve temsilcisi olduğu IKBY burjuvazisinin enerji-ticaret koridorlarındaki pozisyonu ve kaynakların paylaşımından alacağı pay hesapları bakımından Erdoğan’a Nobel verilmesi gerektiğini söylemesinde şaşılacak bir şey yok.

Ancak bu durum, son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerin Kürtlerin ulusal-demokratik kazanımlarını, siyasi statülerini ilerletme yönünde değil; aksine bu kazanımların ciddi biçimde sınırlandığı/sınırlanmaya zorlandığı bir hatta ilerletildiği gerçeğini de değiştirmiyor. Bu nedenle yaratılmaya çalışılan beklentinin aksine Kürtlerin kazanımlarını koruyabilmesi ve kendi geleceklerini belirleyebilmesi, her şeyden önce ABD emperyalizminin dayattığı politikaya ve Erdoğan rejimi başta bölgedeki iş birlikçilerinin bu politika bağlamında üstlendikleri rollere karşı mücadeleyi ve bölge halkları arasında dayanışmayı zorunlu kılıyor.

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et