Yıkılan heykellerin gölgesinde: Doğu Avrupa’da anti-komünizmin kökleri nereye dayanıyor?
Duvarlardan kazınan kızıl yıldızlar, yıkılan Lenin heykelleri, yasaklanan komünist partiler... Doğu Avrupa’da sonu gelmeyen bir anti-komünizm kampanyasından akıllarımızda kalan manzaralar daima buna benziyor. Fakat sosyalist mirasla asıl savaş sembolik şekillerde verilmiyor.
Kimi eski sosyalist ülkelere baktığımızda akademi ve siyaset alanında hâlâ anti-komünizmin şiddetli bir ideolojik savaşına tanıklık ediyoruz. Kulaktan dolma bilgiler kolayca şeytanlaştırılmış bir ‘komünizm’ öcüsüne havale ediliyor. Bu yolla ülkelerde siyaset de şekilleniyor.
Madrid Otonom Üniversitesi’nden Tarihçi Darina Martykánová, bize farklı ülkelerde farklı yüzlerle karşımıza çıkan anti-komünizmin köklerini anlattı. Bu ülkelerde farklı anlatıların yıllar içerisinde nasıl inşa edildiğini ve güncel bağlamını açıkladı.
‘Konut inşaatları gecekonduların ortaya çıkmasını engelledi’

Geçtiğimiz günlerde sıkça rastladığımız bir paylaşım vardı: Prag’daki ‘komünizm müzesinde’ yer alan bir ifadede sosyalist Çekoslovakya dönemde çok fazla toplu konut yapılması eleştiriliyordu. Hatta bu inşaat yoğunluğunun bir rekor olduğu dile getiriliyordu. Siz bu paylaşım hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle şunu söylemek isterim ki o ‘müze’, akademik olarak değerlendirilebilecek bir yer değil, bir kamu kurumu da değil. Söz konusu müze, ABD’li bir zenginin özel projesi ve gerçekten tam bir turist tuzağı. Düzgün, kamuya ait kurumlarda da benzer sorunlar oluyor ama bu müzenin analitik, akademik hiçbir değeri yok. Daha çok komik yorumlar bir eğlence alanı.
Doğru, Çekoslovakya'da komünist rejim döneminde özellikle 1970'ler ve 1980'lerde kırsal alanlardan şehirlere göç eden yerli nüfus için yüksek sayıda toplu konut inşa edildi. Ve o toplu konutlarda bireysel, normal daireler vardı. Yani Rusya’da deneysel düzeyde karşılaştığımız kolektif yaşam örnekleri falan da değildi. Ve işveren devlet şirketlerce veya belediyeler tarafından vatandaşlara çok düşük bir ücret karşılığında kiralanıyordu.
Bu konutlarda farklı mesleklerden insanlar yaşıyordu. Mesela bir şirketin mühendisi ve temizlikçisi aynı binada daire tutabiliyordu. Onun için o mahalleler sınıfsal bakımından oldukça karışıktı. Hâlâ da öyledir zaten. O dönem için bu oldukça büyük bir başarıydı. Çünkü bu dev inşaatlar, gecekonduların ortaya çıkmasını engelledi.
Köyden şehirlere hareketi Çekoslovakya gibi ülkelerde oldukça ‘spontane’ gelişti. İnsanlar zorlukla şehre gitmiyordu. Gençler çalışma şehirlerden çalışma imkanları bekliyordu. Daha rahat bir yaşam yani tarımda çalışmamak, endüstride veya hizmet sektöründe çalışmak gibi hayalleri vardı.
Bu sebeple insanlar şehirlere göç ediyordu. Tabii ki bu insanların gecekondu yerine suyu akan bir dairede kalması başarı sayılabilir. Böylece genç aileler güvenli ve temiz bir ortamda yaşayabilirdi.
Tabii ki ilk yıllarda etrafta çok fazla çamurluk vardı. Henüz etraf yeşillenmemişti. Ağaçlar henüz küçüktü. Bazen toplu taşıma daha geç geliyordu. O ilk yıllar bazen zor geçiyordu. Ama yine de genç aileler bu daireleri istiyordu. Yani onlar için güzel bir imkandı.
‘Yeni rejim, eski daireleri ucuza sattı’
Ve 1989 Devriminden sonra yeni rejimi konsolide etmek için çok akıllı bir karar verildi. Bu daireler kiracılara ucuza satıldı. Kiracılar böylece ev sahibi oldu ve bu da onların yeni rejime karşı görüşünü olumlu yönde etkiledi.
Böylece insanların önceki yıllarda onardıkları, daha kaliteli malzemelerle döşedikleri daireler şimdi onların özel malı da oldu. Bu şekilde oturdukları evlerin sahibi olunca tabii ki bu politika insanları mutlu etti. Bence çok akıllıca bir politika uygulandı. Ve bugün o dairelerin fiyatı oldukça yüksek. Özellikle büyük, dinamik şehirlerde. Gençler için bu piyasa fiyatlarına o dairelere erişimi artık çok zor.
‘Anti-komünizm, yeni bir toplumsal norm haline geldi’
Siz de bahsettiniz, bu müze bir ABD’li zenginin bireysel bir girişimi. Ancak benzeri anlatıya farklı ülkelerde ya da kurumlarda da rastlıyoruz. Sizce bugün Çekya başta olmak üzere Doğu Avrupa’daki sosyalist deneyimler nasıl tartışılıyor? Bu tartışmaların güncel siyasi içeriği, deneyimi eksiğiyle-fazlasıyla bilimsel olarak ele almanın önünde bir engel oluşturuyor mu?
Haklısınız. Orada bir sürü farklı dinamik var. Bu yüzden bence ‘Doğu Avrupa’ veya ‘post-komünist ülkeler’ dediğimizde bile bölgesel farklılıkları göz önünde bulundurmak gerek. Bir yanda Baltık ülkeleri, bir yanda Doğu Avrupa, bir yanda Balkanlar, bir yanda Orta Avrupa var. Hepsinin kendine özgü özellikleri var. Ben de bu konuyu biraz açmak istiyorum.
Mesela antikomünizm, Baltık ülkelerinde ve Orta Avrupa’da neredeyse yeni bir toplumsal ortodoksi haline geldi. Ama Doğu Almanya ve Balkanlar bu konuda biraz daha farklı. Oralarda nostalji çok daha açık ve yaygın. Özellikle eski Yugoslavya’da nostalji toplumda oldukça kabul gören bir şey.
Ancak Baltık ülkelerinde, Polonya’da, Çekya’da, Slovakya’da ve Macaristan gibi Orta Avrupa ülkelerinde antikomünizm yeni bir toplumsal norm hâline geldi. Çekya bu konuda oldukça özel bir yere sahip. Çünkü 1989’dan sonra ekonomik durumu sürekli iyileşti. Büyük bir geçiş krizi yaşanmadı. Elbette bazı sektörler için durum kötüleşti ama genel olarak ekonomik tablo iyiydi.
Bu yüzden nostalji oldukça sınırlı kaldı. Hem de devrimden sonra hem sağ hem sol hükümetler, toplumun normale dönmesini sağlayan politikaların çoğunu iptal etmedi. Çekya’da üniversiteler hâlâ ücretsiz, sağlık sistemi güçlü, huzurevleri uygun fiyatlı. İnsanlar bu politikaları komünizmle özdeşleştirmiyor, onları olağan karşılıyor ve devam etmesini istiyor. Mesela Margaret Thatcher’a hayran olabilirler ama aynı zamanda bu sosyal politikaların hiçbirine dokunmazlar.
‘Eskisi kadar işe yaramıyor’
Son zamanlarda komünizmin bir bahane olarak kullanılması daha çok eleştirilmeye başlandı. Çünkü toplumdaki olumsuzluklar sürekli ‘komünizmin mirası’ veya benzeri ifadelerle açıklanıyor, siyasetçiler de eleştiriyi başka yöne çevirmek için bu söylemi kullanıyordu. Artık insanlar buna gülmeye başladı, bu strateji eskisi kadar işe yaramıyor. Ayrıca bazı şeyler de değişiyor.
Dediğim gibi, Çekya’nın ekonomik durumu 1990’larda ve 2000’lerde iyi gidiyordu. İnsanlar sistem içinde büyük fırsatlar görüyor ve sistemi benimsiyordu. Ama şimdi gençlerin birçok sorunu var ve artık o kadar hevesli değiller. Mesela ev sahibi olamıyorlar. Her şey onlar için daha zor. Bu yüzden kapitalizme karşı daha eleştirel bir tavır almaya başladılar ve “piyasa her şeyi çözer” mantığına direniyorlar.
Kendini sağcı olarak tanımlayan insanlar bile böyle konuşuyor: “Devlet, ev sahiplerinin keyfi uygulamalarına karşı bir şey yapmalı, barınma bir piyasa malı değil, herkesin ihtiyacıdır” diyorlar. Yani kendini merkez sağda görenler bile devletin rolünü daha önemli görmeye başladı. “Her şeyi piyasaya bırakmamalıyız, yoksa boomer kuşağı bizi ezer” gibi söylemler ortaya çıktı.
Yine de akademik çevrelerde ve medyada komünizm dönemi hakkında olumlu bir şey söylemek hâlâ büyük ölçüde tabu. Mesela o dönemin tıp veya barınma alanındaki bazı başarıları dolaylı yollarla anılsa da doğrudan “iyi bir şeydi” demek hâlâ çok zor, hâlâ öyle.
Anti-komünizmi besleyen damarlar
Doğu Avrupa’da bugün karşımıza yoğun bir anti-komünist propaganda çıkıyor. Hatta çoğu ülkede komünist partilere yönelik katı yasaklar uygulanıyor. Sembollere karşı da bir savaş veriliyor. Aslında ekonomik nedenlerinden ve bölgesel farklılıklarından bahsettiniz. Ama biraz daha açmak gerekirse bugün hâlâ canlı olan anti-komünist propagandanın kökleri yakın tarihte nereye gidiyor?
Kesinlikle, bu durum ülkeye göre oldukça değişiyor. Bazı ülkelerde bu antikomünizm, faşist geleneği olan milliyetçilikle bağlantılı. Bunu açıkça görüyoruz. Yani sağ milliyetçilik faşizmle bağlantılandığında oradan besleniyor. Ama mesela Çekya ve Polonya biraz farklı. Bu bakımdan Balkanlar da oldukça ayrı bir yerde.
Polonya'da din meselesi çok önemli. Din ve komünizm rejimi birbirine karşıt gösterilince ve din milliyetçilikle bu kadar iç içe geçince, doğal olarak bu durum ciddi bir gerilim yaratıyor. Bu, komünizme karşı güçlü bir olumsuz tepki doğuruyor. Üstelik bu yaklaşım, o kadar dindar olmayan ama tarihsel olarak Polonyalı kimliğine bağlı olan kesimlerin de hislerine ve duruşlarına dayanıyor.
Çekya'da ise din meselesi bu kadar belirleyici değil. Orada başka dinamikler var. Çekya, komünizmden önce liberal, demokratik ve oldukça zengin bir ülke olduğu için hem Alman faşist işgali hem de komünizm dönemi "Bize uymayan, dışarıdan dayatılmış şeyler" olarak yargılanıyor. Yani "Biz öyle değiliz, buna ihtiyacımız yok, aslında demokratik bir milletiz" şeklinde bir anlatıları var.
Bu yorum, komünizm dönemi için sadece kısmen doğru. Özellikle 1968 Prag Baharı'nı bastıran işgalden sonra bu anlatı meşruluk kazanıyor. Ama burada Çeklerin önemli bir kısmının 1950'ler ve 1960'larda komünizmi benimsediğinden ve rejime verdiği destekten hiç bahsedilmiyor.
Yani ortada şöyle kendini beğenmiş, kibirli bir retorik var: "Biz hiçbir zaman bunu kabul etmedik, bu bize dışarıdan dayatıldı." Tabii ki bu söylemi güçlendirmek için sembollere saldırmak gerekiyor. Kısacası, bu konuda ülkeler arasında ciddi farklar var.
‘Genç tarihçiler artık daha cesur davranıyorlar’
Sizce Doğu Avrupa’da 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren karşımıza çıkan sosyalizm deneyimleri, bugünkü anaakım ifadelerin haricinde nasıl okunmalı?
Ben akademik seviyeden oldukça memnunum. Söz ettiğimiz ülkelerdeki tarihçiler, özellikle genç tarihçiler, çok daha cesur davranıyorlar ve basit antikomünizm hikayelerini sorgulamaya başladılar. İlginç şeyler yapılıyor. Özellikle genel siyasi tarihte değil de mesela tıp tarihi veya eğitim tarihi gibi alanlardan daha nüanslı, daha ilginç ve daha çoğulcu yorumlar çıkmaya başlıyor.
Daha geniş çapta düşünecek olursak, bence Avrupa'daki veya Avrupa komünist ülkelerindeki bu deneyimler, dünya çapında eşitliği ve sosyal devleti güçlendirdi. Kapitalist ülkelerde de sosyal devlet ve eşitliğe yönelik politikalar uygulandı, bu kıyaslamayla birlikte. Bence 20. Yüzyılın ikinci yarısında bu oldu ve 21. Yüzyıl bunu düşünmeden doğru dürüst anlaşılamaz.
Tabii ki aynı zamanda otoriter toplum yönetme biçimi, liberal demokrasiden daha az cazip bulundu o dönemde. Yani bu otoriter yönetim tarzı, insanlar tarafından gerçekten gereksiz ve aşırı olarak yorumlanıyordu; bu bir propaganda değil. İnsanlar bürokratlar tarafından yönetilmek istemiyordu ve gerçekten böyle bir durum vardı. Yani "Bu adam neden benim dairem konusunda karar veriyor, neden?" gibi sorular vardı. Bu yüzden otoriter yönetim biçiminin meşruiyeti, özellikle 1970'lerde ve 1980'lerde gerçekten çok zayıftı.
Çekya bu konuda güzel bir örnektir. Çok eşit bir toplumdur ve komünizmin buna katkısı tabii ki vardır. Ama aynı zamanda demokrasiye alışmış bir toplum, otoriter hükümeti gereksiz buluyor. Bence bu iki şeyin ikisi de ciddiye alınmalı: hem sosyal devleti sevme hem de otoriterizmi reddetme.
Bu, bugünkü sosyalistlere de ders olmalı. Daha eşit bir toplum inşa etmek isteyenler bunu görmezden gelemez. Yani bunu ciddiye almalılar.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et