Orhan Veli İstanbul’u bugün dinlerse…

Orhan Veli İstanbul’u bugün dinlerse…

İstanbul… rivayet odur ki Fatih’in Haliç’e karadan yüzdürdüğü gemilerle fethedilmiş kent. Rivayet odur ki 4. Murad’ın Ermenistan seferinde gönül düşürdüğü Mirgün Han için Emirgan Korusu’nu yaptırdığı kent. Ve gerçek odur ki, 15-16 Haziran 1970’te binlerce işçinin Haliç köprüsünden geçerek zapt etmeye çalıştığı, “Bekle, bekle bizi İstanbul diye haykırdığı” kent. Yine gerçek odur ki Gezi Direnişinde meydanı fethe çıkan çocukların kenti.

Nuray SANCAR

İstanbul… rivayet odur ki Fatih’in Haliç’e karadan yüzdürdüğü gemilerle fethedilmiş kent. Rivayet odur ki 4. Murad’ın Ermenistan seferinde gönül düşürdüğü Mirgün Han için Emirgan Korusu’nu yaptırdığı kent. Ve gerçek odur ki, 15-16 Haziran 1970’te binlerce işçinin Haliç köprüsünden geçerek zapt etmeye çalıştığı, “Bekle, bekle bizi İstanbul diye haykırdığı” kent. Yine gerçek odur ki Gezi Direnişinde meydanı fethe çıkan çocukların kenti.
Fethedene yar olan kent, herkesin fethetmeye öldüğü kent.

İstanbul yeni bir fetih harekâtıyla karşı karşıya.
Kentin en güzel yerlerindeki yoksul evleri sökülüyor, işyerleri taşınıyor, tarihi binaları, yeraltındaki ve yerüstündeki paha biçilmez varlığı çarçur ediliyor ve İstanbul kocaman bir şantiyeye dönüşüyor. Boşaltılan yerlere büyük şirketlerin ucuza kapattığı ihaleler sayesinde oteller, gökdelenler, rezidanslar, TOKİ konutları, AVM’ler, finans dünyasının yönetim merkezleri dikiliyor; kent merkezleri ona hayat veren sakinlerinden temizleniyor. Dönüşüm düğmesine basıldığından bu yana İstanbul, bir anda, Orhan Veli’nin kulak kabarttığında sadece iş makinelerinin, buldozerlerin sesini duyabileceği bir kent haline geldi.
Bir kent hâlbuki tarih boyunca yavaş yavaş şekil kazanır, o kentin sakinlerinin ihtiyaçları kenti usul usul biçimlendirir. Kent; üretimin yapıldığı, üretimden elde edilen artı değerin ise nasıl kullanılacağının, nasıl paylaşılacağının belirlenmesi için keskin mücadelelerin, şiddetli tartışmaların, pazarlıkların yapıldığı bir mekândır. Burada hem sermayenin yeniden üretimi gerçekleşir hem de emek gücü yeniden üretilir. Sermaye ile işçi sınıfının çıkarı diğeriyle uzlaşamaz. Çünkü sermaye sahibi sınıf kentin kendi istediği gibi yani bir kâr makinesi olarak biçimlenmesini ister, emekçiler de onu yaşayabilecekleri bir yer haline getirmeye çalışır. Kent bu çatışma içinde kurulur, tekrar tekrar kurulur, bazen yıkılır yeniden kurulur. Dünyanın bütün kentleri egemen sınıflarla ezilen sınıfların mücadelesinin ürünüdür bir bakıma. Emekçiler, kadınlar, gençler ve diğer ezilenler ne kadar hak koparırsa, kente o kadar kendi damgalarını vururlar.
Bir göç kenti olan İstanbul’da devlet, 70’li yıllardan itibaren kente işçileşerek göç edenlerin konut sorunu başta olmak üzere hiçbir ihtiyacını çözmemiş, kendi gecekondularını kendileri yapan yoksul emekçiler kentsel hizmetlerden mahrum kalmışlardı. İstanbul’da bu gecekonduların yıkılmasına karşı uzun süre önemli mücadeleler verildi. Daha sonra gecekonduları yıkmaktansa arsaların müteahhitlere verilerek çöküntü alanlarının düzenlenmesi meydana geldi. Böylece müteahhit eli değmiş gecekondu apartmanlar yükseldi.
Son on yıldır ise AKP hükümetinin uyguladığı Kentsel Dönüşüm Projesi ile birlikte İstanbul’daki sanayi üretim merkezleri birer birer kent dışına çıkarılmaya başlandı. Kentin mutena bölgelerindeki gecekonduların boşaltılması gündeme geldi. Kentin emekçilerden temizlenmesi anlamına gelen bu proje aynı zamanda kentin merkezi alanlarındaki kurulu düzenin yeni bir rant kaynağı yaratmak üzere tahrifatını da içeriyor. Taksim Meydanı çevresinde Tarlabaşı, Okmeydanı, Galata, Tophane bölgesi burada yaşayanlara danışılmadan yıkılmaya, dönüştürülmeye çalışılıyor. Kentin Haydarpaşa Garı gibi tarihi binaları büyük otel veya AVM kompleksleri yapılmak üzere rezerve edildi… Bu örnekler çoğaltılabilir.
Bu harekatın kent çapında rantiye sermayeye yeni imkanlar yaratmayı amaçladığı; ormanların, tarihi mekanların, kamuya ait arazilerin arsalaştırılarak el değmemiş alanların sermaye birikim kaynağına dönüştürmeye çalışıldığı söylenebilir. Sadece bu değil; şehir halkının gezindiği, kentin diğer sakinleriyle karşılaştığı, boş vaktini geçirdiği, tatil günlerini değerlendirdiği Taksim Meydanı ve Çamlıca Tepesinin elden geçirilmek istenmesi bu kalemde sayılabilir.
Bunun yanı sıra AKP hükümetinin kente kendi kültürel ve siyasal tercihlerine göre bir biçim vererek imzasını atmaya çalıştığı da eklenebilir.

KENTİN SERMAYE ADINA FETHİ
İstanbul’daki dönüşüm tek başına AKP’nin tercihi değildir. Çokuluslu finans kuruluşlarının 1990’lı yılların başında kullanmaya başladığı, sermayenin dünyanın en ücra kesimlerine kadar yayılmasını ve yatırımını teşvik anlamına gelen küreselleşme kavramıyla birlikte kullanılan “yerelleşme” bütün kentlerin bu taarruza açık hale getirilmesini amaçlıyor. Kent yönetimleri kent sakinleri için birer hizmet birimi olmaktan çıkarılarak, sermayenin tercih koşullarını yerine getiren ve sermayenin hizmetine giren yönetim birimleri durumuna geliyor. Bunun Dünya Bankası bildirilerindeki ifadesi; kentlerin birer marka şehir haline gelmek için birbiriyle rekabete girmesi, en büyük sermayeyi çekebilmek için birbiriyle yarışması.
Bu uğurda AKP pek çok yasa çıkardı. İller İdaresi Yasası, Belediyeler Yasası, Yerel Yönetimler Yasası, Büyük Şehir Yasası bunlardan bazıları. Her şeyden önce belediyelerin merkezde toplanan fonlarla finanse edilmesi dönemini sona erdiren bu yasalar sayesinde kentler artık kendi mali kaynaklarını kendilerinin bulmak zorunda olacağı bir evreye giriyor. Bunun iki yolu var; ya şehir sakinleri belediye hizmetlerinden yararlanabilmek için vergilendirilecek ya da belediyeler sermayeye el açacak veya ikisi birden olacak.  
2006 yılında çıkarılan Kalkınma Ajansları Yasası ile ise, Türkiye’de 23 ajans kuruldu. Bu ajanslar uluslararası sermayenin bir ülkede yatırım yapmak, o ülke topraklarında pazar faaliyetinde bulunmak için kendisine izin verilmesini sağlamak amacıyla başvurduğu çok sayıda bürokratik kurumu teke indirmek gibi bir işleve sahip. Bir şirket doğrudan doğruya bu ajanslara başvurarak bakanlıkların koridorlarında zaman kaybetmekten çıkarılıyor ve doğrudan yatırımın olanağı sağlanıyor. Üstelik şirketlerin belediye yönetimlerine ortak edilmesi de gündemde.
“Yönetişim” ismi verilen ve halkın yönetime doğrudan katılım organlarının yaratılacağı vaadiyle piyasaya sürülen yönetim biçimi, işte bu, sermayenin bir yerel yönetim “paydaş”ı olmasından başka bir anlama gelmiyor. Bu bakımdan, öngörülen yerel yönetim tarzı halkın katılımıyla sağlanan bir demokrasiyi değil sermayenin doğrudan yönetime katılımını gözetiyor.
Çamlıca Tepesine bir cami bir AVM kurmak isteyen Başbakan Erdoğan “yol geçecekse camiyi de yıkarız!” demişti. Gerçekten de kâr getirecekse hiçbir kutsalı tanımayan bu Hükümet için önemli olan kentin sermaye adına fethedilmesi, bu fetih için de kent halkının rıza göstermesidir.

MUHAFAZAKÂR İKTİDAR-KANAATKÂR YURTTAŞ

Kentler emekçilerin, kontrolü kendi ellerinde olan kendi yaşam tarzlarını inşa etmeye çalıştıkları mekânlardır. Oysa İstanbul halkının iyi kötü alıştığı ve daima geliştirmek istediği yaşam tarzı sürekli bir müdahaleye maruz kalıyor. Son olarak üniversite öğrencilerinin yurtlarının “kızlı erkekli kalmak” uygunsuz bulunarak ayrılması; öğrenci evlerini düzenlemeye kadar giden pervasızlık yaşam tarzlarına saldırının ne kadar pekiştirildiğini gösteriyor. Bu gerici ve muhafazakâr müdahalenin Emek Sineması’nın yıkılması, Başıbüyük semtinin taşınmaya çalışılması, Üçüncü Köprü inşaatı ve Haliç’in silüetini bozan yeni köprünün yapılması ve özelleştirmelerle birebir ilişkisi var.
Neden mi? Çünkü neo liberalizm emekçilere açılmış bir sınıf savaşıdır ve kentlerin onlar için pahalıya ama burjuvazi için ucuza mal olmasını amaçlar. Sosyal bir hayatı olamayan, beklentileri ve talepleri aşağı çekilmiş, tecavüz korkusuyla kadınların evden dışarı çıkamadığı, bir lokma ve bir hırkaya şükreden; son derece kısıtlı bir hayat yaşayarak ayda ortalama 1000 lirayla geçinebilen emekçi ailelerinin meydanlarında görünmez olduğu bir kent AKP Hükümeti’nin hedefidir. Bunu mümkün kılabilecek şey ise insanın dünyadan elini ayağını çekmesine sağlayan muhafazakârlaştırma-dincileştirmedir. Hükümetin yapmak istediği de, yurttaşın ruhen böyle bir kanaatkârlığa hazırlanmasıdır.
Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada devletler ve yerel yönetimler kendi halklarına sosyal hizmet götürmekten elini çekti. Belediye yönetimleri sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenleniyor. Yurttaşlara da ayakta kalmak istiyorsanız, dilediğiniz hizmetlere kendi kendinize ulaşın; ya sermayeyle uyumlu çalışın, dikte ettiği her şeye boyun eğin ya da cemaatlerde toplanarak sosyal dayanışma ağları kurun deniliyor. Kent sakinleri ise belediye yönetimlerini işgal ederek, direnerek sosyal hizmet kesintilerinin durdurulması için mücadele ediyor.

KENTİ PROJELER DEĞİL HALK DEĞİŞTİRECEK!

Paris’i fethedemeyen Fransa işçi sınıfı 1860’lı yıllarda kentin dışına sürülmüş ve kent merkezi yeninde düzenlenmişti. O günden beri yaşanan en büyük kentsel yıkımla karşı karşıyayız. 1453’te Osmanlı Sultanı’nın Bizans’tan fethettiği kent, şimdi Fatih’in izinden giden torunları tarafından yeniden ve içerden fethedilmeye çalışılıyor. Bu kez saray entrikalarıyla dize getirilen Bizans kralları değil de İstanbul halkı.
Daha Haziran ayında kent merkezine Topçu Kışlası ve AVM dikilmesine karşı çıkan İstanbul halkı ayaklanmıştı. İstanbul’un, sakinlerine büyük felaket ve yıkımdan başka bir şey getirmeyecek olan ikinci ve içerden fethi için İstanbulluların söyleyeceği bir söz vardı ve bu direnişte onu yüksek sesle haykırdılar. Haziran günlerinde “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyen İstanbul emekçileri, AKP Hükümeti eliyle sürdürülen talana ve zorbalığa karşı sessiz kalmayacaklarını, kendi hakları ve kent hakları için; kenti ve kendisini yönetmek için mücadeleye devam edeceğini ilan etmişti.
Bundan sonra da İstanbul’da her kaldırım taşı bu mücadelenin sonucuna göre döşenecek, her bina mücadelenin emrine girecek, her sokak, her işyeri, her meydan emekçinin yeniden fethetmek zorunda kalacağı mevzi olacak. Kenti projeler değil halk müdahalesi değiştirecek. Bu mücadeleden vazgeçilirse ama İstanbul’u emekçiler değil sermaye ve onun hükümeti fethedecek.

İSTANBUL DESTANI

“…İstanbul deyince aklıma
Bir basma fabrikası gelir
Duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
Dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
Kan ter içinde mahzun
Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
Fabrikada pencereler tavana yakın

On dokuz yaşında Eyüplü Gülsüm
Dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
Kötü kötü düşünüyor
İpeğin akışına doyum olmaz
Ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
Bir top Amerikan bezi sakız gibi beyaz
Bir top Amerikandan neler çıkmaz
Perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
Sakız gibi ağarmış bir top Amerikan bezi
Gülsüm’ün gözleri kamaşır
Üçüncü oğlanı doğururken Gülsüm
Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
Gülsüm’lerin sürüsüne bereket
Yerine bir Gülsüm’cük bulunur elbet
Gider Gülsüm gelir Gülsüm
Azrail ettiğin bulsun…”

Bedri Rahmi Eyüboğlu

 

www.evrensel.net