27.09.2026 00:53 / Güncelleme: 00:58

Burcu Kapu ile futbol, aidiyet ve kimlik üzerine: ‘Futbol bizi bir araya getirirken karşı karşıya da getirebiliyor’

“İnsan neden futbolu sever?” sorusundan yola çıkan Burcu Kapu, “Futbol İnsanın Kendiyle Maçı”nda taraftarlığı, futbol endüstrisini, liderlik arayışını ve aidiyet duygusunu ele alıyor.

Burcu Kapu ile futbol, aidiyet ve kimlik üzerine: ‘Futbol bizi bir araya getirirken karşı karşıya da getirebiliyor’

Merve Tur
[email protected]


Futbol, yalnızca 90 dakikalık bir oyun değil; aidiyet, rekabet, çocukluk, arkadaşlık, sınıf, kimlik ve güç ilişkilerinin de kesiştiği bir alan. Tribünde yaşanan sevinçten yenilginin yarattığı öfkeye kadar futbol, gündelik hayatta çoğu zaman bastırılan duyguların ortaya çıktığı bir zemine dönüşüyor.

Ayrıntı Yayınlarından çıkan “Futbol İnsanın Kendiyle Maçı” kitabında bu ilişkilerin izini süren Burcu Kapu, “İnsan neden futbolu sever?” sorusundan yola çıkıyor. Kitapta taraftarlık ve aidiyet duygusunun yanı sıra “biz” ve “onlar” ayrımı, futbolun sınıfsal yapısı, bahis ve şike ilişkileri, liderlik arayışı ve futbol endüstrisinin taraftarla kurduğu ilişki ele alınıyor. Kapu ile futbolun insanın kendisine dair neler anlattığını konuştuk.

“İnsan neden futbolu sever?” sorusuna tek bir biyolojik, sosyolojik ya da ekonomik açıklamanın yetmeyeceğini söylüyorsunuz. Kitabı bitirdiğinizde bu soruya kendi cevabınızı verebildiniz mi?

Sanırım kitabı yazarken cevabı bulmaktan çok, sorunun kendisini değiştirdim. Çünkü futbolu neden sevdiğimizi düşündüğümüzde karşımıza tek bir sebep çıkmıyor. Çocukluk, aile, mahalle, arkadaşlık, rekabet ve heyecan çıkıyor. Bazen de hayatımızda eksik olan bir şeyi futbolun içinde buluyoruz: Bir yere ait olma duygusu, birlikte sevinmek, birlikte üzülmek, kendimizi kalabalığın içinde hissetmek...

Benim vardığım yer şu: İnsan futbolu biraz da hayatı daha yoğun yaşayabildiği için seviyor. Normalde söyleyemediğimiz duyguları tribünde söylüyoruz, tanımadığımız insanlarla sarılıyoruz, kaybettiğimizde gerçekten yas tutuyoruz. Futbolun büyüsü belki de hayatın içinde dağınık duran duyguları bir araya getirmesinde. Bir maçın içinde umutlanıyor, öfkeleniyor, kıskanıyor, seviniyor, hayal kırıklığı yaşıyoruz. Hepsi 90 dakikanın içine sığıyor. Futbola bakarken aslında biraz da kendimize bakıyoruz.

Taraftarlığı bir aidiyet biçimi olarak ele alırken “biz” ve “onlar” ayrımının ötekileştirmeye dönüşebileceğini söylüyorsunuz. Sizce taraftarlık, ötekini yaratmadan mümkün mü?

Mümkün ama kolay değil. Çünkü aidiyetin içinde doğal olarak bir “biz” duygusu var. Bir takımı tuttuğunuz anda ortak bir hikâyenin parçası oluyorsunuz. Tezahüratları biliyorsunuz, kimliğini tanıyorsunuz, geçmişte yaşananları hatırlıyorsunuz. Bu çok güçlü bir duygu.

Ama burada önemli bir ayrım var: Rakibinizin olması başka, bir düşman yaratmak başka. Futbol rakipsiz düşünülemez. Hatta rakibiniz ne kadar güçlüyse kazandığınız galibiyetin anlamı da o kadar büyüyor. Sorun, karşı tarafı yenmekten çıkıp onu değersizleştirmeye başladığınız yerde başlıyor.

Rakibin formasını giyen kişinin de sizin kadar sevindiğini, üzüldüğünü, çocuğuyla maça geldiğini hatırladığınız sürece rekabet sağlıklı kalıyor. Kendi takımını tutkuyla severken karşı tarafın da aynı tutkuyu yaşadığını kabul edebilmek, bence taraftarlığın en güzel hali.

“Sevdiğin şey, seni neye dönüştürüyor?” sorusunu futboldan siyasete ve toplumsal kimliklere taşırsak nasıl bir sonuç çıkar?

Kitabın en temel meselelerinden biri bu. Sevdiğimiz şeylerle kurduğumuz ilişki bizi de değiştiriyor. Bir takımı severken nasıl davranıyorsak, bir sevgiliye, siyasi görüşe, toplumsal kimliğe ya da bir gruba bağlanırken de benzer şeyler yaşayabiliyoruz.

Sevdiğimiz şey bize güç verebilir, bizi cesaretlendirebilir, yalnız olmadığımızı hissettirebilir. Ama bir noktadan sonra sevdiğimiz şeyi eleştiremez hale geliyorsak orada durup düşünmek gerekiyor. Sevdiğimiz insanın, takımın ya da grubun yaptığı her şeyi savunmaya başladığımızda kendi aklımızı da ona bırakmış oluyoruz.

O yüzden benim için asıl soru sadece “Neyi seviyorsun?” değil. “Sevdiğin şey seni nasıl birine dönüştürüyor?” Daha cesur, daha dayanışmacı, daha tahammüllü biri mi yapıyor? Yoksa seni daha öfkeli, daha kapalı, başkasının varlığına tahammül edemeyen biri haline mi getiriyor? Sevdiğimiz şeylerle ilişkimizi biraz da buradan sorgulamak gerekiyor.

Futbolun insanları bir araya getiren tarafıyla insanları birbirine düşmanlaştıran tarafı arasında nasıl bir eşik var?

Bir adımlık incecik bir eşik var. Aynı tribünde binlerce insanı hiç tanımadıkları halde birbirine sarılabilir hale getiren duygu ile rakibin hayatını değersiz gören duygu bazen aynı yerden çıkıyor: Güçlü bir aidiyet ihtiyacından.

Kritik nokta, rekabetin ne zaman düşmanlığa dönüştüğü. Rakibi yenmek istemek oyunun doğasında var. Rakibin kaybetmesinden keyif almak da futbolun bir parçası olabilir. Ama rakibin acısından beslenmeye başladığınızda başka bir yere geçiyorsunuz.

Futbolun kalabalık bir duygu alanı olması bunu büyütüyor. Tek başınıza söylemeyeceğiniz bir şeyi kalabalığın içinde çok daha kolay söyleyebiliyorsunuz. Bu yüzden tribün hem dayanışmanın hem de öfkenin güçlü bir taşıyıcısı. Oradaki enerjinin nereye akacağını belirleyen şey de büyük ölçüde kültür ve dil.

Futbolun sınıfsal ayrımlardan bağımsız bir alan olmadığını söylüyorsunuz. Bugünün futbolunda gerçekten “herkesin oyunu”ndan söz edebilir miyiz?

“Futbol herkesin oyunu” cümlesini bugün hâlâ kullanabiliriz ama neyi kastettiğimize dikkat etmek gerekiyor. Çocukların sokakta top oynamasından, televizyonda maç izleyen milyonlardan söz ediyorsak evet, futbol hâlâ çok geniş bir kesimin ortak tutkusu.

Ama futbolu izleme ve yaşama biçimlerine baktığımızda sınıfsal farklar belirgin. Stadyumda maçı izlemek, deplasmana gitmek, forma almak, yayın paketlerine para ödemek herkes için aynı şey değil. Futbol büyüdükçe bilet fiyatları ve diğer maliyetler arttı; bazı taraftarlar tribünden uzaklaşırken futbol kulüpleri giderek daha yüksek harcama gücüne sahip taraftarları ve tüketicileri hedefliyor.

Burada bir çelişki var. Futbol hâlâ herkesin tutkusu olabilir ama herkes futbolu aynı şekilde yaşayamıyor. Çocukken mahallede top oynayan herkesin dünyanın en büyük futbol yıldızlarını izlemesi mümkün ama o yıldızların oynadığı stadyuma gitmek, kulübünün formasını almak ya da takımını her hafta yerinde takip etmek ekonomik bir mesele.

Dolayısıyla “herkesin oyunu” olma hali tamamen ortadan kalkmış değil ama futbolun endüstrileşmesi bu ortak alanı giderek daraltıyor. Asıl tartışmamız gereken de bu: Futbol bir yandan milyonlarca insanın duygusunu kullanarak büyürken, bir yandan da o insanları oyunun kendisinden ne kadar uzaklaştırıyor?

Bahis, şike ve finansal ilişkiler futbolun güvenilirliğini tehdit ederken futbolun hâlâ sonucu belli olmayan bir oyun olma özelliğini koruyabileceğine inanıyor musunuz?

İnanmayı tercih ediyorum. Futbolun en temel cazibesi, diğer tüm oyunlar gibi, belirsizlik. Maçın karşısına geçtiğimizde ne olacağını bilmiyoruz. Favori takım kaybedebiliyor, hiç beklemediğimiz bir oyuncu maçın kahramanı olabiliyor. Bizi ekrana bağlayan şeylerden biri de bu.

Ama bahis ekonomisinin büyümesi, şike iddiaları ve futbola giren büyük paralar bu duyguyu ister istemez zedeliyor. Eğer seyirci sadece “Kim kazanacak?” diye bakmıyor, “Acaba bu maç gerçekten sahada mı kazanıldı?” diye de düşünüyorsa bu şüphe futbol için çok tehlikeli.

İnsanlar hâlâ takımının kazanmasını, golü, son dakikada gelecek bir mucizeyi bekliyor. Zaten futbolu yaşatan şey de bu. Ama şike ve bahis ilişkileri büyüdükçe futbolun arkasındaki sisteme duyulan güven zarar görüyor. Bir süre sonra “Bu oyuna gerçekten güvenebilir miyiz?” sorusunun toplumda karşılık bulması bile başlı başına bir tehlike.

Futbol neden bir lider arar? Teknik direktörün güven veren figür olması, toplumların siyasal liderlerden beklentileriyle ne kadar benzer?

Kitapta belirsizliğin insanları bir lider aramaya ittiğinden bahsediyorum. Futbolda da bunun çok net bir karşılığı var. Bir maçta neyin nasıl gelişeceğini kestiremiyorsunuz. Böyle bir ortamda takımın başında “Ne yaptığını bilen biri var” duygusu insanı rahatlatıyor. Teknik direktörün güven veren bir figür olması biraz bununla ilgili.

Siyasette de benzer bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. İnsanlar belirsizlikten hoşlanmıyor. Ekonomide, gündelik hayatta, gelecekle ilgili kararlarımızda ne olacağını bilemediğimiz zaman birilerinin çıkıp “Ben biliyorum, ben çözerim” demesi bize güven verebiliyor.

Ama bunun tehlikeli bir tarafı da var. Güven duyduğumuz kişiye fazla yetki verdiğimizde sorgulama refleksimizi kaybedebiliyoruz. Teknik direktörün her kararını doğru kabul etmekle siyasal liderin her kararını sorgusuz desteklemek arasında birebir eşitlik yok, ancak ikisinde de insanın belirsizlik karşısında “Bunu bilen ve yöneten biri var” deme ihtiyacının benzer olduğunu düşünüyorum.

Taraftar için futbol bir duygu, yönetim katları için ise güç meselesi diyorsunuz. Sevilen oyun ile futbol endüstrisinin sattığı ürün arasındaki mesafe açılıyor mu?

Açılıyor. Hatta futbol büyüdükçe bu mesafe daha görünür hale geliyor. Taraftar için takımının kazandığı bir maçın karşılığı çoğu zaman parayla ölçülemeyecek bir şey. Bir çocukluk anısı, babayla gidilen ilk maç, arkadaşlarla paylaşılan bir şampiyonluk, yıllarca taşınan bir forma...

Futbol endüstrisi ise bütün bu duyguların ekonomik değerini de görüyor. Forma, yayın, sponsorluk, maç günü deneyimi satıyor; taraftarın aidiyetini de bir pazarlama aracına dönüştürüyor. Futbol artık devasa bir endüstri. Ancak taraftarın kendisini yalnızca müşteri olarak hissetmeye başladığı yerde bir gerilim ortaya çıkıyor.

Çünkü taraftarın futbolla kurduğu ilişki çok daha eski ve derin. Futbol endüstrisinin büyüyen ticari tarafıyla tribünün duygusal tarafı arasındaki gerilim kaçınılmaz. Bence futbolun geleceği biraz da bu duyguyu ne kadar koruyabileceğine bağlı. İnsanlar bir ürünü satın almak için değil, kendilerinden bir parçayı bulmak için futbolun peşinden gidiyor.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
26.09.2026 15:17

Mevsim geçişinde hastalıklardan korunmak için beslenmeye dikkat

Eylül'ün son günlerinde sıcaklık değişimleri artarken uzmanlar, bağışıklığı desteklemek için beslenme düzenine dikkat edilmesini öneriyor. İşlenmiş şeker, rafine karbonhidrat ve aşırı doymuş yağ içeren gıdaların sınırlandırılması öne çıkıyor.

Mevsim geçişinde hastalıklardan korunmak için beslenmeye dikkat

Görsel: ANKA Haber Ajansı

27.09.2026 00:09

Veresiye defterleri kabardı, borçlar arttı

Çocuklar yeni eğitim yılına başlarken işçi emekçi kadınlar masrafları nasıl karşılayacağını kara kara düşünüyor. Mahalle esnafı da, ‘Geçen seneye göre çok daha kötü durumdayız' diyor.

Veresiye defterleri kabardı, borçlar arttı

Fotoğraf: Evrensel

26.09.2026 13:31

CVK Maden Sarıalan altın madeninde tam kapasite üretime geçti: Türkmen Dağı'ndan Manyas'a uzanan risk

CVK Maden, Balıkesir’deki Sarıalan Altın İşletmesi’nde tam kapasite üretime geçti. En az 16 köyü etkileyecek proje; su kaynakları, tarım alanları, Manyas Kuş Cenneti ve Gönen Çayı üzerindeki olası etkileri nedeniyle tepki çekiyor.

CVK Maden Sarıalan altın madeninde tam kapasite üretime geçti: Türkmen Dağı'ndan Manyas'a uzanan risk

Fotoğraf: Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği

26.09.2026 23:26 / Güncelleme: 23:49

Torpilden İBB bursuna kadar bir dizi iddiayla gündeme geldi: Fatma Betül Sayan Kaya kimdir?

Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin, 1.3 milyar liralık fon kazancı elde ettiği iddiasıyla gündeme taşıdığı AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya bugüne kadar birçok skandalla gündeme geldi.

Torpilden İBB bursuna kadar bir dizi iddiayla gündeme geldi: Fatma Betül Sayan Kaya kimdir? Hollanda'dan sınır dışı edilen Bakan Fatma Betül Sayan Kaya, katıldığı etkinlikte, 'Avrupa Fatihi Bakanımız' diye anons edildi.
26.09.2026 14:21

Cumartesi Anneleri’nin 1122’nci eylemi: 32 yıldır soruyoruz: İbrahim ve Edip Çelik nerede?

Cumartesi Anneleri, 32 yıl önce evlerinden alınarak kaybettirilen İbrahim Çelik ve oğlu Edip Çelik’in akıbetini sordu; “32 yıldır soruyoruz: İbrahim ve Edip Çelik nerede?”

Cumartesi Anneleri’nin 1122’nci eylemi: 32 yıldır soruyoruz: İbrahim ve Edip Çelik nerede?

Fotoğraf: Cumartesi Anneleri

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!