EMEK-AR’ın 'Türkiye’de İş Teftişi' raporu yayımlandı: Bilinçli 'denetimsizlik' emek sömürüsünü büyütüyor
Emek Araştırmaları Derneği’nden (EMEK-AR) Fatih Güngör’ün “Türkiye’de İş Teftişi; Denetlenmeyen Sermaye, Dizginlenmeyen Sömürü” adlı raporu yayımlandı.
Fotoğraf: Evrensel
Emek Araştırmaları Derneği’nden (EMEK-AR) Fatih Güngör’ün “Türkiye’de İş Teftişi; Denetlenmeyen Sermaye, Dizginlenmeyen Sömürü” adlı raporu yayımlandı. Yayımlanan rapora göre; Türkiye’de iş teftişi bilerek yapılmadığı gibi; çıkarılan pek çok kanun ise patronu koruyor. Bu durum; işçi haklarının çiğnenip, yok sayılmasının yanı sıra; iş cinayetlerinin ve düşük ücretin temel sebepleri arasında yer alıyor.
EMEK-AR tarafından hazırlanan raporda; ILO’nun (Uluslararası Çalışma Örgütü) istatistik verileri ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın resmi yayınlarının incelenmesinin yanı sıra, ülkeler arası karşılaştırmalar yer aldı. İş yasalarının işçiler için ‘normal’ saydığı haftalık çalışma süresi Türkiye’de 45 saat iken, Filipinler’de 40, Fransa’da 35 saat. İşsizlik sigortasından işsizlik maaşı almaya hak kazanabilenlerin oranı ise Türkiye’de yüzde 11 iken İspanya’da yüzde 44, İrlanda’da yüzde 66.
“4857 sayılı kanun patronlar sınıfı lehine yenilikler getiriyor”
Raporda; AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra, 10 Haziran 2003 tarihinde yürürlüğe konulan 4857 sayılı İş Kanunuyla iş güvencesinin kapsamı önemli ölçüde daraltılarak 1 ila 29 işçi çalıştıran işyerleri keyfi işten çıkarmalara açık hale getirildiği; işçi sayısının 30 veya daha fazla olduğu işyerlerinde ise “haklı” bir sebep olmaksızın işten çıkarılan ve mahkeme kararına rağmen işe geri alınmayan işçiye patronun ödeyeceği tazminat üçte bir oranında budandığı ifade edildi.
Ayrıca 4857 sayılı İş Kanunuyla; 6 ay ile sınırlı bir iş sözleşmesinin “üst üste” (peş peşe) yenilenebileceğini hükme bağlayarak, Türkiye’de geçici istihdam ilişkilerinin yaygınlaşmasına “hukuksal” zemin oluşturduğu bilgisine yer verilen raporda; “Bu Kanunla patronlar sınıfı lehine getirilen yenilikler oldukça uzun bir liste oluşturmaktadır” denildi.
EMEK-AR tarafından yapılan ülkeler arası ve dönemsel karşılaştırmaların ortaya çıkardığı sonuca göre; Türkiye’de halen yürürlükte olan bireysel iş mevzuatının kâğıt üzerinde işçilere sağladığı hakların çoğu ülkede son 65 yılın AKP öncesi dönemlerine kıyasla çok daha sınırlı olduğu ifade edilerek; “Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun Türkiye’yi ‘işçiler için en kötü 10 ülke’ arasında sınıflandırıyor olması sebepsiz değildir” ifadelerine yer verildi.
İşçilerin gücünün önemli göstergelerinden biri olan sendikalaşma oranına da yer verilen raporda; "2024 Temmuz ayı itibarıyla özel sektör işyerlerinde yüzde 6,2’ye kadar geriletilmiştir. Patron güdümlü (sarı) sendikalara üye işçileri sendikasız kabul ederek yeniden söylemek gerekirse, özel sektörde çalışan işçilerin yüzde 95’inden fazlasının hak ihlalleri karşısında bireysel olarak çözüm arayabilecekleri nihai merci iş mahkemeleridir. Ne var ki, başvuru harcı, peşin harç, dosya gideri vs. derken arttıkça artan mahkeme masrafları; dava sürecinde işten atılma olasılığı; ‘delil yetersizliği’ sebebiyle davayı kaybetme riski, sendikasız işçilerin dava yoluyla hak aramasını çoğu durumda imkânsız hale getirmektedir” denildi.
Müfettiş sayıları yetersiz, işyerleri denetimsiz
Rapora konu olan iş teftişinin hak ihlallerin, önleme amacını yerine getirebilmesinin her şeyden önce yeterli sayıda iş müfettişi istihdamına bağlı olduğunun ifade edildiği raporda; "Müfettiş sayısı düşük tutulduğu sürece, teftiş kurumunun örgütsel ve teknolojik altyapısı ne kadar güçlendirilirse güçlendirilsin ya da müfettişlere verilen yetki ve olanaklar ne kadar artırılırsa artırılsın, işyerlerinin önemli bir bölümü ya hiç denetlenemeyecek ya da örneğin yılda 2 yerine, 20 yılda bir kez ancak denetlenebilecek; dolayısıyla illegal emek sömürüsü, sömürenin yanına kâr kalmış olacaktır” denildi.
Raporda; 100 bin çalışana düşen müfettiş sayısı ile müfettiş başına düşen kayıtlı işyeri sayısının hesaplanmasıyla çıkan sonuçlara göre,Türkiye’nin dünya ülkelerinin en kötü olan yüzde 20’lik grubunda yer aldığının ifade edildi: “2023’te Almanya’da çalışan sayısı 42 milyon 600 bini geçmiş olmasına rağmen, iş müfettişi sayısı 6 bin 134. Japonya’da çalışan nüfus 67 milyon 141 bine yükselmesine rağmen müfettiş sayısı 3 bin 112’dir. Türkiye’de ise; 2024 verilerine göre; teftiş yetkisi olmayan müfettiş yardımcıları dahil toplam müfettiş sayısı 1.019’dan 917’ye, 100 bin çalışan başına müfettiş sayısı ise 3,6’dan 2,8’e geriledi.”
Çalışmaya göre; 2024’te Türkiye’de polis veya bekçi olarak görev yapanların toplam sayısı, iş müfettişlerinin sayısının 367 katı. Raporda bu duruma dair yapılan değerlendirme şöyle:
“Müfettiş başına düşen kayıtlı işyeri sayısı, Bulgaristan’da 550, Portekiz’de 717, Malezya’da 1.345 iken, Türkiye’de 2.445’e çıkıyorsa, bunun nedeni Türkiye’nin müfettiş sayısını artıramayacak kadar yoksul bir ülke olması değildir. Nitekim polis, jandarma ve bekçi sayılarının toplamı üzerinden bir karşılaştırma yapıldığında, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden hiçbirinin Türkiye kadar ‘zengin’ olmadığı görülecektir. Dolayısıyla, Türkiye’nin iş müfettişi fukarası bir ülke olmasının nedenini ekonomik olanaklarda değil, siyasal iktidarın sınıfsal önceliklerinde aramak gerekir.”
Yine raporda yer alan bilgilere göre; Türkiye’de 2010-2024 arası 14 yıllık dönemde ücretli, maaşlı veya yevmiyeli çalışanların sayısı yüzde 68,1 oranında artmasına rağmen; işçi sağlığı ve iş güvenliği teftişlerinde “ulaşılan” işçi sayısının yüzde 62,6 oranında azaltılarak 2.211.717’den 826.973’e düşürüldüğü ifade edildi.
Sonuç olarak rapor, Türkiye’de iş teftişi, işçi haklarının patronlar tarafından gasbedilmesini önlemeye değil, cesaretlendirmeye hizmet etmekte olduğunu söylüyor.
Sermayedarların elindeki silah: işsizlik!
Yerli ve yabancı sermayedarlara ‘proaktif teftiş’ kisvesi altında sunulan bu hizmetin, işyerlerinde hayati tehlike çanları çalmaya başladığında dahi kesintiye uğratılmamakta, siyasal iktidar tarafından ısrarla ve itinayla sürdürülmektedir olduğuna dikkat çekilen raporun sonuç kısmında yer alan ifadeler şöyle:
"Türkiye’de teftiş sayıları dramatik boyutlarda azaltılırken, görünüşü kurtarma kaygısıyla ve programlanabildiği kadarıyla yapılan teftişler de Türkiye kapitalizminin kısa vadeli icaplarıyla uyumlu hale getirilmiştir. Önceden haber uçurarak, suç delillerinin karartılmasına zemin hazırlayarak, yaptırım uygulamak yerine ‘farkındalık’ oluşturmaya çalışarak ve patronlara bol keseden zaman tanıyarak yapılan teftişlere, TİSK İcra Kurulu Üyesi Levent Kocagül’ün gururla zikrettiği ‘rehberlik anlayışı’ yön vermektedir. Denetimsiz/dizginsiz emek sömürüsü konusunda patronların sahip olduğu imtiyaz ve imkânlara ise iş cinayetleri, meslek hastalıkları, ağır ve tehlikeli çalışma koşulları, yasa dışı fazla mesai dayatmaları, ücret soygunları ve diğer hak ihlalleri eşlik etmektedir.
Tek tek işyerlerinde gerçekleşen hak ihlallerinin dönüp dolaşıp tüm işyerlerine yansıyan ve bir bütün olarak patronlar sınıfına güç kazandıran sonuçlarını da bu listeye eklemek gerekir. Örneğin, çalışma saatlerinin yasal sınırları aşacak şekilde uzatılması, denetimsizliğin zemin hazırladığı tipik sonuçlardan biridir. Yasa dışı fazla mesaiye, yani mutlak artık değerin hukuksal açıdan suç unsuru oluşturan bölümünün azamileştirilmesine dayalı böyle bir sömürü stratejisi ise, başka şeylere ilaveten, işsizliğin kitleselleşerek artmasına neden olmaktadır. Sermaye, aynı iş yükünü daha az sayıda işçinin omzuna yükleyerek (diyelim ki 3 işçinin 8 saatte bitirebildiği bir işi 2 işçiye 12 saatte yaptırarak) işçilerin kayda değer bir bölümünü işsiz bırakırken, reel ücretleri aşağı çekmenin ‘objektif’ koşullarını da yaratmış olmaktadır. Bu örnekte, denetimsizliğin tetiklediği sürecin, patronlar sınıfına kitlesel işsizlik gibi muazzam bir silah daha kazandırdığı gözden kaçırılmamalıdır.
Türkiye burjuvazisinin bu silahı nasıl kullandığı malûmdur. ‘Memlekette bu kadar çok işsiz varken işçilerin yüksek ücret talep etmesinin adil olmadığını, böyle bir adaletsizliğe izin verilmeyeceğini’ dile getirenler, kendi ürettikleri silahı şaşmaz bir şekilde işçi sınıfına doğrultanlardan başkası değildir. Denetimsiz/dizginsiz sömürü serbestisi, sermayedarlara ‘katmerli kazanç’ fırsatları sunmaya devam etmektedir. Böyle bir serbestliğin işçi sınıfı cephesinde yarattığı sonuçlar ise kayıplar manzumesidir: yaşama hakkından serbest zamana, istihdam olanaklarından satınalma gücüne varıncaya değin, hayatın her alanında ortaya çıkan sayısız kayıp... ‘Proaktif teftiş’ rejiminin bu araştırmada öne çıkarılan unsurları, iş hukukunun uluslararası normlarına aykırı olduğu gibi, yürürlükteki Anayasaya bile aykırıdır. Dolayısıyla, iş teftişinin hak ihlallerini önleyecek şekilde ıslahı için etkili bir hukuk mücadelesi pekâlâ başlatılabilir ve vakit geçirmeksizin başlatılmalıdır. Sarı sendikaları dışarıda tutarak söylemek gerekirse, iş teftişinin hiçbir bir mütemmim cüzü yoktur ki sendikal mücadelenin gündeminde yer almaya uygun olmasın. O halde, teftiş rejiminin mevcut halini emekçiler lehine dönüştürme mücadelesinin en önemli ayaklarından biri de sendikal mücadeledir. İş teftişinde yaratılan tahribat, ‘ekonomik’ alanda ve bilhassa kapitalist işyerlerinde olan bitenlerin siyasal karar ve tercihlerden bağımsız olmadığı gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya döktüğüne göre, bu tahribatı ortadan kaldırma hedefi, birleşik ve kararlı bir siyasal mücadelenin de gündemine alınmalıdır."
(İşçi Sendika Servisi)
Evrensel'i Takip Et