Devletin ‘şefkatli’ eli: Havalar ısınınca sokağa, kışın tahtakurusu dolu otellere
Ankara Valiliğinin ‘kimsesizlerin kimsesi olma projesi’ kapsamında kışın otellerde barındırılan evsizler, havalar ısınınca sokağa atılıyor. Evsizler sokaklarda, hastanelerde, çay ocaklarında, otogarlarda hayatta kalmaya çalışıyor.
Fotoğraf: Dicle Sezen Öz/Evrensel
Dicle Sezen Öz
[email protected]
Ankara – Ankara Valiliğinin barınacak yeri olmayan evsiz vatandaşlara 6 aylığına tahsis ettiği Kral Paris Otelde konaklama süresi 30 Nisan’da sona erdi. “Kimsesizlerin kimsesi olma projesi”, pazarlama usulü açılan ihaleler aracılığıyla yürütülen projede yüzlerce vatandaş yeniden sokaklara, hastanelere ve garlara terk edildi. Ulus’un çay ocaklarından, şehir hastanelerine konuştuğumuz evsizler ve kendilerini kimsesiz olarak niteleyen vatandaşlar projenin perde arkasındaki ihmalleri ve içinde bulundukları zor koşulları gazetemize anlattı.
Ulus’un otelleri kimsesizler için havalar ısınınca kapısı kapalı bir kaleye dönüşüyor. Şimdi nerelerdeler sorusunun cevabını buharı tüten çay ocaklarında buluyoruz. Ulus’ta bir çay 15 lira. Otelin yakınında bir çay ocağına adım atıyoruz. Masaların yanlarındaki eskimiş bavullar buranın yalnızca bir çay ocağı olmadığını, bir tür geçiş limanı olduğunu gösteriyor.
Evsizlerin yeni bekleme alanları: Çay ocakları
Çay ocağının sahibi Hasan, Karslı. 40 yılını sınıf öğretmeni olarak çocuklara adamış, 30 yıldır da bu küçük dükkanı işletiyor. Ama aslında öğretmenliği hiç bırakmamış; şimdi sınıfı Ulus’un sokakları, öğrencileri ise yersiz yurtsuzlar. Yakın zamanda otellerden atılanları sorduğumuzda, “Mustafa gel hele” diye sesleniyor.
Mustafa, Kasım ayında Kral Paris Otele yerleşenlerden sadece biri. Şimdi kapı dışarı edilince soluğu burada almış. Konuşmaya hevesli ama kelimeler diline dolanıyor. Çay ocağı sahibi Hasan ona bir nevi sohbet tercümanlığı yapıyor. Geçimini nasıl sağladığını sorduğumuzda Mustafa’nın tek cevabı “az” oluyor. Hasan Öğretmen gerisini tamamlıyor: “5 bin 150 lira engelli maaşı alıyor. Düşün, en ucuz otel 700 lira olmuş. Emekli 20 bin lirayla bile barınamazken bu adam ne yapsın? Bir sigara, bir çay, bir kahvaltı... Para biter. Geceyi de sokağın ortasında, bir gazetenin üstünde devirirsin ancak”.
Mustafa’ya bir gününün nasıl geçtiğini soruyoruz. Hasan, “Mustafa herhangi bir iş yapmıyor. Zaten bir becerisi de yok. Yani şunu götür desen bunu kırar, bunu buraya döker, kendi de düşer bir yerini acıtır. Şu anda sokakta yatıyor, insanların yardımıyla hayatını sürdürüyor. İşte gelip burada iki üç çay içiyor, biri 100 lira veriyor git kendine bir sigara al diyor, biri işte gel bir yemek yiyelim diyor” diye tarif ediyor. Öğretmen Hasan’ın gözünde Mustafa, “Hayata ebedi bir öğrenci olarak gelmiş” biri.
İhmallerin ortasında bir aykırı ses
Hasan, “Ömer var bizim, Ömer gelse o bu işin piri asıl” derken belinde çantasıyla Ömer geçiyor arkadan. Ömer, masanın yanına bırakılmış o ağır bavullarının aksine, her an gitmeye hazır gibi. Bir tarafta otelde hep yaşlıların, emeklilerin kaldığını bildiğimiz için Ömer gibi 20’lerinde bir genç görmek bizim için beklenmedik bir durum. Yetiştirme yurdunda büyüyen Ömer kamudan psikolojik rahatsızlıkları sebebiyle istifa etmiş. Ömer diğerlerinin aksine haklarının çok farkında. CİMER ve Kamu Denetçiliği Kurumuna yaptığı ve örtbas edilen başvurularını anlatıyor. Valiliğin bu proje için açtığı ihaleleri, bu ihalelerdeki teknik şartnameleri madde madde bilen, devletin üzerine düşen sorumluluğunun peşine düşmüş bir isim.
Ömer’e otellerden çıkartılanların nerelerde kaldığını soruyoruz. Ömer de otelden çıkartılana kadar Kral Paris’te kaldığını söylüyor. Otelde de durumun hiç iç açıcı olmadığını anlatıyor. Yaşamadan anlaşılamaz bir durum bu diyor Ömer. Şu an Ankara Büyükşehir Belediyesinin barınma evinde kaldığını dile getiriyor. Bazı kişilerin ücreti karşılığında otelde kalmaya devam ettiğini öğreniyoruz. Ömer’in söylediğine göre ücretler 500-600 lira. Mustafa’nın 5 bin 150 liralık engelli maaşıyla kalabilmesinin ömrü yalnızca 10 gün. Ömer durumu iki kelimeyle özetliyor: “Çaresizliğin istismarı. Sorunlar çok bariz ortada. Hepsindeki genel kanı şu; ‘Çıkarılırız… Valiliğe şikayet etsek ne olur… Bizi değil, onları kayırırlar… O yüzden ses soluk çıkmıyor genel anlamda”
Şartnamede yazanlar yapılmıyor
Valilik ve oteller arasında yapılan teknik şartnamede haftada üç günde bir nevresimlerin değişmesi gerektiği, haftada bir böcek haşereye karşı ilaçlama yapılacağının yazdığını belirten Ömer, “Ama hiçbirinin teknik şartnamede yazanların hiçbirinin yapılmadığını söyleyebilirim. ‘Her öğün üç çeşit yemek ve Valilikçe belirtilen aylık yemek listesine uygun her öğün yemek çıkarılacağı’ açıkça orada teknik şartnamede yazıyor. Yani yemekleri zaten insanın yiyebileceği yemekler değil. Belediye gerçekten devletten daha iyi. Tam tersi olması lazım normalde. Belediye yapabiliyorsa bunu Türkiye Cumhuriyeti devleti nasıl yapamıyor?” diyerek kağıt üzerindeki vaatler ile odalardaki gerçekliği yan yana koyuyor.
Devletin kapısı kapalı
Ömer, sadece otelden atılmamış. Hakkını aradığı her kapıda bürokratik bir duvarla çarpışmış. Kral Paris Otelde “İnsan onuruna yakışmayan uygulamaları” CİMER’e 4 kez şikayet ettiğini söylüyor: “İki aydır kıyafetlerimi yıkayacak imkan sağlanmadı. Öyle ki bu durum sağlığımı tehdit eden bir boyuta ulaşmıştı. Bu konuda görüştüğüm bir personel, ‘Böyle bir lüksünüz yok, beğenmiyorsanız dışarıda yıkatın’ şeklinde onur kırıcı bir üslupla karşılık verdi. Yemekler tekrar tekrar ısıtılarak ve soğuk veriliyordu. Engelli bir vatandaşın yemeğini yerken bağırması nedeniyle otel personelinin kendisinin kafasına vurduğuna şahit oldum. Üstüne otel yönetimi bizden verdikleri hizmetlerin iyi olduğunu içeren bir metnin altına imza atmamızı istedi.” Ömer’in bu ısrarlı şikayetlerine karşılık devletin mekanizmalarından gelen yanıt hep aynı: “Proje kapsamında teknik şartname ve kurallara aykırı bir durum tespit edilmemiştir.”
Ömer yılgınlığa düşmemiş, Kamu Denetçiliği Kurumunun kapısını çalmış. Fakat, “Kamu Denetçiliği yasal başvuru yollarının henüz tüketilmemesi nedeniyle beni Ankara Valiliğine gönderdi. Valilikte de bana dilekçe imzalatmaya çalıştılar. Dilekçeyi okudum ve beyan ettiğim söylediklerimin dışında tamamen otelin yararını gözeten bir yazı yazmışlardı. İmzalamadım, ertesi gün bu durumu yine CİMER’e şikayet ettim” diye anlatıyor.
‘Göçmen kuşlar misali’
Ömer kaldığı ABB barınma evinin koşullarının aslında iyi olduğunu belirterek az bilinen bir uygulamaya dikkat çekiyor. Yalnızca 15 gün kalabilme uygulaması… Barınma evinin şartlarını anlatan Ömer, “Burada yalnızca 15 gün süreyle kalabiliyoruz. 15 gün ara verip bir 15 gün daha kalabiliyoruz. Konakladığımız barınma evine giriş çıkışlarda bazı şartlar var; akşam saat 9’dan sonra çıkış yasak, akşam 4’e kadar ise giriş yasak” diyor.
Öğretmen Hasan araya girerek, “Burada insanlar göçmen kuşlar misali; 15 gün burada kalıp, 15 gün başka illere gidiyorlar. Kimi Adana’ya kimisi ise Antalya’ya gidiyor. Gittikleri yerlerde de buradaki gibi ya sokakta ya da bulabildikleri yerlerde barınıyorlar. Sonra yine dönüp gelip barınma evlerine müracaat ediyorlar” diyor.
Ömer, 15 günlük süre dolunca ne yapacağını bilmediğini anlatarak, “Yani bilmiyorum. Bir düşüncem yok; geçici, yevmiyeli işlerde çalışırım” diyerek içinde bulunduğu belirsizliğe dikkat çekiyor.
Evsizlere, yoksullara insan onuruna yakışır, sosyal devletin gerekliliği olarak desteklenmesini istiyor. ‘Siz alışkınsınız böyle, size ne yapsak yakışır’ yaklaşımının değişmesini istiyor.
Fotoğraf: Dicle Sezen Öz/Evrensel
Havalar ısınınca sokağa, kışın tahtakurusu dolu otellere
Çay ocaklarını, parkları geziyoruz; buralarda sabahlayanlar olduğunu biliyoruz ama kimse konuşmak istemiyor. Medyaya tepkililer; aynı soruları cevaplamaktan bıkmışlar.
Konuşacak birilerini bulma umuduyla tekrar çay ocağının sahibi Hasan’ın çay ocağına sığınıyoruz. “Ne oldu, bulamadınız mı kimseyi?” diye soruyor. Olumsuz cevap alınca hemen Mustafa’ya “Mustafa gel, şu ötedeki parkta senin silah arkadaşların vardı, tanıştırsana” diye sesleniyor. Mustafa, çok önemli bir vazife almış gibi topuklarını vura vura önümüzden parka koşuyor. Hızına yetişmek imkansız. Parkta Ümit adında birine sesleniyor. Ümit önce Mustafa’ya eliyle git işareti yaparak parkın içindeki çaycıya kaçsa da, sonra tekrar dışarı çıkıyor.
Ümit de konuşmaya istekli değil. Üstündeki gömlekte kan lekeleri var, yüzünde bir yara var. Tütün parçaları basmış yarasına. Sokaklarda pansumanlar böyle yapılıyor. 15 gündür Etlik Şehir Hastanesinde barınıyor. Kimi arkadaşlarının Bilkent, kimilerinin ise Hacettepe gibi diğer hastanelerde kaldığını anlatan Ümit, “Kimileri de AŞTİ’de kalıyor. İş arıyorum. Lokantalara bulaşıkçılık için başvurdum” dedi. Otellerde kaldığı süreci anlatan Ümit, “Kral Paris’te yaklaşık 80 kişi kalıyorduk. Odalarda 3’er kişi kalınıyor. Odaya yatak dışında hiçbir şeyin sığmıyor zaten. Tahtakurularından dolayı geceleri uyumak imkansızdı” diyor. Ümit projenin kasım-mayıs ayları arasında yürütüldüğünü, kasımda tekrar otellerin evsizlere açılacağını söylüyor. “Göçmen kuşlar” tabirini tekrar hatırlıyoruz. Yani devlet açıkça diyor ki, “Havalar ısınınca başınızın çaresine bakarsınız.”
Hastaneler evsizlere kamuflaj oluyor
Akşam çökerken rotamızı hastanelere çeviriyoruz. Durağımız Etlik Şehir Hastanesi. Acil servise gidiyoruz. Bu devasa kompleksin içinde bir poliklinikten diğerine gitmek bile 20 dakika sürüyor. Ulus’un sokaklarında evsiz olmak çıplak bir gerçek. Polisin GBT kontrolüne, yoldan geçenin bakışına açık. Ancak burada yoksulluk hali bir hasta yakını kamuflajına bürünüyor. Kimse size neden burada oturduğunuzu sormuyor. Çünkü hastanede beklemek, zaten oranın doğasında var. Önce sıra alma sırası, oradan triyaj, oradan tekrar sıra alma sırası, doktor sırası, kan tahlili sırası, tomografi sırası, sonuç sırası derken herkesin bir şeyleri, bir yakınlarını beklediği bir yer burası. Sandalyeye çöküp başını duvara yaslayan birinin, bir tahlil sonucu mu yoksa sadece sıcak bir sabah mı beklediğini kestirmek zor. Buradaki hiç durmayan hareketlilik, evsiz insanların en güvenli battaniyesi olmuş.
Acile girer girmez, keskin floresan ışıklarının altında uyumaya çalışan birine rastlıyoruz. Yanında iki adet baston, yattığı sandalyelerin altında simit, poğaça poşetleri, ayak bileklerinde bandajlar… Işıktan kaçmak için montunu kafasına kadar çekmiş. Bekleme alanında bir başkası yatıyor sandalyelerde, en arkada. Yanında yalnızca bir adet poşet var. Başka bir alanda bereli bir genç adam oturuyor. Hiç hareket etmiyor, yanında poğaça tepsisi ve tepsinin üstüne konmuş 100 lira. Ellerinde beyaz yaralar var. Yattıkları sandalyelerin arasındaki o boşluklar sanki kimse rahatça uzanamasın, uyku fazla derinleşmesin diye yapılmış. Metal demirler, uyuyanların kemiklerine batıyor.
Birileriyle konuşmak istiyoruz fakat nafile. Hastanenin güvenli limanına sığınan herkes uyuyor. Uyuyanların yanı başında yüksek ateşten dolayı bir çocuk bayılıyor. Tüm hastane “sedye sedye” diye bağırırken uyuyanlar hareket dahi etmiyor. Uyuyanların hasta değil, otellerden çıkarılan evsizler olduğunu Murat’tan öğreniyoruz. Buralarda kalan herkes birbirini tanıyor.
Mezar taşına sığmayan “kimsesizlik”
Murat’ı dışarıda banklarda yatan birilerini ararken görüyoruz. Aksak bir şekilde yürüyor. Çöpten söndürülmüş bir izmarit çıkarıp içiyor. Murat ilk başta, o bildik “hasta yakını” kamuflajına sığınıp içeride bir hastasını beklediğini söylüyor. Sohbet ilerledikçe utana sıkıla tahmin ettiğimiz durumu itiraf ediyor: “Yalan söylemeyeyim, ben de Bahar Otelden çıkarıldım”. Bahar Otelin sahibi, Kral Paris Otelin sahibiyle aynı kişi. Yaşını öğrenemiyoruz. “Yaş sorulmaz” diyor. Son bir senedir Kızılay sokaklarından bira ve kola tenekesi toplayıp hurdacıya satıyor. Kilosu 50 lira... Murat için havaların ısınması, teneke toplarken bacağının yalnızca daha az ağrıması demek. “Havalar ısınırsa benim işime geliyor. Kışın bu bacaklar donuyor, sürüklüyorum. Yazın o sıcaklarda normal gezebiliyorum” diyor.
Murat’ın o topallayan bacağının hikayesi, Ankara’nın meyve-sebze halinde saklı. “Toptancı halinde, büyük halde çalıştım. Pazar arabaları yüklüyordum. Öyle geçiniyordum. Orada kendi kilomdan fazla malları yükleye yükleye kemikler iş görmez hale geldi. Mecbur kaldım” diye anlatıyor. “Kışın alıyor otel, yazın bırakıyor. Nisan ayında atıyorlar. Havalar ısınınca ‘Sen yoluna ben yoluma’... Sokaktasın” diyerek anlatıyor yaşanan göçmenlik halini. Hastanede kalıyor Murat ama buradaki kafeteryaların fiyatlarının yüksekliğinden dolayı bir şey yiyemediğini ifade ediyor. “Burada bir köfte ekmek 350 lira. Dün Ulus’ta bir döner yaptırdım 120 liraya”. Murat için hastanede yiyebileceği bir köfte ekmek 7 kilo teneke hurda anlamına geliyor. Derken konu Murat’ın ailesine, kardeşlerine geliyor. Kardeşleriyle görüşmediklerini ifade eden Murat, “Gelmezler yanıma. Zamanında beraber aç yattık. Kimse kimseyi sormaz. Öldüğün zaman da belediye gömer. Bir sene sonra o mezarı başkasına satacaklar. İsmimi de üstünden silecekler. O da eğer ismimi yazdılarsa mezar taşına. Kimsesizim zaten” diyor. Burada kalanlar, sadece bugününden değil, ölümünden sonraki kendisinden geriye kalan son şeyden, isminden bile vazgeçtirilmiş.
Evrensel'i Takip Et