Rüya gibi

Rüya gibi

Türkçe’yi, yani sonradan öğrenip  algıladığımıza göre egemenin dilini 7 yaşında öğrenmeye başladım. Şimdi 47 yaşında 30 yıllık bir sınıf öğretmeniyim, hala öğrendiğimi iddia edemem. Ne etsem ne yapsam Kürtçe’ye uygun ve Kürtleşmiş fonetik yapım, daha da önemlisi beynime, mantığıma yerleşen di

İsmail Dindar

7 yaşımda, egemenin dilinden gayrı bir dili, annemden öğrendiğim Kürtçeyi gizli gizli, oyun arkadaşlarımla oyun oynarken konuştum diye, kaç kez inip kalktı ellerime kuru meşe sopaları... Allah bilir derler ya, işte o kadar. Bizden öncekiler, emmiler, dayılar, babalar, dayağın yanında para da ödemişler konuştukları sözcük sayısıyla orantılı.

Ya kırılan gururlar, incinen onur, insani ve ulusal; yitirilen özgüven, darmadağın moral, beyinlere kazınan aşağılanma, yürekleri tir tir titreten korkular... Kim tuttu,  kim bilebilir bunun hesabını?

İşte böyle bir ortamda bize yapılanı, biz de yaptık kendi ırkımızdan yavrucuklara. Kendi elimizle, asimile ettik kendi evladımızı. Otomatiğe bağlanmıştı asimilasyon sistemi. Bizler birer dişlisiydik durmadan dönen çarkın.

Kendi dilimizde, bir söz, bir ezgi duyduğumuzda şaha kalktı yüreğimiz. Heyecanlandık, hüzünlendik, içten içe ağladık, kimi zaman da umutlandık.

Önceleri vardık, yok edilmemize hüküm vermişti zorbalar. Parça parça yok edilmeye çalışıldık. Damla damla eriyip buharlaşalım diye nelere baş vurulmadı ki? Sonra “yok öyle bir şey” denildi adımız anıldığında. Karttık kurttuk, derken direnerek haykırdığımızda, itiraf ettiler, yüzleri kızarmadan, utanmadan, “evet” dediler “varsınız, kabulümüzdür, kart ve kurt değil, Kürtsünüz”, basbayağı, Türk gibi, Arap gibi, İspanyol gibi yani....

“Hani haklarımız” dediğimizde, kör karanlıklara açıldı kapımız, zindanlara, acılara, ölümlere... Olmazmış, geriymiş, yetmezmiş dilimiz. Sonra da, sinsice ve de pişkin pişkin, parça parça vermeye başladılar, herkese hak olan, doğallığı, evrenselliği ve de insanlığıyla anamızın ak sütü gibi hak ve helal olan anadilimizin bazı gereklerini. Şaşıra şaşıra şeşlediler TRT’yi, sonra da  üniversitelerde kürsüler, bölümler geldi. Sonra da seçmece karpuz satarcasına, haftada iki saat sadece, o da 5. sınıftan itibaren, yani atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, yitirildikten sonra yani iyiden iyiye, “seçebilirsiniz” dediler, “annenizin dilini”.

DİLİNİ ANLAMAYAN KÜRT ÇOCUKLARI

Bazen yüreğimizde mayaladık umutlarımızı, bazen düşüncede büyüttük kurtuluş fidanlarını, bazen de örgütlenip kenetlendik mesleki örgütlerimizde; Eğitim-Sen, KESK vb. gibi...

Zaman ulaşılmaz bir hıza ulaşmış, teknolojik araçlar silindir gibi ezip geçiyor, Kürt’ten geriye “dil” diye bir et parçası kalıyorken, daha önce değişik zaman ve platformlarda düşünüp önerdiğimiz  ama hep reddedilen bir eylem, yüklenip teknolojinin sırtına, bir mesaj halinde ulaştı bizlere:

“15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’nda, Eğitim-Sen’li öğretmenler, ilk dersi Kürtçe işleyip, bunu deftere yazacaklar” Sembolik de olsa, bir ders de olsa, Amed’in yanık yüzlü, esmer tenli Kürt çocuklarıyla ilk defa, devletin resmi okullarında Kürtçe ders işleyecektik. Aynen bir rüya gibi...

Bu rüyayı neyle süsleyelim diye derin ve ince düşünürken, google amcanın kanatlarına binip, sanal alemden şirin bir çocuk şarkısı indiriverdim, akıllı kutumun minik ekranına: “çerçiyo”.

Çocuklarla, köy köy dolaşan çerçi ile çocuklar arasındaki bir diyalogdan oluşan çocuk şarkısının önce sözlerini yazdım beyaz sınıf tahtasına. Ardından “play”i tıklayıp, asimile olmamış kız-erkek Kürt çocuklarından oluşan koronun sesini hoparlörden sınıfa dağıttım.

“Zim zim yelli yelli yelli Zim zim yelli çerçiyo”

Heyecanla eşlik ediyorum hoparlörden çıkan sese, tekrar tekrar başa sarıyorum. Anlamaları için, daha doğrusu anlıyorlar mı acaba, anlamak için müziği durdurup, sözcük sözcük soruyorum.

-Çocuklar, “Barê kerê te çi ye?” (eşeğinin yükü ne?) ne demek? -Keçi köye gitti demek - “kuncî” (susam) ne demek? Yanıt yok. - “hejîr” (incir) ne demek? - “Hêja, demek

Hêja da sınıftaki bir kız öğrencinin adı.

Bana rüya gibi gelen kırk dakikalık dersin sonunda, yüreğim burkulmuş, moralim tar û mar olmuştu. Tümü Kürt olan çocuklardan

Kürtçeyi anlayan yoktu.

Ey insanlar;

En başta bilim insanları, sonra da siyasetçiler, öğretmenler, analar, babalar, edebiyatçılar, sanatçılar, işiten, duyan, gören, bilen herkes:

Bu tablodaki fotoğrafa lütfen iyi bakın. Belki herkes kendinden bir parça bulur, bulur da, sonra elini vicdanına uzatır. Tabi o da kalmışsa...

www.evrensel.net