13 Mart 2020 00:21
Son Güncellenme Tarihi: 13 Mart 2020 08:38

Korona etkisi: Ya salgın tehlikesi ya da işsizlik

Koronavirüse karşı işçilerin ikilemi ya kalabalık fabrikalarda salgın tehlikesiyle yaşamak ya da işini kaybedip evinde açlık tehlikesiyle yaşamak yönünde.

(Fotoğraf: Evrensel)

Paylaş

Ayhan AYDOĞAN
Ankara

OSTİM’deyiz, konumuz koronavirüs. Görüştüğümüz işçilerin virüse karşı düşüncelerinin ortak olduğunu söylemek oldukça zor. Kimi gamsızlığın bayrak taşıyanı, kimi kekelemeden korona kelimesini ağzından çıkaramayacak kadar paniklemiş durumda. Ortaklaştıkları tek yer hükümet ve ana akım tarafından yapılan açıklamalara tam anlamıyla güven duymamaları ve sıralanan önlem listelerinin hepsinin birey odaklı olmasından şikayetçi olmaları. Anlatılanlardan çıkardığımız ise işçilerin karşılaştıkları tercihin hijyen kurallarına uyup uymamak değil, kalabalık fabrikalarda salgın tehlikesiyle yaşamak ya da işini kaybedip evinde açlık tehlikesiyle yaşamak olduğu yönünde.

İlk konuştuğumuz işçi 60 yaş üstü bir ustabaşı. Ustabaşı öncelikle kendi özel durumundan başlıyor: “Gençken haytalıktan daha zaman var diye namaza gitmiyorduk, daha iki ay önce niyetlenip namaza başlamıştım şimdi de kapalı kalabalık alanlara gitmeyin diyorlar. Bu lanet yüzünden göz göre göre cehennemlik olmasak bari.” Virüsün yaşantılarını etkileyip etkilemeyeceğini sorduğumuzda ise torununun kreşe gittiğini, bugün sınıfta ateşlenen çocuklar olduğu için herkesi eve yolladıklarını, patrona en nazı geçen aile üyesi de kendisi olduğu için çocuğu almaya gittiğini söylüyor ve şunu ekliyor: “Şimdi devlet önlem aldık diye çocukları dağıttı, bu çocukların hepsinin ailesi çocuklarını kreşe yollamak için çalışmaktan geçtim fazla mesai yapan insanlar. Hadi bir iki gün idare ettik sonra ne yapacağız, mecbur birimiz işten ayrılacağız. E kriz de var ne olacak? Bunların hepsine bir çare bulsa diyeceğim ki önlem aldılar ama bu resmen çocuklara bir şey olursa bizde değil sizde patlasın deyip ihaleyi bize yıkmak.”

‘BU KADAR ŞÜPHEYLE YAKLAŞTIĞIMIZ BİR DÖNEM YOKTU’

Bir ustabaşının yanından ayrılıp görece daha genç bir ustabaşının yanına gidiyoruz. O da durumu güven ilişkisi üzerinden tartışıyor. Çocuğunun İngiliz dili edebiyatı mezunu bir işsiz olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Valla ben son seçim hariç AKP’ye oy vermiş birisiyim ama ben bile önemli bir mevzu olunca çocuğa yabancı ajanslardan baktırtıyorum. İdlib mevzusunda da öyle olmuştu, tüm medya 1709 rejim unsuru öldürüldü deyince dedim bunda bir iş var, yabancı kaynaklara bakınca işin aslını anladık. Kendi ülkemizi dışarıdan takip ediyoruz. Korona mevzusunda da öyle. Tüm dünyayı sarmış bizi atlamış batıya geçmiş. Belki de tesadüftür. Ama işte millet depremde de, savaşta da, enflasyon oranında da, virüs işinde de devlet ne söylese duraksıyor. Benim milliyetçi bir çevrem var ben bu kadar söylenenlere şüpheyle yaklaştığımız başka bir dönem hatırlamıyorum.”

EL DEZENFEKTANI DESEK PATRONUN CEVABI ÇOK HOŞ OLMAZ

İkinci ustabaşının yanındaki çıraklarla konuşmaya devam ediyoruz. Çıraklar korona mevzusunda ziyadesiyle rahat, sadece zevkleri üzerinden ufak tefek kaygıları var. Birisi pazar günü oynanacak derbi maçında iddiada Galatasaray’a bastığını ama seyircisiz oynanırsa Galatasaray’ın kazanamayacağını söyleyip yatırdığı paraya üzülüyor. Diğeri de yaşlıların evden çıkmamasının daha iyi olacağını, “Mesai saatinde bedava otobüse doluşan teyzeler amcalar” yüzünden ayakta kaldıklarını söylüyor ve evde oturmalarının toplum için daha hayırlı olduğunu anlatıyor. Kendilerinin bir önlem alıp almadıklarını sorduğumuzda ise “Yetkililer hijyene dikkat edilmesi ve kapalı ortamlardan uzak durmamız gerektiğini söylüyorlar. Benim 12 saatim işyerinde geçiyor. Buraya gelmek için de günde 2 saat toplu taşıma kullanıyorum. Geriye kalan zamanda da uyuyorum. Şimdi ben işten çıkamam, toplu taşımayı da bırakamam. Yetkili ağabeylerin buna dair bir planı varsa söylesinler yoksa bu dedikleri de uygulanabilir değil. Hijyen diyorlar mesela, bizim burada tuvalet kağıdını sayıyla kullanıyorsun krizden sonra, el dezenfektanı desek patrona, cevabı çok hoş olmaz. Benim söylenenlerden yapabileceğim tek şey el sıkmamak o yeterse yeter yoksa Allah kerim ne yapayım.”

Yani aslında çırakların rahatlığı umursamazlık değil de dert etseler dahi bireysel olarak yapacakları şeyin kendilerini koruyacaklarına dair inançlarının olmaması.

DEVLET KALABALIKTAN UZAK DUR DİYOR, PEKİ OLDU

Mülteci işçilerin durumu sanırız kalan her şeyde olduğu gibi yine en zoru. Irak’tan gelen Mohamad ile konuşuyoruz. Mohamad kardeşiyle birlikte burada kalıyor. Kardeşi de kendisi de 1500 TL aldıkları ve ailenin diğer fertlerine göre daha iyi para kazandıkları için sınır kapısına giderken burada bırakılmışlar. Mohamad 100 kişinin bulunduğu atölye-fabrika arası bir firmada çalışıyor. İşe toplu taşımayla gidiyor. Evde 9 kişi kalıyorlar. Ailesi de binlerce kişiyle birlikte sınır kapısında. Devlet de diyor ki ‘Mohamad kalabalıktan uzak dur.’ Peki oldu.

Bir başka işçi de “Kriz oluyor işçiye patlıyor, savaş oluyor yine işçi emekçi çocukları gidiyor, virüs geliyor diyorlar ki böyle böyle önlem al. Ya arkadaş krizde devlete rağmen kendim ayakta duracaksam, Şam’ı alacağım diye beni süreceksen, virüsle beni savaştıracaksan sen ne iş yapacaksın.”

‘BİRAZ YARATANA BİRAZ GENLERE SIĞINDIM’

OSTİM metroda denk geldiğimiz iş arayan bir genç ise iki yıldır işsiz olduğunu, yatıramadığı GSS primleri yüzünden acil dışında hastaneye gidemediğini söylüyor ve ekliyor: “Ben normal zamanda sağlıklı kalamıyorum, bu salgın durumu beni aşar. Türk geni hastalığa dayanıklıymış diyorlar ben artık biraz yaratana biraz genlere sığındım. İnşallah doğrudur.”

30 KERE EL YIKAYAN İŞÇİYİ BARINDIRACAK PATRON VAR MI?

İşçilerin görüşleri böyleyken hükümet ve ana akım medyanın tıp uzmanları toplumsal soruna bireyci çözüm önermekte ısrar ediyor ve bu bireyci çözümün dahi koşullarını oluşturmaktan çok uzak bir devlet anlayışı mevcut. Bu bireysel hijyenik önlemleri alma imkanı olanlar tabii ki alsın, bunlar faydalı şeyler ama önünden bant kayıyorken günde 30 kere el yıkayan bir işçiyi fabrikada barındıracak patron henüz görülmedi. İşçilerin, kalabalıkta çalışmayıp, CNC makinelerini eve götürüp “home Office” çalışmaları da takdir edersiniz ki bir miktar zor. Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi öneriliyor, yüksek miktarda protein içeren et ve süt ürünlerine ulaşımı en az olan sınıf işçi sınıfı, işçilerin ana besin kaynağı hamurlu ürünler. Sürekli hamur verdiğin bünye de bir yere kadar virüsle, bakteriyle savaşır. Evde nefes alan herkes çalıştığı ve bakıcı tutma imkanı olmadığı için çocukları ateşlense de okula gitmek zorunda olanlar yine işçi çocukları. Dememiz o ki nasıl fabrikada iş cinayeti olunca patron değil işçi ölüyorsa, intiharların çoğunluğu işçi emekçi sınıfından oluyorsa, salgın hastalığa yakalanmak da kendisini izole edebilecek lükse sahip olmayanlar için çok daha mümkün. Sermaye düzeni halk sağlığına sadece işçi sınıfı tarafından zorlandığında gereken özeni gösterir. İş cinayeti, işçi intiharları, meslek hastalıkları nasıl sınıfın örgütlü olduğu toplumlarda daha az oluyorsa sağlığın her alanı gibi işçilerin salgına karşı korunmasının birinci koşulu da yine örgütlenmektir.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Çağdaş Gazeteciler Derneği ödül töreni koronavirüs nedeniyle ertelendi

SONRAKİ HABER

Diyarbakır’da Newroz için başvuru yapıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa