22 Aralık 2019 04:40

Avrupa'nın Gündemi: Tasarruf politikaları emekçilerin haklarını gasbediyor

Fransa'da emeklilik sistemine karşı grev sürerken reform tasarısının meşruluğu tartışılıyor.  Almanya'da egemenler AB Komisyonunun Avro Bölgesi’nin gelişimiyle ilgili tavsiyelerinden rahatsız.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un emeklilik sistemine karşı Fransız işçi sınıfının mücadelesi güçlü bir şekilde devam ediyor. Paris’i büyük oranda felç eden demir yollarının grevi 5 Aralık’tan bu yana sürüyor. Hükümet sarı sendikaların bile kabul edemediği bir düzeyde reform tasarısını savunmada ısrar ediyor ve toplumu ikna etmeye yönelik devasa bir propaganda devreye sokmuş durumda. Politis dergisinden çevirdiğimiz başyazıda hükümetin temel argümanları sorgulanarak reform tasarısının meşruluğu tartışılıyor. 

Avrupa Komisyonunun salı günü yayımladığı Avro Bölgesi için ekonomik politika önerileri, AB içindeki zayıf ülke ve bölgeleri dikkate alıp onları güçlendirmeyi hedefleyen bir politika sürdürülmesi tavsiyeleri nedeniyle Almanya’yı rahatsız ediyor. Almanya, tüm ülkeleri tasarruf politikasına zorlayıp kendi liderliğini kabul etmeye zorlama çizgisinde.

İngiltere’de geçtiğimiz hafta gerçekleşen genel seçimlerde Muhafazakar Parti hükümet olmasına rağmen, İngiliz basını yenilgiye uğrayan İşçi Partisini karalama kampanyasına devam ediyor. Gündem bu şekilde çarpıtılırken Muhafazakar Lider Boris Johnson, yeni hükümet programında işçi ve emekçilerin haklarını gasbedeceğini hiç vakit kaybetmeden ortaya koydu. Seçim sürecinde verilen sözlere şimdiden ihanet eden Johnson, Brexit anlaşmasından işçi ve emekçilerin haklarını koruma koşulunu çıkarttı, asgari ücreti yükseltme sözünü ekonominin gidişatına bağlayarak koşullandırdı ve toplu taşımada çalışan işçilerin grevlerini yasaklayacağını açıkladı. Frances Ryan’ın, The Guardian gazetesinden çevirdiğimiz yorumlarda İşçi Partisinin halka sırtını dayaması ve dayanışma içinde tabandan hareketi geliştirmesi gerektiği belirtiliyor. 


GAYRİMEŞRU BİR REFORM 

Denis Sieffert / 
Politis – Başyazı 

İçinden geçtiğimiz dönem bizleri davet ettiğinden dolayı (…) gündemin ateşinden biraz uzaklaşarak bugünkü krizin öne çıkardığı bir siyasi sorun üzerine duracağız. Bu sorun bir cumhurbaşkanının sosyal olarak büyük bir anlam taşıyan ve istenmeyen bir reformu tüm bir halka dayatma meşruluğu sorunudur. Bağnaz Macroncular kendilerince bu soruna sahtece nihai bir cevap veriyorlar: “Bu reform (Cumhurbaşkanı’nın) adaylık programında vardı”. Dolayısıyla herkes hizaya geçmelidir! Buna (Fransız Demokratik İş Konfederasyonu) CFDT Genel Sekreteri Laurent Berger utangaç bir şekilde itiraz ediyor: “Tamam da bu tam olarak doğru değildir, zira (Emekliye ayrılma yaşını fiili olarak uzatan) eksen yaşı olarak 64 diye bir şey yoktu programında”. Sanki söz konusu eksen yaşı basit bir eklemedir ve reformdan çıkartıldığında her şey yoluna girecekmiş gibi, oysaki bu mesele hükümetin bütçesel niyetinin ne olduğunu gösterdiği gibi aslında tasarının genel doğasını da ortaya koyuyor. Emmanuel Macron’a yakın dört ekonomistin Le Monde’da yayımladıkları bir görüşte meselenin özü ortaya konuluyor. Bunlar bu eksen yaşını hiç benimsemiyorlar, zira böylesi bir muhasebeci yaklaşıma hiç de gerek yoktu, zira puan usulü emeklilik sistemi zaten emekliye ayrılma yaşını hiç belirtilmesine gerek olmadan fiili olarak geriletecektir. Dolayısıyla saklanabilir böylesi bir sahtekarlık neden öne çıkartılıyor ki? Bundan geçici bir sonuç çıkartılabilir: Macron’un etrafındaki danışmanlar kendisinden daha sinik… 

Kuşkusuz Emmanuel Macron’un temel üslubu sinizmden çok otoriterliktir. Fakat bir demokraside bir otoriterliğin kabul görmesi için meşru kabul görülmesi gerekir. Sorunun böyle ortaya konulmasıyla birlikte tam da 5. Cumhuriyetin bitmez tükenmez sorunuyla karşı karşıya geliriz. Bir adayın seçim programında reform tasarısının yer alması demokratik bir argüman mıdır? 2017’de (aşırı sağcı) Ulusal Cephenin reddi üzerinden ve oyların yüzde 24’ünü alan bir kişi istediği her şeyi yapabilir mi? Tabii ki hayır. Herkesin de bildiği gibi oy verme birçok ve kaçınılmaz olarak çelişkili nedenleri kendi içinde barındırır. Meşruluğun bazen teyit edilmeye, hele özellikle de bir milyon insan sokakta olursa, ihtiyacı vardır. Tüm sosyal düzenimizi tamamen altüst eden bir tasarı konusunda özgün bir yoklama, örneğin referandum, gündeme gelmesi gerekmez mi? Bu demokratik sorun o kadar önemli ki, “hem o hem bu”nun ve “ne sağ ne sol”un adayı –ki biz buna hiçbir zaman inanmadık- cumhurbaşkanlığının ilk gününden itibaren “zenginlerin cumhurbaşkanı” olarak tanındı. Yani tüm Fransızların cumhurbaşkanı efsanesi böylelikle paramparça oldu. Büyük olasılıkla kötü nedenlerden dolayı en iyi ekonomik danışmanlarının desteğini kaybettiğinden geriye ona sadece (Patronlar örgütü) Medef’in desteği kaldı, fakat bu da reformun doğasını anlama açısından önemli ip uçları veriyor. (…) 

Reformu savunanlar bugün hareketi kırmak için başka bir argüman daha öne sürüyorlar. Bizleri Emmanuel Macron’un kişiliğinin psikolojisine yönlendiriyorlar. Bizlere, “Boş yere ısrar etmeyin, kesinlikle geri adım atmaz” diyorlar. Onlara göre Macron 1995 ve 2006’da sokağın gücü karşısında bayrak indiren (Eski Başbakanlar) Alain Juppé ve Dominique de Villepin değildir. Daha çok o, madencilerin grevi ve İrlandalı Cumhuriyetçiler karşısında insanlık (hatta insanlık dışı) bilançosu bilinen Margaret Thatcher’e benziyor. Fakat bu psikolojik boyutun öne sürülmesi aslında önemsiz değil. Bugün unutulan fakat tarihte insanın rolüne dair güzel sayfalar yazan Rus Marksist Georges Plekhanov’dan bu yana biliyoruz ki bir devlet başkanı “tarihsel zorunluluğun”, yani sosyoekonomik çıkarların bir ürünüdür, fakat kişiliği de göz ardı edilmemelidir. (…)

Çeviren: Deniz Uztopal


İŞÇİ PARTİSİ HALKIN GÜCÜNDEN YARARLANMALI 

Frances Ryan/ The Guardian

Gelişmek için on yıldır süren kemer sıkma politikalarına karşı, beraberlik hissiyle direnmek gerek. İşçi Partisi tabanından başlayarak yeniden inşa edilmeli. Bu seçimden sonra ortamın sakinleşmesi için bir hafta yeterli bir süre gibi gelmiyor. Geçtiğimiz günlerde Boris Johnson’un eski İşçi Partili bölgeleri gezmesi de yaramıza tuz basıyor; yeni milletvekilleri daha yerlerini almadan kendisine oy verenleri sırtından vuracak bir şarlatan. Ülkenin yobazları cesaretlenince ırkçı ve homofobik hakaretlerde artışlar şimdiden anlatılmaya başladı.

Fabian Society’e göre İşçi Partisinin tekrar hükümet olması on yıl sürebilir. Her yeni haber başlığı gelecek için karanlık mesajlar taşıyor gibi; mesela Shelter (Evsizler Vakfı) araştırması Christmas günü (yani 25 Aralık’ta) İngiltere’de 280 bin insanın evsiz olacağını yazıyor ve önümüzdeki sene veya beş sene sonra bu rakamın ne olacağını düşünmeden edemiyor insan. Bunun yasını tutmak –birkaç gün de olsa– vurdumduymazlık değil, tam tersine öz bakımdır. Güçlük çekip ve daha iyi bir şey için savaşmak, sonra kaybetmek farklı bir acıdır. Üstelik karamsarlık ve içe dönüklüğün yoğun olduğu bir dönemde neredeyse ferahlatan bir insani duygudur.

Çaresizliğin içinde insanlar dayanışmanın yollarını arar. Food Bank (gıda yardım kurumları), sığınaklar ve konut vakıfları seçimden sonraki günlerde bağışlarda hızlı bir yükseliş gördü… Bu karanlıkta iyilik ve dayanışma umut hareketidir. Fakat bu duruma gelinmesi bir trajedir. Yeni bir hükümetin seçilmesinin ardından halkın tepkisi, tanımadıkları insanlara yiyecek bağışı yapmak oluyorsa, bu yeni hükümetin aleyhinde bir yorumdur. Bireysel hayırseverlik devletin halkı terk ettiğini gösterir. Hatta, Johnson’ın kazanmasının 10 yıllık kemer sıkma politikalarının ardından gelmesi gizli bir lütuftur. Muhafazakar bir devletin bıraktığı boşlukları nasıl doldurabileceğini uzun zamandır öğreniyor halk. Mecbur kaldılar çünkü: Bu hafta bazı okul müdürlerinin fakir öğrencilere yardım etmek için tatillerde okullarını açacaklarını öğrendik (Okulun yardımı olmadan) Christmas yemeği ve Noel Baba’dan hediye alamayacak öğrenciler için. İçler acısı ama geçtiğimiz yıllarda örülen bir güvenlik ağı olduğunu gösteriyor. Birçok kütüphane gönüllü çalışanlar olmazsa açık olmazdı. Eğer elbise bağışları olmasaydı binlerce ailenin kışlık montu da olmazdı. Hatta yeni seçilen muhafazakar milletvekillerinden birinin gıda bağış kurumlarından, online bir aplikasyonu kullanmaları için para talep ettiği öğrenildi– önümüzde gidişatın merhametsizliğine işaret ediyor… (…)

Hem toplumla beraber hareket etmek hem de seçilebilmek birbirinden farklı şeyler değil. Artık toplumsal bir bağı olmayan, Westminster’dan tepeden işleyen “büyük devlet” seçmenler için çekici değil –seçmenler siyasetçilere olan güvenini kaybetti ve çoğu zaman, uzun yıllardır sadece birbirine dayanabildi. Son yıllarda toplumsal örgütleyiciler, oy olarak karşılık bulmasa da İşçi Partisine önemli kazanımlar getirdi. Şimdi vazgeçmek zamanı değil, ilerleme zamanı, yardımları kesilmiş engelli insanlardan tut, haksız yere evlerinden atılanlara varana kadar yardım etmek için. Bugün günlük yardım vermeden sosyal kurumlar zamanı geldiğinde ilerici dalgayı güçlendirebilir. Kolay veya basit değil; önümüzdeki günler zor ve komplike olacak. Fakat mecburuz ve zaman ilerledikçe daha da büyük ihtiyaç olacak. Sonuçta kaybetmek sadece başlangıç. Yeniden inşa etmeliyiz, tabandan başlayarak.

Çeviren: Çınar Altun 


BERLİN RAHATSIZ

Jörg Kronauer/Junge Welt

AB Komisyonunun Avro Bölgesi’nin gelişimiyle ilgili tavsiyeleri Almanya’nın hoşuna gitmedi. AB Komisyonunun bu hafta sunduğu “Avro Bölgesi için Ekonomik Politika Önerileri” Alman seçkinleri açısından pek de sevindirici gerçekler ve bilgiler içermiyor. Belge, gelecekteki ekonomik politik yönelim konusunda öneriler sunmadan önce geçen yıl Avro Bölgesi’ndeki ekonomik ve sosyal gelişimi kısaca özetliyor. Bu, Berlin’in çizgisi olan AB’nin küresel politikadaki ilerlemesinin ön koşullarının uygun olmadığını gösteriyor. Komisyonun Avro Bölgesi’ndeki büyüme olanak ve tahminleri oldukça ılımlı. Her ne kadar “Avro Bölgesi genişlemeye devam ediyor” dense de komisyon bu yıl büyümenin sadece yüzde 1.1 olduğunu belirterek, 2020 ve 2021 için krizden önceki yıllara göre düşük, yüzde 1.2 oranında bir büyüme, beklediğini ifade etti. Komisyon ayrıca, ekonomik görünümün küresel ticaret savaşları veya İngiltere’nin AB’den çıkması gibi “belirsizlikler” ve “buna bağlı riskler” ile bulutlandığına işaret ediyor. Ekonominin düşük ölçüde büyümesi uzmanları endişelendiriyor. 1990’ların başlarından beri Japonya’nın kalkınmasındaki durgunluğa bakılarak, AB’nin bir Japonyalaşma tehdidiyle karşı karşıya olup olmadığı sorusu yöneltiliyor. AB’nin “tavsiyesinde” ki bir panzehir, ekonomiyi etkili şekilde güçlendirmek için daha fazla kamu yatırımına ihtiyaç duyulması.

Yatırımlar konusunda dikkat edilmesi gereken bir nokta özellikle de krizin çok etkilediği oldukça borçlu olan AB ülkelerinin Berlin’in dayattığı tasarruf politikasını uygulamak zorunda olması. Portekiz Maliye Bakanı ve Avro Grubu Lideri Mário Centeno’nun şimdilerde sunduğu 2020 bütçe taslağı aşırı övgü alıyor. 1974’ten bu yana ilk kez, yatırımlar azaltılsa da bütçede fazlalık sağlıyor. Brüksel’in aklında olana, tasarruf ilkelerine bağlı kalırsanız o zaman yapılabilecek tek bir şey var: Daha müreffeh avro ülkelerinde, özellikle büyük bütçe fazlalığı olanlarda kamu ve özel sektör yatırım önlemleri hayata geçirilmek mecburiyetinde. Bu doğrudan doğruya AB ihracat şampiyonu olan ve diğer AB ülkelerini ticari açığa mahkum eden Federal Almanya’nın yatırım yapmaya zorlanması anlamına geliyor ve Alman egemenlerini rahatsız ediyor.

Berlin’in özellikle, komisyonun AB’nin “ekonomik ve mali birliği derinleştirme konusunda iddialı bir şekilde ilerlemesi” talebinden memnun olma olasılığı düşük. Fransa sürekli ekonomik birliğin genişlemesi için baskı yapıyor; Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Avro Bölgesi reformunu” AB düzeyindeki ana kaygılarından biri yaptı. Öte yandan Berlin, fonların AB içinde sorunlu bölgelere yeniden dağıtılmasını önlemek için daha fazla taviz vermeye hazır değil. Komisyon şimdi ekonomik ve mali birliğin “derinleşmesinin” “Avrupa’ya dünyada daha fazla siyasi ağırlık kazandırmak için çok önemli bir ön koşul” olduğuna ve bu nedenle “avronun uluslararası rolünü geliştirmek” gerektiği sonucuna varıyor. Alman seçkinler her iki hedefi de sorunsuz paylaşıyor ancak “AB’nin derinleşme” planı onları yavaşlatıyor: Berlin’in birbiriyle çelişen çıkarları AB’nin iktidarının yaygınlaşmasının önünde engel olarak duruyor. 

Komisyonun “önerisi”nde avro bölgesinin iddia edilen sosyal başarılarına bir göz atılıyor. Sonuç: “Ekonomik genişlemenin etkileri”, Avro Bölgesi ülke ve bölgelerinde eşit olarak hissedilmiyor. Örneğin, Almanya’da işsizlik oranı 2018’de yüzde 3,4 iken Yunanistan’da yüzde 19,3 oldu. Bazı avro ülkelerinde harcanabilir gelir “hala kriz öncesi seviyenin altında”. Yoksulluk ve toplumsal dışlanma riski taşıyan insanların sayısı, 2008’den beri Almanya gibi bazı ülkelerde önemli ölçüde azaldı, ancak bir bütün olarak avro bölgesinde neredeyse 70 milyon kişiye yükseldi. Uzmanlar avro bölgesinde uyumu güçlendirmek için politik bir dönüşümü zorunlu görüyor. İşte bu Alman elitlerini rahatsız ediyor.

Çeviren: Semra Çelik

 

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Cumartesi Anneleri: 12 yaşındaki Davut, devleti nasıl korkutur?

SONRAKİ HABER

EMEP heyeti Elazığ'da incelemede bulundu: Hamaset söylemi can kaybının önüne geçemez

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa